Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

29 Aralık 2007 Cumartesi

Demokrasi Ne Değildir?

Değerli okurlarım, şimdiye kadar derdimi, "Demokrasi nedir" diye anlatmaya çalıştım.

Bugün konuyu, "Demokrasi ne değildir" diye ele almak istiyorum.

* * *

Demokrasi, emperyalizmin kuklalarının "halktan yetki aldık" görüntüsü altında ülkeyi yönetmesi değildir.

* * *

Demokrasi, ülke çıkarlarının emperyalistlerin çıkarları uğruna feda edilmesi değildir.

* * *

Demokrasi, terör eylemlerinin yeşereceği ve egemen olacağı bir ortam değildir.

* * *

Demokrasi, sayısal azınlıkların ya da sayısal çoğunluğun, milli ya da dini duyguları kötüye kullanarak, ülkeyi faşizme ya da şeriatçılığa sürüklemesi değildir.

* * *

Demokrasi, etnik bölücülük değildir.

* * *

Demokrasi, çoğunluk diktatörlüğü değildir.

* * *

Demokrasi, ülkeyi yönetenlerin demokrasinin ön koşulları olan laikliği, temel hak ve özgürlükleri, yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak eylemleri, "sandıktan çıktık" gerekçesine sığınarak yapması değildir.

* * *

Demokrasi, tarikatların ve cemaatlerin egemenliği değildir.

* * *

Demokrasi, feodal düzen, toprak ağalığı değildir.

* * *

Demokrasi, kadınların ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesi, evde oturmaya veya örtünmeye zorlanması, köleleştirilmesi değildir.

* * *

Demokrasi, kadınların "töre cinayetleri" adı altında katledilmesi değildir.

* * *

Demokrasi, liderler oligarşisi değildir.

* * *

Demokrasi ayrıcalıklı bir siyasetçi sınıfı yaratmak değildir.

* * *

Demokrasi, sahtecilerin, vurguncuların, hırsızların, uğursuzların, dokunulmazlık zırhına bürünmesi değildir.

* * *

Demokrasi, genel olarak yağmacılık değildir.

* * *

Demokrasi, özel olarak halkın ve politikacıların el ele, tarihsel, doğal ve kentsel zenginliklerimizi, sit alanlarını birlikte talan etmesi değildir.

* * *

Demokrasi, yoksulluk ve gelir adaletsizliği değildir.

* * *

Demokrasi, sağlıksız konutlar, gecekondu yaşamı değildir.

* * *

Demokrasi, sosyal güvenlikten ve sağlık hizmetlerinden yoksun olmak değildir.

* * *

Demokrasi, doğal kaynaklarımızın tüketilmesi, hava ve su kirliği değildir.


Prof. Dr. Emre Kongar

Not: Bu Yazı Değerli Hocamızın İzniyle http://www.kongar.org/aydinlanma/2007/598_Demokrasi_Ne_Degildir.php Adresinden Alınmıştır.

Prof. Dr. Emre Kongar Yazılarıyla Politika Dergisi'nde !


Politika Dergisi, sizden aldığı destekle ilk günden bugüne büyük bir heyecanla yoluna devam ediyor. Bu heyecan da bizi, dergimizde büyük bir ismin yer alması için arayışlara yöneltti. Biz de bu arayışlar neticesinde Değerli Hocamız Prof. Dr. Emre Kongar'a yazılarını dergimizde yayınlamak istediğimizi belirttik. Kendisi bu isteğimize olumlu yaklaştı ve yazılarını dergimizde yayınlayabileceğimizi bize belirtti. Ayrıca Değerli Hocamız bize başarı dileklerini de eksik etmemiştir. Kendisine bize verdiği destekten ötürü teşekkür eder, ellerinden öperiz.

Politika Dergisi Adına; Gökhan DAĞ

26 Aralık 2007 Çarşamba

Politik Notlar

Biz neden müslümanız, veya biz neden doğduğumuz andan itibaren iyi insan olmaya uğraşırız? Neden büyüklerimize saygı göstermek zorundayız? Bu sorular kolaylıkla çoğaltılabilir ama aslında cevapları tektir. Biz böyleyizdir çünkü bize böyle öğretilmiştir. Peki bize bunları kim öğretmiştir. Bunları bize ya ailemiz öğretmiştir, yada çevremizden biz böyle öğrenmişizdir.

Doğduğumuz andan itibaren etrafımız bir takım kültürel kodlarla, değerlerle çevrilir. Her insan bir kültürün içinde doğar ve büyür. Biz müslüman olmuşuzdur çünkü annemiz babamız müslümandır (diğer dinler içinde geçerlidir) Biz iyi olmak zorundayızdır çünkü ailemiz bize iyi olmanın erdemlerini aşılamıştır. Tüm toplum iyi olmalıdır. Büyüklere saygı gösteririz çünkü onlara saygı göstermemiz gerektiği bize çevremiz tarafından öğretilmiştir.

Biz, kendimizin iyiliği için bir takım seçimler yaparız. Hayatımız boyunca bazı tercihler yaparız. Bu tercihleri yaparken hep bize daha önceden öğretilenlerin baskısı altına kalırız. Bize öğretilenler ışığında veya karanlığında seçimlerimizi yapar hayatımızı yaşarız. Buradan siyasi anlamda iki sonuç çıkarabiliriz. Birincisi hiç kimse özgür değildir. insanlar seçimlerini yaparken hep bir şeylerden etkilenerek yapar. İkinci sonuç ise politik iletişim için daha önemlidir: "Eğer insanların çevresini değiştirmeyi başarabilirseniz, insanların tercihlerinide etkileyebilirsiniz." Eğer bütün çevreniz düşük bel pantlon giyiyorsa ve girdiğiniz bütün mağazalarda düşük bel pantolonlar satılıyorsa, beğenmesenizde düşük bel pantlon alırsınız. İlk duyduğunuzda garipsediğiniz dışladığınız modanın bir parçası olursunuz ve artık o düşük bel pantolnu giydiğinizde gözünüze o kadarda çirkin gelmediğini fark edersiniz(!)

Kapalı yaşam biçimleri, dışa asla açılmadıkları için, kendileri gibi olmayanları her zaman dışlarlar. Cemaatten olmayanlara soğuk bakarlar. Bu tür yaşama biçimlerinde çevre asla ve asla değişmediği için grup (cemaat) içindeki tercihlerde hep aynı şekilde olur. Eğer cemaatten biri değilseniz veya cemaat önderinin sempatisini kazanamadıysanız insanlar oylarını size vermeyeceklerdir. Partinizin duruşu ve ağırlığı cemaatten biri olmanıza olanak vermiyorsa, cemaatin bulunduğu çevreyi değiştirmeye çalışın. Şüphesiz bir takım tepkiler alacaksınızıdır. Bazı tepkiler olumsuz bazıları olumlu olacaktır ama unutmayın, değiştirmeye çalışmadan öncede zaten size hep olumsuzdular.

Öte yandan, bir ülkede bilimsel eğitim veren okullardan daha fazla ibadethane, dini eğitim veren kurslar, dini eğitim veren okullar açılırsa, yani ülkenin her yeri din ile çevrilirse, o ülkede insanlar çevrelerinde bilimden fazla din görürseler, teoriye göre bilime değil dini değerlere daha çok önem vermeye başlar. Dini siyasete alet eden partilerin seçim zaferleri bu teoriyi doğrulamaya yetiyor...

Deniz Bilen

Nurettin Demirtaş ve Türk Askerliği

Nurettin Demirtaş, DTP'nin, tutuklu Başkanı olarak, avukatları aracılığıyla tutukluluğunun iptali için mahkemeye başvurdu; fkat mahkeme söz konusu başvuruyu reddetti. Bu Demirtaş'ın bir süre daha tutuklu kalacağına işaret ediyor.

Hatırlancağı üzere söz konusu insan (ziyanı), çürük raporu aldığı için, askerlik hizmetini yerine getirmemişti. Yapılan kontroller sonucu (bunun), askerliğe engel teşkil edecek bir durumu olmadığı anlaşıldı. Zaten Türk Askerine karşı bir mücadele içinde olan bir grubu desteklersen askerlikten kaçmak için elinden geleni yaparsın (sakın ola ki Sayın Başbakanımızın biricik oğlu bu durumda akıllara gelmesin).

Türk Askeri olmak büyük bir şereftir. Atalarımızın uğruna canını verdiği bu toprakları korumak herkese nasip olmaz. Çürük olduğu halde çürük raporunu gizleyen, sonrasında kalbi delik olduğu için, daha fazla bu görevi sürdüremeyen şehitlerin, mekanı Türk Askerliği olmuştur. Zaten Nuretin Demirtaş gibi (mahlukatlar), askerlik görevine layık değillerdir.

Benim bu konuda şöyle bir önerim var. Eğer bu insan(a benzer vatandaş), illa ki askerliğe alınacaksa, PKK ile savaşa gönderilsin. Bakalım destek verdiği bu grup onu kaç dakika da mermi yuvası yapıyor biz de görelim. Kimse bu ülkenin vatandaşlarıyla alay etmesin. Önce dağda silahlanıp eğitim göreceksin, kocanı oralarda bırakıp insana benziyeceksin bir de üstüne üstlük dokunulmazlık zırhıyla bizle alay edeceksin. Kimden bahsettiğimi herkes çok iyi biliyor ve bu insanlar nedense hala mecliste duruyor.

Bu yazıyı yazdığım için hakkımda belki soruşturmalar açılacak, belki de hapis yatacağım; ama ben yinede bu ülkenin yüksek merciilerinden yardım istemeyeceğim. Oturup hapiste bu durumu nasıl düzeltebilirim onu düşüneceğim.

Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız ve ilginiz için.

Gökhan DAĞ

Şu Batılılaşma Dedikleri...

Tarih derslerinizi bir gözden geçirin. 1838 yılında imzalanan bir antlaşma vardı, hatırlar mısınız? Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında… Baltalimanı Antlaşması… Neydi bu antlaşmanın özellikleri? Tekel sistemi kaldırılacak, İngilizler içerideki fakir tüccardan bile az vergi ödeyecek, İngilizler Osmanlı mallarını ihraç edebilecek, transit resmi kaldırılacak. Şimdi “ne var canım bunda” diyeniniz olabilir. Peki, bu antlaşmanın akabinde ne bekliyordu bizi? Dilimden düşürmediğim, bir döneme ismini vermiş ferman: Tanzimat Fermanı. Fermandan ziyade bizi o dönemin aydın, bürokrat, politikacı ve yöneticilerin zihniyeti ilgilendiriyor. Bu toprakların İstiklal Harbi’ndeki fedakârlıklarından da anlaşılabileceği gibi asli unsuru olan Türkler daha sonra Meclis’te azınlığa düşecekler, kısacası iyiden iyiye arka plana doğru itileceklerdir.
Bugün önümüze getirilen tarihi bilgiler, tarihi çözümlemeler genellikle Atatürk’ün Tanzimat sürecinin devamı olduğu biçimdedir. Peki, ne anlama geliyor bu? Bunun anlamı kesin ve nettir: Atatürk, Batıcıdır! Bu bir kuru iftiradır. Atatürk çağdaşlaşmadan yanadır, Batı’dan değil. Bu ayrımı iyi yapmak gerekiyor. Batıcı Mustafa Reşit, çağdaş ise Mustafa Kemal’dir.
Avrupa Birliği kendi ülkelerinde işlettikleri sosyal devleti Türkiye’ye nedense hiç dayatmıyor. Ama konu Ermeni meselesi oldu mu, bölücülerin siyasi kollarını desteklemek oldu mu hiç dayatmaktan çekinmiyorlar. Yani Türkiye’nin sağlığına, gönencine yönelik hiçbir şeyi dayatmazken, Türkiye’nin ulusal bütünlüğüne gölge düşürebilecek her şeyi dayatabiliyorlar.
Recep Tayyip Bey, laiklik mevzubahis olunca nedense hiç “muasır medeniyet seviyesi” sözünü ağzına almazken, serbest ticaret(korunmasız kapitalizm) söz konusu olunca “muasır medeniyet seviyesi” deyip duruyor. Bunu “babalar gibi” satılan KİT’lere eğilince daha rahat görebiliyoruz.
Bu uzun girizgâhtan sonra Batılılaşmanın kime neyi çağrıştırdığını anlatmak istiyorum, bu yazımda.
Batılılaşma işbirlikçi burjuva sınıfı için, Tanzimat’tan sonraki dönemin canlanması demektir. Bu burjuvazi zaten ulusun içinden çıkan bir sınıf değil, genellikle Amerikan, İngiliz zenginlerinin Türkiye şubesi görevini gören bayilerdir.
Batılılaşma bugün “Ilımlı İslamcı” adı verilen küresel kapitalizmle bütünleşmiş dinsel-liberal sermaye sınıfı için, Cumhuriyet Ankara’sından intikam almak demektir. Kendi zenginlerini Batı bahanesiyle çıkarmak, artırmaktır.
Batılılaşma bölücüler için, “fırsat, bu fırsat” demektir.
Batılılaşma, Atatürk için dünya uygarlık ailesine girmek, ezilen olmamak demektir. Eziliyorsan çağın şartlarına ayak uydurup, direnmek demektir. Altına çizerek yineliyorum:”Atatürk Batıcı değil, çağdaştır.”
Batı’ya göre Batılılaşma, Batı ülkelerinin işine geleni yapmak demektir. Batı’nın gereksinim duyduklarını açmak(küreselleştirmek) demektir. Batı için içinde faşizan öğeler bulunduran, çağ dışı görüntüsüyle, gericiliği ile ön planda olan partiler bile ilerici(AKP), oy verenleri ve mensupları Ermeni, Kürt, Rum, Çerkez demeden herkesle birlikte yaşayacak genişliğe sahip, eğitim ve açılım düzeyi yüksek, gerçek anlamda demokrat insanlar gerici olabiliyor. Onun için öncelikle AB’yi hakem görme alışkanlığımızdan vazgeçmeliyiz.Kısacası şu herkesin diline pelesenk olan Batılılaşma, hayalî; herkesin kendine göre yorumladığı bir kavramdır. Halkımızı içi boşaltılmış, süslü kavramlar peşinde koşturmasınlar.
Emrah ÖZDEMİR

25 Aralık 2007 Salı

Halk - İktidar Talepkarlığı

Halkın, seçimlerde sorunların neler olduğunu belirleyemediği sadece sorunları belirleyecek olanları seçtiği bir yönetim modeliyle yönetiliyoruz. Bu yönetim modeli, bu haliyle bile bir takım talepler yaratır. Sorunları belirleyenler, bu talepleri göz önünde bulundurmadıkları takdir de, bulundukları konumu kaybederler ve bu bir bakıma kullanıp atmayı da çağırıştıran ince bir çizgidir. Ben bu yazımda söz konusu çizgiyi kalınlaştırabilmeyi umuyorum.

İktidarlar var olan sorunları belirlerken, bu sorunların propagandasından yola çıkarak iktidarı elde etmeye çalışırlar ve bunu da başarırlar. Kısacası seçimlerden önce sorun belirleme görevi partilerindir ve partilerin de varlık mücadelesi iktidar içindir. Bu iktidarın ise, sorunların çözüm yöntemlerinin halka anlatılmasıyla ve halkın da bu yöntemlere oy atmasıyla geleceği şüphe götürmez bir gerçektir (!). Ben bu paragrafta anlattıklarımın Türkiye'de şüpheli olduğunu düşünüyor ve yazımı da bu şüphe doğrultusunda şekillendirmeyi umuyorum.

Türkiye'de partiler her seçim döneminde benzer söylemlerle ortaya çıkarlar ve iktidar olanlar bile bu söylemleri gerçekleştirme isteğinde değildir; çünkü iktidarlar çözdükleri sorunların yeni bir propaganda aracı yapılamayacağını iyi bilir. İktidarların sınırlı da olsa çözebildikleri sorunlar, halk tarafından memnuniyetle karşılanır ve halkın mevcut iktidara oy verme serüveni devam eder. Ben burada halkçı biri olarak, halkı rasyonel düşünmemekle suçluyorum. Eğer iktidar olmuş olan bir parti, çözdüğü sorun üzerinden siyaset yapmaya devam edecekse bu partiye en çok bir dönem oy verilmelidir. Fazlası çözümden çok çözümsüzlük yaratacaktır. Yani çözülen sorunların çözüldükleri için en fazla bir dönem değeri olmalıdır. Aşağıdaki paragrafta bir örnekle açıklarsam;

AKP Türban sorununu çözeceğini söyleyerek oldukça yüksek bir oy almıştır. AKP türban meselesini eğer çözerse, bu sorunu çözdüğü için halkın ondan bu konuda beklentisi kalmamalıdır. Eğer türban meselerine odaklanmış halk, bu konunun tekrar çıkmaza gireceğini düşünüyor ve bu yüzden AKP'ye oy atmaya devam ediyorsa, bu rasyonel seçim olmayacaktır; çünkü başka sorunlar sürekli artmaya devam edecektir. Belli sorunlara odaklanmış bir iktidar boş bir iktidardır ve aslında meşruluğunun da o sorunlardan ibaret olduğunu unutmuştur. Geleceğinin tehlikede olduğu gerçeği bariz bir şekilde bellidir.

Türkiye'de ise durumlar tam tersi yönde işlemektedir. Sorunlara çözüm önerilerini papağan gibi yineleyen partiler, her seçim döneminde aynı politikalarla iktidara oynamaktadırlar. Halk buna karşı bilinçsizdir. Halkın iktidardan talep ettiği çözümleme olmasa bile halk halen bu talebini sürdürmeye devam etmektedir. İktisadi konuşacak olursak, soruna arz olmamasına rağmen, talep devam etmekte bu da bir (siyasi) enflasyon yaratmaktadır. İktidarlar ise enflasyonu dindirmek için ne arzı arttırmayı ne de talebi dindirmeyi düşünürler. İşte siyaseti, iktisattan ayıran bu mantık, Türk siyasetinde de bir çöküşü simgelemektedir.

Gökhan DAĞ

24 Aralık 2007 Pazartesi

Politika Dergisi Özür Diler !

Politika Dergisi bilindiği üzere aldığı kararlar gereği hergün bir yazı yazma sözü vermiştir; fakat geçtiğimiz hafta www.blogger.com'a dergi üzerinde olumsuz içerik başvurusu yapılmış ve dergiye giriş kısıtlanmıştır. Blogger yapmış olduğu incelemeler sonucu bu başvuruyu geçersiz saymış ve derginin düzenli faaliyetine tekrardan izin vermiştir.

Elimizde olmadan gerçekleşmiş bu durum, hepimizi üzmüştür. Olaya bugün itibariyle açıklık getirilmiş olması, bizimde olaydan yeni haberdar olmamızdan kaynaklanmıştır. Okurlarımızdan özür diler, eğer gördüğünüz olumsuz bir içerik tespiti varsa mail adresimizden öncelikle bizimle irtibata geçmenizi dileriz.

Komplo olduğu ihtimalini şimdilik arka planda bırakır, hatayı üzerimize alırız. Elimizde olmadan gerçekleşmiş bu durumdan ötürü tekrar tekrar özür dileriz.

Desteğiniz için çok teşekkürler...

Politika Dergisi adına Gökhan DAĞ

19 Aralık 2007 Çarşamba

“…ÇÜNKÜ BAŞKA TÜRKİYE YOK!”



“…ÇÜNKÜ BAŞKA TÜRKİYE YOK!”


Dün 18 Aralık idi.

Laik, üniter, ulusal, çağdaş yapılanmayı bozmak isteyenlerin çarkına çomak sokan Necip Hocamızın şehit edilişinin 5.yılı…

Merhum Hablemitoğlu Atatürk devrimcisiydi.

Hablemitoğlu Fettullah Gülen’in nasıl “küresel” bir yobaz olduğunu, Gülen’in masum görüntüsü altında Emniyet teşkilatına sızmış, yavaş yavaş bütün kurumları ele geçiren, her yeri ağlarıyla ören bir örümcek olduğunu ortaya çıkardı, belgeleriyle tek tek.

Hablemitoğlu yurt içinde etkin olan yabancı vakıf ve derneklerin nasıl sosyal ve politik konulara ele attığını(-ki yasaktır), toplumu nasıl değiştirmeye çalıştığını, siyasi olaylara nasıl yön verdiğini kanıtladı. Açık açık...

Necip Hoca’ya suikast düzenlendiği saatlerde Ankara’nın seçkin, merkezi bir semtinde ve çevresinde tüm GSM operatörlerin baz istasyonlarının aynı anda nasıl devre dışı kaldığını gördük.

Hocamızın kitaplarını yayınlayan muhterem eşi Prof. Şengül Hablemitoğlu’nun tehdit edildiğini gördük.

Bu kadar olayın peşinden İç işleri bakanının(Aksu) “sıradan bir cinayet” tanımlamasını da gördük.

Ne uğruna? Mustafa Kemal devrimleri uğruna!.. Hangi yetkiyle? Atatürk’ün manevi mirasçı olması sebebiyle…

Hocamız son eseri Köstebek’te bakınız bu konuda neler söylemiş: ” ...Almanlardan fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk’ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!..

Yılacak mıyız? Ne münasebet!.. “Sonuç olarak geldiğimiz nokta şu ki, devleti yıkmaya, devleti ülkesi ve ulusuyla parçalamaya, Cumhuriyete kastetmeye, Atatürk ilke ve devrimlerini, laik hukuk sistemini yok etmeye çalışanlar ve tüm bu ihanetleri dış ülkeler adına gerçekleştirenler, devlet gücünü, devleti savunanlara karşı kullanma aşamasındalar...

Bunlara karşı olmak, onaylamamak artık yetmiyor... Her gerçek kamu görevlisinin mağdur olma pahasına, elini taşın altına koyması; devletimizin, tam bağımsızlığımızın geleceği açısından inisiyatif kullanırken canının yanmasını, bedel ödemesini göze alması gerekiyor. Çoğunluk seyrettikçe, mücadele etmek yerine mücadele eder gibi yaptıkça, faraza Fethulllah Gülen’den, Müslüm Gündüz’den, Metin Kaplan’dan daha çok cesur ve namuslu olmadıkça, bilelim daha çok Asteğmen Kubilaylar, Uğur Mumcular, Ahmet Taner Kışlalılar, Bahriye Üçoklar, Muammer Aksoylar, aramızdan yitip gidecekler. Cumhuriyete bağlı olduğunu söyleyen bizler de, utanmadan ve sıkılmadan “devrim şehitlerimizi” sadece ölüm yıldönümlerinde hatırlamaya devam edeceğiz; neye can verdiklerinin nedenini sorgulamadan, hesabını sormadan...”

Bu sözün üzerine konuyu daha fazla uzatmayacağım. Necip Hablemitoğlu’nun yılmadan, yorulmadan taşıdığı Atatürk bayrağını onurlu ve kararlı bir biçimde taşımaya devam etmeliyiz. Onlardan(bölücü-gerici-yiyici üçgeni) daha cesur olarak… Sadece bu günlerde anarak değil…

Hocamızın şehit edilmesinin üzerinden beş yıl geçmiş olmasına rağmen, acımız aynı acı, öfkemiz aynı öfke… Gericilere fırsat vermeyeceğiz, “ÇÜNKÜ BAŞKA TÜRKİYE YOK!”

********

Kurban Bayramınızı kutlar, iyi, güzel ve esen günlere kapı açmasını dilerim.



Emrah ÖZDEMİR

17 Aralık 2007 Pazartesi

Sınır Ötesi Operasyon

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Irak'ın kuzeyinde sınırlarını ve iç huzurunu tehdit eden unsurlara karşı sınır ötesi bir operasyonun ilk adımlarını atmıştır. Bu yolda Politika Dergisi olarak Türk Silahlı Kuvvetleri'ne başarılarının devamını diler ve vatanını canı uğruna koruyan tüm askerlerimize ve ailelerine minnettarlığımızı belirtiriz.
Ne Mutlu Türküm Diyene !
Politika Dergisi

15 Aralık 2007 Cumartesi

Türban Sorununa Çözüm Yolu Denemesi

Türkiye türban bakımından bir kaos içinde bulunuyorsa bunun sebebi dinci iktidarlardır. Türbanın geçmişini ve geleceğini sorgular hale getiren dinci iktidarlar, kafadaki kumaşı çubuklara geçirip bayrak olarak kullanmaktadırlar. Bu da türbanı dinci iktidarın simgesi haline getirmekte ve dinci iktidar karşıtı kesimi, türbanla uzlaşmaz bir çatışma içerisine sokmaktadır. Türban meselesi Türkiye'nin belli bir kesiminin sorunu demek, meseleyi hafife almak olur ve bu büyük bir hatadır. Bu hatadan dönmek, bu hatayı tekrarlatmamak üzere kendimce bir çözüm önerisi sunmaya çalışacağım. Sonda söyleneni şimdi söylemeye çalışırsam, bu yazı kendi düşünsel çerçevemi yansıtmaktadır ve öznel olduğu için eleştiriye açıktır; fakat yapılan eleştiriler verilen çözüm önerisini geliştirmeye veya doğrunun yanlışlığını düzeltmeye yönelik olursa bu durum bizim için memnuniyet verici olacaktır.

"Türban üniversitelerde olmalı mı ?" bu soru kendi kendi oluşmuş bir soru değildir. Türbanın genç Türkiye içindeki çizgisi bu soruyu mümkün kılar olmuştur. Öncelikle şunu belirtmek gerektiğini düşünüyorum: "Ben türbana birçok yönüyle karşıyım ama birçok yönüyle de onun yanındayım. Kısacası bu konuyu rejime yönelik saldırı tehdidinde olmayan türbanlı dostlarıma adıyorum ve tekrar belirtiyorum ki yazım eleştiriye açıktır, birçok yönden eksik olabilir veya tümüyle çelişkiler içerebilir. Bu sorunu yorumlarınızla giderebileceğimize en az çözüm yolum kadar inanıyorum."

Bilim, dinle çelişir. İlahiyat denen din bilimi ise bu önermenin sınırlarını zorlar. İnsanın kopyalanması nasıl ki dinin sorgulanmasına yol açıyorsa, diğer birçok bilimsel duruşta din tarafından reddedilmiştir. Hiçbir şey yoktan var olmaz iddiası dine büyük bir darbe vurmuştur. Lafı getirmek istediğim yer bilim yuvası (!) üniversiteler ve dini simge türban ilişkisi bu konuda nerede duracaktır. Türbanlı öğrenciler bu bilimsel önermelere ya da çalışmalara ne kadar katılacaktır. Bu çelişikliği türbansız da kabul ettikleri için, dini simgelerin üniversitelerde bu iddia öne sürülerek reddi (bana, bize kalırsa) yanlıştır.

"Türban üniversitelere girecek !" diye her fırsatta açıklama yapan bir dinci iktidar (ne yazik ki şimdi buna YÖK'te eklendi), bu bıkkınlık, sıkkınlık veren sorunu hemen çözebilecek mekanizmalara sahipken, gerekli dinci kadrolaşmayı da her geçen gün sağlamlaştırmışken, gündem de neden hala bu türbanı tuttuğunu 6 yıldır anlayamayan bir kesimin mevcudiyeti ilginçtir. Bu yazıyı biraz da onlara, dinci iktidardan halen beklenti içinde olan insanlara adıyorum.

Şimdi biraz önerimize giriş yapmak gerektiğini düşünüyorum. Türban, baş örtüsü ile karıştırılmamalıdır; çünkü türbanı başörtüsüyle karıştırıp ona (dinsel) modernlik kazandırma düşüncesinde olanlar, türbanın geçmişini unutmuş olanlardır. Girişimi bu anekdotu sunmadan yapmak bizce büyük bir hatadır. Başörtüsü ile türban aynı şeyler ise, türbanlı kesim neden başörtüsünü reddedip, türbana yönelmiştir. İnanın bu konu da rejim düşmanı insanların varlığı aşikardır. Üniversitelerde peruk takan bir çok türbanlı arkadaşımız var. Türban eğer sadece saçı kapatma işlevi görmüyorsa, boyunu da kapatmak zorundaysa bu perukla başörtüsünün farkı nedir? Başörtüsünü boynu kapatmadığı için reddeden kesim, boynu kapatan aynı kumaşı neden modern saymaktadır?

Yukarıdaki soruların cevapları rejime yönelik tehditleri içinde barındırıyor. Dinsel öğelerdeki üstünlük yarışı, türbanla üniversitelere girme çabasındadır. Türbanlı kızlarımız ve türbansız kızlar ayrımındaki dışlamalar, üniversitelerin önündeki büyük tehditlerdendir. Bir diğer tehdit ise türbanın üniversiteye girince türbanlı kızların sayısının azalacağı idddia eden kesimdir. Bu mantık dışı söylemin tek amacı türbanın üniversiteye girişine meşruluk sağlayacak desteği aramak ve bulmaktır.

Bahsettiğim her şey, bütün reddedişlerin sadece bir kısmını oluşturuyor. Ben tüm bu reddedişleri şimdilik arka planda bırakarak, bu meseleye çözüm yolu arıyorum.

Not: Şu an için siteye yollanmış yazı bulunmadığından, Cumartesi günü için okurlarımıza bir giriş yapmayı uygun buldum. Yazımın devamını ise, cuma günü okurlarımla paylaşacağımı ümit ediyorum. Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınz için.

Gökhan DAĞ

Anlamlandırması Güç Güçler

Türkiye bağımsızlık savaşını birçok ülke gibi sadece başka devletlere karşı yapmadı, kendi içindeki bunalımları da dindirmek zorunda kaldı. Ayrıca sadece Amerika gibi bir tek devlete üstünlük sağlamadı, birçok cephede olumlu kazanımlarla ülkesini adeta yoktan var etti. Geçmişe mazi diyenlerin arttığı, bir başka ifadeyle tüm bunların görmezden gelinir olduğu bir memlekette artık güçlerini nereden aldıkları belirsiz olan, daha doğrusu belirgin olanda gizli olan bir takım güçler meydana geldi. Bunları irdelemekte fayda görüyorum.

Türkiye şu an iki ana büyük tehlike ile karşı karşıyadır ve bu iki ana büyük tehlikenin ortak özelliği Türkiye'nin rejimine odaklıdır. Söz konusu tehlikeler ise irtica ve terördür.

Hiç kimse; ama hiç kimse irtica tehlikesi yok diye karşımda durmasın; çünkü bu tehlikenin varlığı aşikardır. İrtica modern Türk devletinin önünde duran kara bir lekedir. Türkiye şeriata doru sürükleniyor ve Atatürk'ün ülkesini emanet ettiği gençlik bunları Kur'an Kursu'ndan izliyor. Dünyadaki cami sayısından fazla camiyi barındıran ülkemiz, camileri dinsel gereklerini yerine getirmek için değil, irtica adına bir kale niyetiyle kullanıyor. İmam sayısının mühendis sayısından, imam sayısının doktor sayısından fazla arttığı ülkemiz kaos ortamına doğru sürüleniyor. Kemalistler gittikçe güç kaybediyor. İrtica olgusunu Allah'a sığınarak gerçekleştirdiklerini iddia edenlerin arkadasından nedense tarikat liderleri ve emperyalist güçler çıkıyor ve bunları cennet yolu için bir kazanım zanneden insanlar siyasi bir güç halini alıyor. Gençlik ilgisiz, ne yaptığını bilmeden yaşıyor. Karşısına çıkan güçlüklerle mücade ederken ülkesini irticaya ve teröre kurban veriyor.

Üniversiteler niteliksiz, eğitim ayaklar altında sürünüyor. Birçok eğitmen kendini yaşananlardan soyutlamış, gününü kurtarma uğraşında yaşıyor. Ülke adına gerçekleştirilen eylemlere katılmıyor, haksızlığa karşı dur demiyor. Kibirle öğrencisine bakan zihniyet, öğrencisiyle adeta alay ediyor. Gençlik gerçeklere yönelmeye vakit bulamıyor; çünkü abuk sabuk gerekçelerle öğrenciler başka yerlere yönlendiriliyor. Yurt dışındaki, sahibi belli okulları övmek, üniversitelerin durumunu görmezlikten gelmekten de önde gidiyor.

İkinci büyük tehlike terör. Meclisin içinde var olan yapılanma teröre davetiye çıkarıyor ve kimsenin buna diyecek gücü ne yazık ki bulunmuyor. Demokrasinin yüce kudretini işine geldiği gibi yorumlamak herkesin işine geliyor. DTP adında kurulmuş, kendini demokratik hak arıyor sayan grup, halkın desteğiyle mecliste bulunduğunu söyleyerek meşru bir zemin yaratıp bayrağa ihanet ediyor. Utanmadan halkla alay ediyor, dokunulmazlık zırhını kaldıramayanlar yüzünden kendilerini bir şey sanıyorlar. Ülkemin, evlatlarını şehit edenlere destek sağlıyor, şarlatan gibi etrafta dolaşıyorlar. Atatürk'ün bulunduğu salonda nefes alıyorlar.

İlginç olan sonuç ise bu irtica ve/veya terör yanlısı insanlar güçlerini halktan alarak meşrulaşıyorlar. Halk ülkesini korumak isterken ülkesini ateşe atıyor ve nedense bunu umursamıyor. Bilinçlenmek şart. Ayrıca bu güçlerin arkasında tarikatler ve emperyalist güçlerin de varlığı yadsımak halka haksızlık olur. Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız için...

Gökhan DAĞ

14 Aralık 2007 Cuma

Dış Politikada Neler oluyor?

Türkiye dış politikada çok vahim günler geçiriyor. Dış politikadaki bu kara tablo Türkiye' nin bu güne kadar kazandığı kazanımların yok olmasına sebebiyet vermektedir. Dış politikada bu kadar yetersiz olunmasının sebepleri arasında birçok neden vardır. Ama bunlardan iki tanesi çok önemli unsurdur. Birincisi, dış işleri bakanlığı' nın dış politikayı ticaret gibi algılaması ve ticaret yapar gibi dış politika izlemesidir. Bu konu hakkındaki önemli ve vahim bir örnek ise sayın dış işleri bakanı Ali Babacan Brüksel' e bakanlığı döneminde dört kez gitmiştir. Toplantı için gittiği bu dört gezisinin üçünde toplantılara hiç katılmadan sadece alışveriş yaparak Türkiye' ye geri dönmüştür. Türkiye Cumhuriyeti' nin dış işleri bakanı görevini bu şekilde iştirak ederse ve dış politkayı alışveriş yapmak için kullanırsa bu noktada, dış politikada nasıl bir başarı alabiliriz cevabı size kalmış. İkinci neden ise, dış politikadaki tecrübe yetersizliği ve görev dağılımındaki çarpıklıktır. Bu konuya ait vahim örnek ise; 2015 yılında yapılacak olan Expo fuarı için sayın cumhurbaşkanı Abdullah Gül' ün Fransa' ya gitmesidir. Fransa' da yaptığı görüşmelerden sonra fuarın 2015 yılında İzmir' de yapılmasını istemiştir. Ama bir fuar için bile devreye sayın cumhurbaşkanı giriyorsa bu devletin dış işleri ne işe yarıyor sorusu akla geliyor. Bu kadar komik duruma düşen bir dış işleri bakanlığı dünyanın hiçbir yerinde yoktur herhalde.

Türkiye özellikle AB sürecinde çok önemli yaralar aldı son günlerde. Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy' nin girişimiyle Türkiye' nin adaylık ile üyelik konusu ayrıldı. Bu demek oluyor ki, Türkiye' nin AB' ye katılma ümitleri çok büyük yara almıştır. Ama ne kadar kötüdür ki, bu kadar önemli haber bizim dönek medyamızda hiç yer almadı. Hatta yer verenler ise Sarkozy' e hakaret etmekten hiç çekinmediler. Tüsiad başkanı Arzuhan Yalçındağ koskoca Fransa Cumhurbaşkanı' na patalojik rahatsızlığı var deme gafletinde bulundu. Türkiye Cumhuriyeti' nin resmi bir makam başkanı başka bir ülke cumhurbaşkanı'na, kişi her kim olursa olsun nasıl hakaret edebilir? Yarın Fransa ile ilişkilerimiz düzelirse o ülke cumhurbaşkanın yüzüne nasıl bakacak bizim devlet başkanlarımız? Böyle bir hakareti yapmayı kimden ve ne hakla alıyor bu şahış?

Sayın başbakan Sarkozy' nin bu davranışı üzerine onu dönek olmakla suçladı. Oysa Sarkozy girdiği seçimleri Türkiye' ye karşı yapmış olduğu muhalefet sayesinde kazandı. Sarkozy' i Türkiye' yi satmakla suçlayan sayın başbakan' ın bu sözleri onun bu günleri ve geçmişi hiç iyi algılamamasından kaynaklanmaktadır. Oysa Sarkozy' nin Türkiye karşıtlığı savur sultan tarafından bile duyulmuştu. Türkiye Cumhuriyeti başbakanı bu durumu görememiş ise pes doğrusu. Başbakan demişken şu küçük notu hatırlatmak istiyorum. Sayın Bill Gates Türkiye' ye geldiğinde sayın başbakan Bill Gates' ten Microsoft' un Türkiye' ye yatırım yapmasını hatta bunun için gerekli araziyi tahsis edebileceklerini söylemişti. Bu söz üzerine Bill Gates başbakan' a bunun için 1000 adet yazılım ve bilgisayar mühendisine ihtiyacı olduğunu söylemiş. Başbakan bu söz karşısında afallamış ve yanındaki danışmanlarına bu konuyu sormuş. Yanındaki danışmanları ancak beş yıl sonra bu kadar mühendise sahip olacağımızı söyleyince Bill Gates gülmemek için kendini zor tutmuş. Yani sizin anlayacağınız Türkiye içi boş bir teknoloji çöplüğüdür. Bugün Amerika' da 8 milyon mühendis varken bizim ülkemizde yılda en fazla 8 bin mühendis yetişmektedir.(Bunun içinde jeoloji ve ziraat mühendisleri de dahil)

Sözün özüne gelince kendimizi bu kadar büyük görmekten bir an önce vaz geçerek, önümüze bakmalıyız. Dış politikada bu kadar beceriksiz oluşumuzu başka ülke devlet başkanlarına hakaret ederek ve onları suçlayarak gölgelemeyiz. Onların eline o kozları vermeden önce bir şeyler yapmazsak sonra bu kadar gülünç duruma düşeriz. Dış ülkelere yapacağımız gezilerde alışveriş yapmaktan, biraz da toplantılara katılmaya vakit ayırmalıyız kanısındayım. Bilmem yanılıyormuyum? Cevabı size kalmış...


Mehmet Saim Som

12 Aralık 2007 Çarşamba

Politika Dergisi Değişime Gidiyor !

11.12.2007 tarihinde Politika Dergisi yönetimimiz toplanmış ve derginin geleceği daha iyi nasıl olabilir sorusu hakkında bazı kararlar almışlardır. Bu kararları açıklık ilkesi gereği okuyucularımıza açıklamayı bir borç biliriz.

Öncelikle üzerinde konuşulan konuları belirtirsek;
  1. Yazar alımlarının devam edip etmeyeceği
  2. Yazarların, yayınladıkları eserlerin sayıca azlığı veya fazlalığı
  3. Yazarların belirli günlerde yazıp yazmaması konusu ve misafir yazarlara ayrılacak günler
İlk Konu Hakkında, verilen karar şudur: "Dergimiz daha büyük bir okur kitlesine ulaşabilmek açısından yeni yazarlara ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca her türlü görüşe yer vemek demokrasinin gereğidir."

İkinci Konu Hakkında, verilen karar şudur: "Dergimizde kadrolu yazar olarak bulunmasına karşın bazı yazarlarımızın neredeyse hiç yazı yazmaması, bazı yazarlarımızın ise bu azlık sebebiyle çok yazı yazıyormuş gibi göründüğü gerçeği vurgulanmıştır. Bu vurgu sonrası Hüseyin Kara arkadaşımız kadrolu olarak durmaktansa artık, dışarıdan bize destek vereceğini bildirmiş ve kadrolu yazarlık görevinden ayrılmıştır. Diğer yazar arkadaşlarsa yazılarını yollama konusunda daha hassas daranacaklarını belirtmişlerdir.

Üçüncü Konu Hakkında, verilen karar şudur: "Dergimizde hem yeteri kadar yazmayan arkadaşları teşvik etmek, hem de yazılan yazıların okunurluğunu arttırmak için, her yazar için bir gün oluşturulmuş ve yazarların bu günler dışında yazması, ancak o gün, gerçekte günü olan yazarın onayına bırakılmıştır. Gününde yazısını yazacak olan yazarımız ise o gün içinde asgari 1 (bir) yazı yazmakla yükümlü bırakılmış, üst üste 2 defa yazısını yollamayan ve/veya toplamda 3 (üç) defa yazı yazmayan arkadaş kadrosunundan çıkarılmayı kabul etmiştir. Özürlü haller bu durumun dışındadır. Bu durumda yazarların gün sırası şu şekilde gerçekleşmişir.
  • Pazartesi - Modest
  • Salı - Ezgi Özdemir
  • Çarşamba - Emrah Demir Örs
  • Perşembe - Carlott
  • Cuma - Gökhan DAĞ
  • Cumartesi, Pazar - Kadrolu Yazar Olmayan Arkadaşlarımızın Yazıları
Demokratik bir ortamda oy çoğluğuyla alınmış kararlarımız bunlar olup, yeni toplantılar sonucu alınanan kararların dergimizde okuyuculara açıklanacağını belirtmek isteriz.

Bu alınan kararlar 15.12.2007 Cumartesi tarihinden itibaren geçerli olup, yazısını dergimize yollayan herkes bu ve önceki kararları kabul etmiş sayılır. Teşekkürlerimizle, okumadaki sabrınız ve ilginiz için.

Politika Dergisi

Yök'te Değişim Türkiye'de Bayram

Hepimizin gözü aydın olsun ki,sonunda Yök başkanımızın görev süresi sona erdi ve böylelikle statükocu zihniyet dönemide tarihe karışmış oldu.Bu yeni dönemde yeni başkanımızla inanıyorum ki üniversitelerin ufku genişleyecek ve gerçek amacına dönmüş olacaktır.Yani bilimsel çalışmalara ağırlık verecek,insan yetiştirme konusunda daha kaliteli bir eğitim politikası uygulanacak,kişilerin beyinleri okunarak yada kılık kıyafetlerine bakılarak hakları ve özgürlükleri kısıtlanmayacaktır.Gelişmiş ülkelerin hiçbirinde görülmeyen çağdışı uygulamalara prim vermeyip, başka bir neslin daha yok olup gitmesine izin verilmeyecektir.Artık ülkeyi yöneten hükümet ile kendini ikinci bir hükümet sanan Yök ile arasında çatışma ortamı olacağını düşünmüyorum.Buda üniversitelerimizin gelişmesi açısından hepimiz adına sevindirici bir durum olacaktır.

Yakın geçmişte hepimizin şahit olduğu gibi belli zihniyetteki bir kısım insanlar, Çankaya'ya başörtüsü çıkmasın diye ülkeyi kaosa sürüklediler,biz ve onlar ayrımı yaparak mitingler düzenlediler hatta iyi biliyoruzki aynı kişileri otobüslerle şehir şehir gezdirerek azınlığı çoğunluk olarak göstermeye gayret edip,bu seçimi engellemeye çalıştılar.Hatta okadar ileri gittiler ki "Yeterki Çankaya'ya başörtüsü çıkmasın da ülkeyi asker yönetsin." diyecek duruma kadar düştüler..Şimdi aynı kesimin yeni Yök başkanına karşı da bi karalama kampanyasına başvuracaklarını ve özgürlüklerden yanayım demesini"Başörtüye serbestlik"olarak algılayacaklarını ve yine fırtanalar koparmaya çalışacaklarını biliyoruz.Ama bu gayretleride cumhurbaşkanlığı seçiminde ve sonucunda olduğu gibi hüsranla sonuçlanacaktır.Şu gerçeği artık hepimiz kabullenmeliyiz ki,bu kavganın ve kaosların ne şahıslara ne de ülkemize faydası şimdiye kadar olmamıştır,şimdiden sonrada olmayacaktır.

Bir de olaya şu açıdan baktığımızda ülke seçmeninin oyunun yarısını almış ve taahüdünde de başörtüsü meselesini çözeceğini vaad etmiş bir parti olarak;Ak Parti'nin bu meseleyi halletmesinden daha doğal birşey olamaz.Ayrıca şunu da belirtmeliyimki böyle değerli bir insanın Yök'ün başına getirilmesinin tek sebebi başörtüsü meselesini çözecek kişi olarak görülmesi veya buna indirgenmesi bu değerli şahsiyete yapılmış büyük bir saygısızlık ve haksızlık olur.

Politikası sadece kriz ortamı yaratmak olan kesim için üzgünüm ama demokrasi ve özgürlük adına artık başörtüsünü üniversitelerde görmeyi içlerine sindirmeye başlasalar iyi olur.Çünkü halk bunu istiyor ve halka rağmen halkçılık olmuyor!!...

Büşra NAS

11 Aralık 2007 Salı

Yeni YÖK Başkanı, Türban Yasağı, Bilimsellik ve Türkiye

Saygın Anayasa Hukuku Profesörü Erdoğan Teziç, YÖK'teki görev süresi dolduğu için yerini Sosyolog Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'a bıraktı. Yeni YÖK Başkanı'nın eşinin başı açık olduğu için tartışma bu seferde Sayın YÖK Başkanı'nın türbanla ilgili konuşmalarına kaydı. Ben kendisinin türbanla ilgili söylediği şeyleri şimdilik arka plana iterek basının karşısına ilk çıktığı andan bahsetmek istiyorum.

Sayın YÖK Başkanı, basına iki temel vizyonu olduğunu söyledi. Bunlar;
  1. Üniversitelerdeki tüm yasakların kalkması
  2. Üniversitelerin asli görevleri olan bilimselliğe yönelmeleri
Türkiye Cumhuriyeti'ni bu iki temel vizyon üzerinden değerlendirecek olursak; Birincisi yasaklar konusudur. Türban konusunda şimdilik konuşmayacağımı söylemiştim; fakat Türkiye'de türban konusunu şimdilik konuşmamak ancak buraya kadar mümkün olabiliyor. Üniversite ve yasak kavramları bir araya geldiğinde hemen türban yasağı aklımıza düşüyor. Demek ki Sayın Özcan, türban yasağına karşı olduğunu ilk fırsatta dile getirmiştir. Kendisi üniversitelerde bu yasağın kalkmasının türbanı azaltacağını söylemektedir; fakat bugünün Türkiye gerçeği, türbanın 4 yıl öncesine göre kullanımının 4 kat arttığını göstermektedir. Hem kural koymaya yetkisi olmayan bir kurum başkanının açık açık türbanın kalkacağını söylemesi de hayret vericidir. Bu konuda şu an söylentiler mevcuttur ve ortada kesin bir şey yoktur. Bir rektör söylediklerini tartmasını bilmelidir.

Başka yasaklara yönelerek bıkkınlık, sıkkınlık getiren türbandan uzaklaşma derdindeyim; fakat bu uzaklaşmanın nereye kadar süreceğini inanın bilmiyorum. Tüm yasaklar demek ne demektir , mesela kopya çekmek, okula silah vb. ile girmekte bir yasaktır ve bunlar da mı kalkacaktır ?

İkincisi, üniversitelerin asli görevi olan bilimselliğe yönelme vizyonudur. Din ve bilim çoğu zaman bir çatışma içinde olduğundan, dini öğeleri üniversitelere sokarak hangi bilime ulaşabileceğimizi zannediyoruz, bunu merak ediyorum. Dini öğelerden kastımsa kesinlikle sadece türban değildir. Türbanlı olup da rejime karşı olan gerici zihniyettir. Gördünüz işte yine o bıkkınlık, sıkkınlık veren konuya girmiş bulundum. Bilimsel olma iddiasında olmak göreve başlandığı ilk anda yasakların kalkacağını söyleyerek mi olmaktadır ?

YÖK Başkanı Sayın Özcan'ın üniversitelerin asli görevini sürdürtme vizyonu bizce doğru bir tespittir; fakat ilginç olan bu tespitin ikinci sırada yer alan bir tespit olmasıdır. Bu durumda da kimse kusura bakmasın; ama zihniyet bellidir.

Türkiye kadrolaşmanın acı yüzüyle karşı karşıyadır. Artık hukukçularımızı da Adalet Bakanlığı mülakatla seçeceğinden, dışlananlara gösterilen yol belli olmuştur. Mesela ben şu anda çok iyi biliyorum ki, idari hakim olmak istesem, gerekli şartları da yerine getirsem, iktidarı eleştirdiğim için bir hukukçu olamayacağım. Ne desem ki sağlık olsun. Teşekkürlerimle, okumadaki saygınız ve ilginiz için.

Gökhan DAĞ

10 Aralık 2007 Pazartesi

Yeni Yazarlar Arıyoruz !

Politika Dergisi yayın hayatına kısa bir süre önce başlamasına rağmen, belirli bir okur kitlesi tarafından takip edilir hale gelmiştir. Türkiye ve Dünya meseleleri hakkında sessiz kalınamayacağı gerçeğini benimsemiş bu grupta yer almak istiyorsanız, sizi bu isteğinizi gerçekleştirmeye davet ediyoruz ve bunun içinde size bir kaç yöntem sunuyoruz.

1- Politika Dergisi'nde sürekli yazmak istiyorsanız, politikadergisi@gmail.com adresine kendinizi tanıtan bir e-posta atınız. Sizinle en kısa sürede irtibata geçilecektir.

2- Politika Dergisi'nde sürekli yazmak yerine bazı durumlarda yazılarınız yayınlanmasını istiyorsanız;
  • politikadergisi.yazar@blogger.com adresine İsminizi ve Soyadınızı belirterek oluşturduğunuz yazınızı e-posta olarak atınız. İsim ve Soyad belirtilmeden gönderilen yazılar (düzeltme e-postası gelmez ise) 2 gün sonra anonim olarak yayınlanacaktır.
  • Dergimizin web sitesinin en alt kısmında bulunan Yazar Olun ! başlıklı dosya gönderim alanından yazılarınızı bize kolayca iletebilirsiniz. Bu şekilde gönderilen yazılarda isim soyisim şartı arandığını da belirtmek isteriz.
Gönderilen bu yazılara herhangi bir telif hakkı ücreti ödenmeyeceği gibi yazılan yazılardan dolayı oluşabilecek hukuki işlemlerden yazarın kendisi sorumludur.

Görüldüğü üzere dergimizde yazar olmak oldukça kolaydır. Bursa Nutku'nu özümsemiş gençler olarak sizi aramızda görmeyi temenni ediyoruz.

Gösterdiğiniz ilgiye teşekkür eder, çağdaş bir Türkiye dileriz.

Politika Dergisi

6 Aralık 2007 Perşembe

Çekişmeci Politika ve Türkiye

Bernard Crick, 'In Defence of Politics' adlı kitabını 1964 yılında yayımlarken politikaya kendince bir tanım yapmıştı. Tanımı Münci Kapani'nin Politika Bilimine Giriş adlı kitabından aktarırsam; Politika, belli bir toplumda çatışma halinde olan çıkarların uzlaştırılması faaliyetidir denilebilir.

Bernard Crick'in bahsettiği çatışma, uzlaştırma öncesi bir durumdur ve uzlaştırma burada çatışmayı çekişmeci bir anlayışa sokar. Unutmamak gerekir ki hiçbir iktidar tam anlamda bir uzalaşmadan yana değildir. Siyasi iktidarın uzlaşması çoğunlukla (yani zor zamanları dışında) kendisine yakın yerlerde durur. Bundan önceki yazımda dinsel objelerin çatışmasının politikaya yansımasından bahsetmiş ve politikanın bu durumda var olması gereken çekişmeci yanının bir çatışmaya dönüştüğünü belirtmiştim. İşte Türkiye tam da bu dönüşümün üzerinde yer alır ve burada konaklamaya da halen devam etmektedir.

Bernard Crick'in bu tanımı yapmasının üzerinden nerdeyse 40 yıl geçti ve geçen bu kırk yıllık sürenin öncesinde, belki de hiçbir şahsiyet(!), dini elitlerin dizinin dibinde oturup, siyasi bir elit halini almadı. Bernard Crick tanımlamasında bu durumun varlığı göz ardı etme şansızlığını ne yazık ki yaşadı (!).

Dini özelliklerle donatılmış bir kişilik her zaman için kendi dinini ön planda görür ve bunu o dinin mezheplerine yaydığı anda da içinde bulunduğu çatışmayı daha da alevlendirmiş olur. Bu özelliklerde birinin ve yandaşlarının politik elit halini alması, Crick'in tanımının ne yazık ki çürümesi anlamına gelir.

Dini bakımdan kendilerini üstün gören bu şahsiyetlerin çatışmacı kimliklerini politika sahnesine taşımaları, uzlaştırma kavramının işlerliğini ayaklar altına alır ve politikanın çekişmeci (var olan görüşlerin minumum çatışmada sürdürülmesi veya en azami düzeyde uzlaştırma faaliyeti) yönünü ortadan kaldırır. Minumum çatışma her zaman için içinde maksimum öğeler barındırır hale gelir.

Türkiye, yapılan yeni anayasa taslağında ne yazık ki dini bir simgeyi gündemine oturtmuş durumda. Siyasi iktidarın buradaki tavrı kesinlikle çatışmacı bir tavırdır ve politikanın çekişmeci yönüyle örtüşmez. Bunu yeni bir paragrafta irdeleyelim.

Carick'in tanımını tekrar hatırlatırsak; politika, belli bir toplumda çatışma halinde olan çıkarları uzlaştırma faaliyetidir. Türban Türkiye'nin çatışmasıdır ve bu çatışmanın toplumun çıkarına olacak hiçbir yanı yoktur. Türbanın çıkarı din ile ilgilidir ve politik çıkarı kesinlikle içinde barındırmaz. Dini bir simge olması sebebiyle yaradılışından ötürü bir çatışmayı içinde barındırır ve politikanın çekişmeci yönünü kesinlikle ezer geçer. Türbanın dini çıkarının bulunması, Türkiye gibi laik bir ülkede, laikliğin de bir çatışma içine sürüklendiğini gösterir ki bu da türban konusunda yapılan ısrarın çekişmeci değil çatışmacı bir politika örneği olduğunu gözler önüne serer.

Sivil Anayasa tartışmalarının yeniden alevlendiği şu günlerde, dini öğeleri barındıran bir anayasanın sivil bir nitelik taşıyamacağını belirtmek yerinde olur. Dini özellikler barındıran her kural, diğer kurallardan daha dayatmacıdır.

Sonuç olarak, politikanın enfes çekişmeciliği, din dayatması yüzünden çatışmacı bir hale bürünmekte ve bu, Bernard Carick'ten çok çatışmada ezilenlerin hüznüne dönüşmektedir.

Sorulması gereken soru ise şudur: Yoksa politika Harold Lasswell'in dediği gibi "kimin, neyi, ne zaman, nasıl elde ettiği midir?"

Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız için...

Gökhan DAĞ


Küstah Din Kalpazanları

Küstah din kalpazanı, bireyleri inançları üzerinden ayırıma tabi tutan, devleti dini objeleri kullanarak yöneten ve din ile devlet ilişkisi nedir bilmez kimselere denir. Devletin dini olmaz kavramını unutan ve işine geldiği gibi hareket eden kişilerdir.

Eşitlikçi ve özgür toplumlarda devletin saç ayaklarına dinamit gibi yerleşen, yasama, yargı ve yürütme organlarını ele geçirmek için sinsice planlar yapan kalpazanlar, devletin malvarlığını peşkeş çeken kişilerdir. Devlet idaresini cuma namazlarında imamların ellerine vaaz kağıdı vererek kontrol edebileceğini düşünen bu zihniyet, seçim zamanlarında camilerde imamları aracı olarak kullanıp, kişileri dini kullanarak sömürmek ister. Helal ve haram kavramını istediği gibi kullanmasını bilen bu ideoloji çeşitli zamanlarda bu eylemini sürdürmek için belli liderleri vasitasıyla fetvalar verir. İnsanlar üzerinde inanç baskısı oluşturan bu küstah yaklaşım kişileri objektif düşünmeden uzaklaştırır.

Bu ideoloji kendini kapatarak ve kendini kara çarşaflara sararak içindeki mikroplu düşünceleri sakladığını, kendisinin aslında bir mahlukat olduğunu ve bunu başkalarının görmediğini zanneder. İnsanları dini kurallar çerçevesinde etkilemeye başlayan bu ideolojik yaklaşım, aslında içinde birçok tutarsızlığı barındırır. Kişileri helal ve haram kavramlarıyla uyutmayı amaçlayarak saman altından su yürütürler. İnsanları dindar ve dinsiz olarak ayırarak toplumu kutuplaştırmaya, bireyleri çatışma ortamına sürüklemeye yol açarlar. İşlerine gelince helel olan bazı şeyler, işlerine gelmeyince haram olur. Kendi yaptıkları yolsuzluklar helal ve alın teri olurken, başkası yaparsa haram olur ve şeytan taşlama girişiminde bulunurlar. Vatandaşı seçim zamanı düşünen bu zihniyet seçimden sonra kendini düşünmeye ve devleti soymaya başlar. Çeşitli kuruluşları eşe dosta ve kendi yakınlarına peşkeş çekerek dağıtarak, gelecekleri için yatırımda bulunurlar.

Devlet liderleri ile dini lederleri aynı kefeye koyma cesaretine erişmiş bir ideoloji olan bu zihniyet, dini liderleri ve dini objeleri kullanarak devlet liderlerini karalamaya ve yok etmeye çalışır. Atatürkçü olanları dinsiz olarak nitelendiren bu küçük düşünen beyincikler, Fethullah Gülen'leri, Humeyni'leri gerçek liderleri olarak görürler.

devamı yakında...

not: Mart bu yıl kazma kürekten ziyade, krizi yakacak. Ekonomik kriz için son 4 ay.

Mehmet Saim Som

5 Aralık 2007 Çarşamba

MANİFESTO

"Aşağıda yer alan bildiri, dosta düşmana kim olduğumuzu açıkça bildirmek için yazılmıştır. Tüm sorumluluğu kendime aittir."


BİZ, Atatürk’ten devraldığımız bağımsızlık bayrağımızı daha da onurlu, daha dik, daha da mağrur, daha da güçlü dalgalandırmak için çıktık yola.

BİZ, ekran başında plasebo yöntemiyle insanları zihinsel mastürbasyona sevk eden gizli diktatöryel para hegemonyasına karşı çıktık yola.

BİZ, makineleşmeye karşı güzel sanatları destekledik.

BİZ, dogmalara karşı bilimsel düşünceyi destekledik.

BİZ, baskıcı din faşizmine karşı “son samuray” biz kalsak da laiklik bayrağını taşıdık.

BİZ, mikro-milliyetçi faşizme karşı ulusallığı savunduk.

BİZ, ırk esasına değil, kültür ve ekmek paylaşımı esasına dayalı “Türk”ü savunduk.

BİZ, durağan sisteme çözüm, devrimciydik.

BİZ, gericiliğe karşı ilericiydik.

BİZ, emperyalizme karşı bağımsızlığı savunduk.

BİZ, onursuz yardımlar almak yerine, kendi ayaklarımız üzerinde durabilmeyi, onurlu yaşamayı savunduk.

BİZ, yarınsız savurganlıktan yana değildik, torunlarımızdan ödünç aldık dünyayı.

BİZ, yılmak yerine savaşmak için bir sebep varsa onun için savaştık: Özgürlük ve bağımsızlık…

BİZ, halkı cahil bırakıp ondan oy kapmak stratejisine karşı cahil bırakılmış halktan tepki görmek pahasına halk için yürüdük.

BİZ, Uğurlar'ız, Kışlalılar'ız, et ve kemikten ibaret olmayan Mustafa Kemalleriz.

YÜRÜDÜK,
YÜRÜMEYE DEVAM EDECEĞİZ.

SAVUNDUK,
SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ.

BİZ,

Yeneceğiz bu karanlıkları, bu tutsaklıkları yeneceğiz! Çevremizdeki bu kanlı zincirleri söküp atacağız, diz çökmeyeceğiz! Yenilmeyeceğiz!


(Bu yazı, yazılarıma ve diğer arkadaşlarımın bazı yazılarına yönelik tehditvari mesajlara cevap niteliğinde hazırlanmıştır ve özneldir.)

Hiç mi Yüzün Kızarmayacak ?

Yıl 2030, evimde oturup kahvaltımı yaparken, artık belli bir yaşa gelen oğlum, yanıma geldi ve merak ettiği şeyler olduğunu söyledi. Eski kitaplarımdan biri elindeydi. Şaşkın ve meraklı bakışlarıyla bana şu soruları sordu;

Baba bizim bayrağımızda, sizin zamanınızda iken Ay-yıldız varmış peki neden şimdi yok, bayrağımız neden değişti? Ayrıca senin eski atlasını buldum ve orada Türkiye kocaman bir ülke olarak görünüyordu. Şimdi neden o sınırların yarısı bizim? Filistinlilerin,zamanında topraklarını parça parça satarak İsrail'in kurulmasına sebep olduklarını hiç mi bir yerde okumadınız da, topraklarımızı sattırıp şimdi bu ufacık alana bizi hapsettiniz. Siz atalarınızdan böyle mi aldınız bu toprakları, emaneti böyle mi korudunuz. Günden güne topraklarımız satılırken siz uyuyor muydunuz baba?

Bizim evin önündeki, üzerinde mavi, beyaz, kırmızı renkleri ve yıldızı olan bayraklı askerler kim baba? Her gün bize hakaret ederek ve sizi her gördükleri yerde coplayarak demokrasi mi getirdiler baba? Demokrasi bu mudur yani?

Elime geçen gün bir kitap geçti baba, senin gençliğinden kalan. Biz Ankara'ya taşınmadan önce bir şehrimiz varmış, ismi Gaziantep'miş ve 6317 şehit vererek 'Gazi' lik ünvanını kazanmış. Neden şimdi oraya Kürdistan diyorlar baba. Baba hani sizlere Kürtlerle Türkler kardeştir demişler, peki kardeşlerim neden bizi öldürüp ülkemizde ayrı devlet kurdular.

Baba o kitapta Atatürk diye birinden de bahsetmişti. O her kimse 1933'te Bursa'da bir nutuk vermiş, ben şimdi bile ne kastettiğini anlayabiliyorken, sizin gençliğiniz bu kadar mı cahildi de o uyarıları dikkate almadınız.

Şimdiki Kürdistan toprağında yer alan Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmişler ve sen o dönemde gençtin, hiç mi kanın donmadı baba. Neden hesap sormadınız bunları görmezden gelen yöneticilerinize? O az önce bahsettiğim Atatürk size bir hitabe yazmış ve sizi hain yöneticilere ve uşaklara karşı uyarmış ve hitabenin sonunda da 'Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.'demiş. Baba kanınız o kadar bozuk mu ki ülkemizi bu hale getirenlerin yakasına yapışmadınız! Baba Türkiyeli ne demek, biz Türk çocuğu değil miyiz, o kitapta okumuştum 'Ne mutlu Türküm diyene' yazıyordu ve adamın biri varmış adam ne mutlu Türküm diyene diyemeyen biriymiş onun yerine “Ne mutlu Türkiyeliyim diyene” diyormuş ve ülkeyi bir bir satmış ve bu güzel vatanımı geri kafalı, Atatürk düşmanı insanlarla donatmış. Bana niye derslerimde o yüce insan Atatürk’ü anlatmıyorlar bana, niye her defasında hem onu bir simge gibi kullanıp, hem de onun üstünü örtmeye çalışıyorlar baba? Cevap ver baba, “geri kafalı” tayfasına nasıl izin verdiniz bu tayfa nasıl yarı yarıya oy alabildi. Sen, ”ben vermedim” diyosun o, “ben vermedim” diyor peki kim verdi baba?? niye herkes bu kadar korkaktı. Nerdeydi cumhuriyet bilinci, o korkusuz Türk halkı?

Sorular ardı ardına geliyordu, yüzüm kızarmıştı ve başım eğikti, çok utanmıştım. Bir soruya bile cevap veremeden diğerleri geliyordu ve şöyle devam etti; Baba biz Kurtuluş Savaşı denen bir şey yaşamışız, kitaba göre dünyanın gördüğü en şanlı savaşmış ve o savaşta 4 milyon şehit vermişiz. Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar şehit verdiniz. Hiç mi kitap okumadınız, hiç mi sizi uyaran olmadı, hiç mi göremediniz ülkemizin peşkeş çekildiğini, eğer farkında olduysanız ve duygusuzca evinizde oturduysanız sizin o hainlerden ne farkınız kaldı?

Senin eski CD'lerinden birini dinledim baba, bizim de bir İstiklal Marşı'mız varmış, o marşı yanlızca körü körüne ezberlediniz mi? Atalarımız sizi her fırsatta uyarmış, demiş ki 'Ey Türk titre ve kendine dön.'Baba ne zaman titreyeceksiniz, Ankara'yı da kaybettikten sonra mı? Bundan 13 yıl önce titremediyseniz eğer artık hiç bir şey titretemez sizi.

Baba sen son bağımsız olan Türkiye Cumhuriyetini gördün.'Ya devlet başa, ya kuzgun leşe' diyebilecek bir Hasan Tahsin, bir Şehit Şahin, bir Sütçü İmam, Kubilay Öğretmen yok muydu aranızda? Yazıklar olsun baba sizin gençliğinize! Baba beni niye dünyaya getirdiniz, hiç düşünmedin mi bunları beni dünyaya getirirken? Türklüğünüzden utanmadınız hiç olmazsa insanlığınızdan utansaydınız baba. Bu vatan göz göre göre altınızdan kayarken hiç olmazsa ŞEREFİNİZLE ÖLEMEDİNİZ Mİ?' Misakı milli sınırlarını niye verdiniz o zaman. Sizin ki can da, kurtuluş savaşı şehitlerimizin ki patlıcan mıydı?

Bu sorulardan sonra içeriye gittim. Silahıma davranıp, yenilmiş bir samurayın kendini öldürdüğü gibi şerefimle ölmek istedim. Son bir kez düşündüm ve bu kadar aciz duruma düşebileceğimi bilseydim, bu kurşunu bundan 23 sene önce başkalarına sıkar bu işi kökten bitirdim dedim kendi kendime. Ama sonra onunda çözüm olamayacağını düşündüm çünkü 23 sene önce, o ve onun gibi yüzlercesi vardı ülkede, bir kere ona yüzde elli ye yakın oranda oy veren, adeta kış uykusuna yatmış bir ayı gibi uyuyan Türk halkı vardı. Bunlardan sonra oğlumun haykırışları içinde tetiği acımasızca çektim.. Silahın çıkardığı o yüksek ses beni uyandırdı. Meğer herşey bir rüyaymış.. Derin bir nefes aldım ve sırılsıklam olmuş atletimi değiştirmek için yataktan kalktım. Ne gerçekçi bir rüyaydı ama diye düşündüm..

Bu ve bunun gibilerini sizde görmüyormusunuz rüyalarınızda, o karanlık dünyanızda. Görüyorsanız ne yapılması gerektiğini biliyorsunuz demektir ama yok ben görmüyorum diyenlerdenseniz o zaman siz o toz pembe rüyalarınızı görmeye devam edin...Hiç zahmet etmeyin!!

Görkem Altürk

Onların Bizi, Bizim Onlarımızdır Bağlamında Din ve Politika

"Onların bizi, bizim onlarımızdır." Vamık D. Volkan'ın Kimlik Adına Öldürmek: Kanlı Çatışmalar Üzerine Bir İnceleme adlı son eserini okurken kendi kendime içimden böyle bir cümle geçirdim. Gerçektende politikaya bu şekilde bakmanın olanaklı olduğunu düşündüm (ki benden öncede birçok kişinin düşündüğünü biliyorum). Bu şekilde düşünmeyenler içinse, birkaç önerme sunup kendime yandaş aramaya koyuluyorum.

Neredeyse her devletin potansiyel bir tehdidinin olduğunu varsayarak, oluşturulmuş bir biz ve onlar ayrımını mevcut görüyorum. Bizin dışında olanlar yani Onlar, kendilerine Biz demekle beraber Bizide Onlar olarak görür. Yani Bizin düşmanı her zaman Onlardır ve/veya Onların düşmanı her zaman Bizlerizdir.

Yukarıda aslında karmaşık olmasa da karmaşık olarak görünen bu önermeler, kendilerini birçok alanda gösteriyor. Politikanın, dinin, sporun, toplumların var olan gruplarının tümünde bu ayrım mevcut.

Örneğin politikada bir siyasi iktidar ve muhalefet çatışması (daha iyimser olursak çekişmesi), Biz Onlar karşılaşmasını sergileyen en güzel örnektir. Ayrıca devletler arası veya diğer siyasi örgütlenmeler arasında da böyle bir tutum mevcuttur. Rusya - A.B.D. (Biz ve Onlar veya Onlar ve Bizler) çatışması/çekişmesi gözler önünde var olan diğer bir örnektir.

Spor konusunda burada bir örnek vermeyi şu an için gereksiz görüyorum ve hemen dine yöneliyorum; çünkü dinin politikayla yarışabilecek, hatta onu ezebilecek düzeyde bir Biz ve Onlar çatışması içerdiğini düşünüyorum. Burada çekişme lafını din için kullanmaktan sakındığımı hemen fark ettiğinizi de biliyorum.

Dinin içinde bulunan Biz ve Onlar ayrımı her yönüyle daha belirgindir. Din denilen olgu kesinlikle kendine has değerler taşır ve kendine has farklı değerler taşıyan her şeye karşıdır. Ortada ortak olan veya olabilecek değerler bile din olgusunda dışlanır. Örneğin Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta benzer veya aynı olan şeylerden kesinlikle biri değersizdir; çünkü her din ortak olan öğeyi kendi içine alır. Kısacası ortak olanı Bize ait sayar. Ortak olan şeyler Onlar tarafından çalınmış olan şeylerdir, ortak olanlar aslında Bize ait olanlardır.

Dinin bu kendine has çatışmasının politikaya yansıdığı şu on yıllarda politikanın az önce bahsetmiş olduğum çekişmeci yanı ne yazık ki kaybolur. İki Müslüman politik değer arasında bile bu çekişme, mezhepsel Biz ve Onlar çatışması sebebiyle çatışmaya dönüşür, çekişmeci özelliğini kaybeder.

Yazının daha karmaşık bir hal alma tehlikesi var olduğu için özetlemek gerekirse, var olan Biz ve Onlar ayrıştırması dinde en belirgin halini alır ve dinin politikaya karışması politikanın çekişmeci özelliğini yitirmesine sebep olarak onu (politikayı) bir çatışmaya sürükler.

Kısacası, dini içine almış bir politika veya din tarafından etrafı sarılmış bir politika her halükarda çatışmayı ön plana çıkarır ve bu durum şu anda Türkiye gibi birçok ülkenin sorunudur. Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız için.

Gökhan DAĞ


3 Aralık 2007 Pazartesi

Lahana Turşusu


Lahana turşusu, bir adet lahana, tuzlu su, sirke, asit ya da limon tuzundan yapılan bir turşu çeşitidir. Yemesi çok büyük haz verir insana, kıyır kıyır ses gelir ağızdan ısırıldığında. Ben bu hazzı yaşamak için bu akşam bir lahana aldım ve turşu kurmak istedim. Lahananın yapraklarını açarken birden gülümsemeye ve daha sonra kahkaha atmaya başladım. Bu kahkahalara sebep olan asıl neden neydi acaba?

Bu kahkahaların nedeni; Türkiye' nin gerçek yüzüydü. Bu gerçek yüzde yatan kahkaha aslında o kadar sabit şeyler miydi acaba? Tabi ki değildi. Aslında olaylar o kadar saçma ki, insan gülmekten alıkoyamiyor kendini. Örneğin; çapulcu denilen üç kuruşluk pkk sizin 8 askerinizi kaçırıyor, siz çaresizce bekliyorsunuz. Derken başbakan abd ziyareti yapıyor ertesinde kaçırılan askerler serbest bırakılıyor. Çapulcu denilen pkk ile anlaşma yapılıp askerler serbest bırakılıyor. Ama hemen altınızdaki bir devlet bir askeri kaçırıldı diye bir devleti darmadağan ediyor. Bu devlet İsrail. Derken aradan günler geçiyor, 7 sivil kaçırılıyor sonra yine anlaşma yapılıp serbest bırakılıyor sonra bir papaz kaçırılıyor sonuç yine aynı. Üç kuruşluk çapulcular koskoca devletle dalga geçer gibi istediği yeri bombalayıp, istediğini kaçırabiliyor. Sonra medya ayaklanıyor, işte türk ordusunun gücü, işte türk kahramanlar diyerek askerimiz pkkyı yok etti, 60 askeri telef etti diye reklam yapıyor. Boş arazilere yapılan tatbikat niteliğindeki bombardımanlar askeri saldırıymış gibi lanse ediliyor. Bu kadar komik bir devlet yapısı dünyanın başka hangi ülkesinde vardır acaba diye sormaktan alıkoyamıyor insan kendini.

Başka bir örnek vermek gerekirse; bir aşiret reisi hastahanede ameliyat oluyor, hastahaneye aşiret üyeleri polisi sokmuyor. Polis bu aşiret reisi Sedat Buçak' a birşey yapamıyor. Koskoca Türkiye devleti' nin polisi hastahaneye giremiyor. Seçimlerden önce yolsuzluk ve ağır suç fiillerine adı karışan Sedat Buçak, Cavit Çağlar, İbrahim Tatlıses, Mehmet Ağar gibi kişiler bugün elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor, devletimiz hiç birşey yapamıyor.

Dünyanın hiçbir ülkesinde yapılmayan seçim çalışmaları yapıldı geçtiğimiz aylarda bizim güzide ülkemizde. Mazotla, kömürle, başörtüsüyle, dinle, laiklikle oy istendi. İnsanların kendi sorunları ve devletin kendi sorunları bir kenara bırakılıp şaka gibi bir seçim yaşadık. Dokunulmazlık zırhını takmak için herkes birbiriyle yarıştı. Cinsel tacizden, dolandırıcılığa, kara para aklamaktan, silah kaçakçılığına aklınıza gelemeyecek kadar suçtan zanlı olan birçok milletvekilimiz var parlementomuzda. Hepsini bizim aziz halkımız seçti sağolsun. Halk demokratik hakkını sonuna kadar kullandı, kendi hür iradesiyle seçti bu zanlıları. Rahmetli Özal' ın tabirine benzeyen bir tabirle bizim halkımız işini bildi.

Lahanada ülkemizin sorunlarına benziyor. Her yaprağını açtıkça biraz daha ilginçleşiyor. Lahananın yaprakları soyulmakla bizim devletimizin kahkaha malzemesi anlatmakla bitmez aslında. Gelin biz bu sorunlara tuzlu suyu ve asiti karıştıralım. Sonra güzelim turşumuzu kuralım. Zamanı geldiğinde bir bu turşuları afiyetle yeriz ya da yediriliriz. Burası Türkiye burası turşu diyarı nede olsa...

Her zaman ve her yerde yine Padişahım çok yaşa...

Mehmet Saim Som

29 Kasım 2007 Perşembe

Sağın Yeni Kalesi TV


Televizyon,hareketli görüntüleri elektromanyetik dalgalara dönüştürerek uzaklara ileten ve bu dalgalardan, yeniden görüntü elde eden bir sistemdir.(tele+vizyon=uzaktan görme)

İnsanların üzerinde sigara gibi tiryakilik uyandıran televizyon, insanların hayatlarına etki etmektedir. Bireylerin düşüncelerini değiştiren veya geliştiren etkiler yaratan televizyon, bir bakıma insanları kendine esir alan bir haberleşme aracıdır. Görsel olarak yapılan yayınlarda insanlar gördükleri karşısında ister istemez etkilenmektedir. İnsanların duygu ve düşünceleri duymaktan öte görmekle daha kolay değişebilir.

İzlendikçe insanları kendine tutsak haline getiren televizyon insanların toplumdan uzaklaşmalarına, pozitif düşünmelerine engel olur. Zamanla bireyleri toplumdan kopartan bu araç, insanların fikirlerini açıklamalarına engel olur. İnsanlar televizyonun esiri oldukça ona tapmaya, ona ilah gibi yaklaşmaya başlarlar. Toplumu olumsuz yönde etkileyen televizyon küreselleşen hayatımızın önemli bir tehlikesi haline gelmiştir. Bireylerin bilgi edinmelerine engel olan televizyon bireyci ve menfaatçi düşüncelerin gelişmesine, insanların toplumdan uzaklaşmalarına neden olarak insanların hırslaşmalarına ve sertleşmelerine neden olur.

Kişileri negatif olarak etkileyen bu araç küresel güçlerin en büyük silahı haline gelmiştir. Zamanla bilgi verme işlevinden uzaklaşan bu araç insanların mevcut fikirlerini sömürmeye başlar. Örnek vermek gerekirse; sabah programları, mafya dizileri, televole programları gibi örnekler sanırım yeterli olacaktır. Kişileri bu denli olumsuz etkileyen televizyon zamanla bir canavara dönüşmüş ve küreselleşen dünyanın en büyük silahı haline gelmiştir.

İnsanlık adına bu kadar tehlikeli ve vahşileşen bu araç umarım zamanla insanları robota dönüştürmez.

Mehmet Saim Som

28 Kasım 2007 Çarşamba

Olmak ya da olmamak...

1920’ler, 30’lar görünümü ile bugünü yorumlayamazsınız. İsteseniz de yapamazsınız zaten. 1920’leri bugünkü görünüm ile açıklama aymazlığında bulunabilirsiniz ama bugünü o günün mantığıyla açıklayamazsanız. Bu verdiğim ön bilgi ayniyle vakidir...

Bugün kemalist; yurtsever; ulusalcı; milli müdafaacı adına ne deniyorsa, oluşan bu ulusal bloku 1930 mantığıyla bugünü değerlendirme yanlışında bulunduğunu söyleyen pek sayın yazarlar(Baskın Oran, Cengiz Çandar, Mehmet Barlas, Fehmi Koru, Mehmet Altan, Eser Karakaş vb.) yanlışın nerede yapıldığıyla ilgili çok büyük bir aymazlık içerisindeler. Kemalist cephenin değişmez gerçekleri(ulusal bağımsızlık, laiklik gibi) vardır ve bu belli bir koşula göre değerlendirilmekten ziyade, aklı başında her insanımızın anlayacağı üzere temel değerlerdir. Ülkemizin 40’lardan beri süregelen siyasi, sosyal yaşadığı deneyimler olsun, parti tercihleri olsun bu konuda bize “elle tutulur” gerçekler vermektedirler.

Halkımız hala Kuvayi Milliye bilincinde olsaydı, DP, ANAP, AKP iktidarları Türkiye’yi parsel parsel satacak kadar, geleceği ipotek altına aldıracak kadar, laikliği sulandıracak kadar, “ananı da al git” diyecek kadar, “odunu bile” seçtirecek kadar bir gücü ellerinde bulunduramazlardı. Bunun sorumlusu halkı aldatma sanatını evvelden çok iyi bilen dinciler, medya, emperyalistler ve halka kendini anlatamayan Atatürkçülerdir.

Önce iftiralara yanıt verip, sonra diğer cepheye doğru yöneleceğim.

İftira/1: Kemalistler askercidir, statükocudur, geçmişçidir…

Saptama/1: Önce bu ağzı kullananların kabaca şecerelerine bakalım. Kimler bu kelamları etmekte? AB komiserleri, AKP’nin erken öten horozları, Fettullahçılar, gericiler, bölücüler, kendini bilmez solcular(örn. Baskın Oran), sözde demokratlar (örn. Eser Karakaş) vesaire. Nedir bunların ortak yönü? Babı Ali’nin ihanetinden Ankara’nın kahramanlığına dönüşen, makûs talihimizle dövüşen Bağımsızlık Mücadelesi yıllarında önlerindeki ekmekler alınanlardır bunlar. Bunlar demokrasiden ülkenin kaynaklarını bu ülke için zekâttan da az bir gider karşılığında sömürmeyi, solculuktan eşcinsel haklarını, böcük haklarını, İslam’dan sermaye kapısı çıkarmayı anlayan insanlardır. Özcesi bu grubun hepsi bir şekilde Ankara’ya kini olan insanlardır.

Saptama/2: Savunmayı vermemiz gerekirse eğer, önce askerci eleştirine yanıt vermek istiyorum. Kemalistlerin en tepki toplayanı, belki de şu an kemalizmi temsil bile etmeyen ama kemalizme sataşmak isteyenler için büyük bir hedef tahtası olan Deniz Baykal’dan savunmaya başlayacağım. Yani en zor olandan… Sayın Baykal’ı askerci, 82 anayasası savunucusu gibi görmek çok büyük bir yanılgıdır. Baykal, 80 darbesi mağdurlarındandır. Yani daha en baştan darbe darbe diye “Yine de şahlanıyor” temposu tutması en baştan geçersizdir. 12 Eylül’ün bizden neleri götürüp, neleri getirdiğini her ne kadar unutmuş gibi görünsek de evlat acısı gibi yüreğimizde hissediyoruz. Düşünen, düşüncesi için dövüşen Türk Gençliği’nden; Atatürkçü olanı “Atam sen kalk, ben yatam”cı, solcusu çiçekçi, böcekçi olan bir Türk Gençliği’ne… Kimin işine gelir? Elbette toplumun düşünmesinden rahatsız olanlar… Yani, insanları tarikatla uyuşturan Gülen, insanları popüler kültürle uyuşturan Amerika ve onun Türkiye şubeleri… Deniz Bey’in partisi ve geleneğinden gelen partiler ise çete liderinin yakalanmasından sonra ezkaza merhum Ecevit’in birinciliği almasını saymazsak, 12 Eylül’ün en büyük mağdurlarıdırlar.

Saptama/3: Bugün kemalistlere, merkez solculara, kuvayi milliyecilere hangi mantıkla statükocu deniyor, anlamak güç doğrusu. Türkiye’de eğer kemalizm statüko idiyse, Aydın Doğan’ın neden borusu bu kadar keskin ötüyor? Türkiye’de kemalizmin en büyük düşmanlarının toplandığı parti neden açık ara farkla birinci parti oluyor? Neden kimse Fettullah İmparatorluğu’nun kurulmasına dur diyemiyor? Neden ulusal bağımsızlık tehlikede? Baştan başlayalım. Statüko ne demek? Var olan durum değil midir? Mevcut koşullar kimin lehine? Neden bütün TV kanalları AKP hükümetini destekliyor? Hortumun, tarihi satışların, anti laikliğin vesikalı suçlusu partiye neden ses çıkarılamıyor? Çıkaranın sesi neden hemen kısılıyor? Soruların yanıtı net ve tektir. Bu hükümet ve onun yardakçıları Türkiye’nin statükosudur. Ve hızlı küreselleştirmenin 1 numaralı piyonudur. Ulusallıktan küreselleşmeye geçişte ulusun değil kürenin statükosu vardır: o da ABD.

Saptama/4: Kemalizmin geçmişçi olduğunu iddia etmek, ancak ve ancak kemalizmi bilmeyenlerin veya bilip de halkı kandırmak isteyenlerin yumurtlaması olabilir. Çünkü zaten kemalizm özü itibariyle devrimci bir düşündür. Sürekli devrimcilik prensibini kendine şiar edinmiş düşünceler bütününü nasıl olur da geçmişçilik ile suçlayabilirsin? Ülkemizin yer aldığı kendine ait ortam(Ulusal Bağımsızlık Savaşı deneyimi gibi) nedeniyle biraz fazla hassasiyet gösteriyorsak bunun neresinde kötülük vardır?

Ben neden geçmişçi denildiğini biliyorum ve bu noktadan sonra Yüce Atatürk’ün sözleriyle de bağdaştırarak konuya açıklık getirmeye çalışacağım.

İstiklal konusunda aşırı pinpirikli davrandığımız hususunda önce Gazi’nin bu konuda bir gazeteciye verdiği mülakatı aktarmak istiyorum:

“…Eğer yabancı düşmanlığından o kadar pahalı elde edilen bağımsızlığa gölge düşürebilecek her şeyden nefret etme anlamı çıkarılırsa, evet bizim yabancı düşmanı olduğumuz söylenebilir... Yabancı girişimcilerin, yabancı amaçlarının içimizde uyandırdığı kaygılar bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Eğer bazen ihtiyatlı hareket ediyorsak aşırı derecede kuşkulu davranıyorsak, bize çok pahalıya mal olan özgürlüğümüzü kaybetmek korkusundandır.

Sizce bu dönem ile o dönem arasında ecnebi müteşebbislerin niyetleri söz konusu olduğunda çok mu fark var? Bizim ihtiyatlı davranmamızın tek nedeni yabancıların üzerimize hangi niyetle geldiği kaygısındandır. Çünkü biz bağımsızlığımızı cemaatlerinin, televizyonlarının, holdinglerinin bankadaki hesapları gibi kolay kazanmadık. Temel gereksinimlerimizi dahi gözden çıkarabilecek bir fedakarlıkla kazandık. Yani canımızı, yemeğimizi, evlatlarımızı, evimizi bile gözden çıkarabildik. Bu bağımsızlık dünya tarihinin görüp görebileceği en haklı ve en kutsal savaş sonucunda kazanıldı. Ne sizin Ab müzakere tarihlerine, ne masabaşı oyunlarınıza, ne de milyar dolarlarınıza benzer. Ve böyle bir bağımsızlığa gölge düşürmemek için ne gerekiyorsa yapmaya hazırız.

“...Büyük devletler şimdiye kadar bize şu veya bu sorunlarda gösterişli yardımlarda bulunuyor görünüyorlar, oysa ekonomik tutsaklıkla bizi felce uğratıyorlardı. Öteden beri, bize bazı şeyleri vermiş gibi, bizim haklarımızı tanımış gibi bir durum alırlar, gerçekte, ekonomide elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu tutsaklığa katlanan devlet ileri gelenleri hoşnuttu. Çünkü görünüşte azametli bir istiklal sağlamışlardı. Fakat gerçekte ulusu manen yoksulluk çukuruna atmışlardı. Bunlar ekonomik mahkumiyeti kavrayamamış bedhahlardı.”

Peki ya buna ne demeli? Efendiler, koşullar düşünüldüğü gibi eskimemiştir. Eskiyen sizin unutkan hafızalarınız…


“...Tanzimat döneminden sonra devlet ecnebi sermayesinin jandarmalığını yapmaktan başka bir şey yapmamıştır. Artık her uygar devlet gibi yeni Türkiye de bunu kabul edemez. Burası emir alma ülkesi değildir.”

Peki ya Atatürk’ün Tanzimat dönemi hakkındaki bu tespitine ne demeli? Biz bu 2.Cumhuriyetçilere 2.Tanzimatçılar derken bazılarının bize geçmişçi dediği gibi desteksiz söylemiyorduk. Kısacası ayrım “emir alma” veya “emir almama” ayrımıdır. Karar sizin…


Ayrıca 1400 sene önceki sistemi methedip, 85 yıllık cumhuriyete “yaşandı” demek de gözüme çarpan bir ironidir.

Özetliyorum:

Ulusumuz şu an etrafını saran çok büyük bir çemberin içinde eline verilen afyonun verdiği sarhoşlukla kayıtsız kalmaya devam etmektedir. Neden çok büyük? İhanet safı kesinleşmiş, Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi hayınlar yine bir araya gelmişlerdir. Damat Feritler, Mustafa Reşitler, Mustafa Sabriler, emperyalist blok yine bir araya geldiler. Sıra kahramanların bir araya gelmesinde. Yani Börekçizade Rifat Hoca, Fevzi Çakmak gibi Müslümanların da katılması gereken Atatürk cephesinin oluşması gerekiyor. Hala oyunu görememişler için Binbaşı Fethi Gürcan “Türk Halkı'nın kaderi aldatılmışlığının serüvenidir" demiş. Bu aldatılmaya artık dur diyeceklerin bir araya gelmesi gerekiyor. Fettullah Gülen’in yıllar önce anayasal kurumları ele geçirmek diye bahsettiği strateji bugün tıkır tıkır işlemeye devam ediyor. TSK ele geçirilmeden olmaz diyen bu ağlak ve muğlak adamın takipçilerinin yeni anayasaya TSK’nin başını atamak görevini de anayasaya ekleme girişimlerini nasıl bir oyunun devam eden aşamaları olarak gözden kaçırıyorsunuz?

Artık safları belirgin ve sık hale getirmenin zamanıdır. Olmak ya da olmamak, bütün mesele bu!

Esenlik ve barış dilerim.

Emrah ÖZDEMİR

27 Kasım 2007 Salı

Basit Türkiye


Seçimlerden önce yapılan seçim çalışmaları Türkiye' de siyasetin ne kadar ucuz ve basit olduğunu gözler önüne serdi. Yapılan seçim çalışmaları çerçevesinde dile getirilen vaatler basitliği gözler önüne serdi.


Gerek partilerin yapmış oldukları seçim çalışmaları, gerek medyanın bunu dile getiriş şekli toplum üzerinde çok ucuz bir yöntemle oy toplama kampanyasına dönüştürüldü. Parti liderlerinin üslupları seçmenler üzerinde nasıl bir etki yarattığından ziyade irdelenmesi gereken asıl konu bu üslupların niye bu şekilde yapılmış olmasıdır. Seçmenleri asıl seçim gündeminden uzaklaştırarak hangi kesimlerin nasıl bir rant sağladığı su götürmez bir gerçek. İnsanları bu denli ağız dalaşlarıyla etkilemek isteyen partilerden ve parti yöneticilerden kullandıkları üslup bazında bir şeyler beklemek en akıl karı olan düşüncedir.


Basit anlamda yapılan siyaset basit anlamda vaatlerden oluşursa bunun sonucunda beklenecek olanlarda basit olmalıdır. Gerek siyasetçi, gerek asker insanlar üzerinde bu şekilde baskı kurarsa toplumun bu baskıya karşı reaksiyonu bu şekilde olur. Toplumun asıl gerçeklerinden uzak yapılan seçim çalışmaları toplumun yarayan kanasına merhem olacağı yerde yaraya tuz basmaya benzemiştir. Asıl sorunlar dile getirilmeyerek mazotla, başörtüsüyle, alevisiyle, kürdüyle yapılan seçim çalışmaları toplumun açlığını, sefaletini, varoşlarda olan bitenleri, doğudaki vatandaşlarımızın çektiği sıkıntıların üzerine bir perde çekmiştir.


İnsanların asıl sorunlarıyla uğraşmayan partiler işlerine geldiği gibi hareket ederek çiftçinin, emekçinin, yoksulun sorunlarını unutup oy yarışması yaptılar. Tabi ki bundan olumsuz etkilenen yine halk oldu. Halkın sorunları her geçen gün artarken neden kimse bu olan bitenlere dur demiyor ya da diyemiyor? Yorum size kalmış...



Carlott


26 Kasım 2007 Pazartesi

Şeriat Aslında nedir, Nasıl algılanmaktadır?

Şeriat;vahiy yoluyla peygamberlere inen kitaplardan ve peygamberlerinde bunları destekleyici veya kuvvetlendirici sözlerinden oluşan hayata dair nizam ve düzeni amaçlayan kanunlar ve hükümler bütünüdür.Yani her peygamberin kendine özgü bir şeriatı vardır ve bununla anılırlar.Yahudilik,hristiyanlık degil(çünkü bunlar kavim isimleridir) musevilik,isevilik ve muhammedilik gibi..Yani Adem(a.s)dan bu yana Hz.Allah toplumların durumlarına ve ihtiyaçlarına göre kanunlar manzumesi göndermiştir.Bu hükümlerde kaynak aynı olmasına ragmen toplulukların ihtiyaçlarına göre gönderilen hükümlerde temel unsurlar aynı olmasına ragmen,detaylarda bazı farklılıklar meydana gelmiştir.Yani en son gelen Kuranı Kerim en teferruatlı ve insanlığın sonuna kadar elinde bir anayasa kitabı gibi hertürlü sorununa cevap verebilecek şekilde gönderilmiştir.

Bu sürecin bu şekilde olmasının hikmeti ise;toplumların gönderilen hükümleri hayata geçirip geçirememesi ile bağlantılıdır.Yani toplumlar geliştikçe ve mükemmelleştikçe inen hükümlerde ona göre gönderilmiştir.Yani Allah dileseydi Hz.Adem'e Kuran-ı Kerim'i gönderirdi ve kıyamete kadarda geçerliliğini isterdi.Ancak 14 asır önce gelmiş hükümleri bugün bile bazılarını yorumlamakta ve algılamakta zorluk çektiğimiz bu evrensel hükümler bütününü ozamanki insanlar hiçbirşekilde anlayıp hayatlarına uygulayamazlardı.Dolayısıyla gönderilen ilahi kanunlar kitabı işlevsiz olurdu.

Bu konunlar içerisinde hangisini ele alırsanız alın moder dünyadaki çok eğitimli hukukçuların,kanun yapıcıların ortaya cıkarmış olduğu kanunlarla mukayese ettiğinizde o hükümlerin üstünlüğünün olugunu çok bariz birşekilde göreceksiniz.Bunu şöyle bir örneklendirme ile açmak isterim.Siz bütün teknolojiyi kullanarak bir makina yaptığınızı düşününün.Ve bu makinanın sizden daha akıllı oldugunu daha iyi düşündüğünü kabul edebilirmisiniz? Böyle birşey mümkün değildir çünkü siz ona ne yüklemişseniz onu bilebilir.Bizlerde dolayısıyla aynı konumlardayız.Ayrıca yanlış anlaşılan birşey daha var ki Kuran da yazılan hükümler hayatımızın her noktasına değil ana prensiplere hitap etmektedir ve gerisini Allah kullanıra bırakmaktadır.Yani arzı ben yarattım ana prensipleride koydum onu sen düzenleyeceksin demektedir.

Ancak günümüzde şeriat denilince öyle bir algılama şekli vardır ki el kol kesen,dört hatunla evlenmeyi tavsiye eden ve 14 asır önceki yaşamı öneren bir düşünce biçimi oluşmaktadır.Oysa ki yukarda bahsettiğim gibi bu hükümler tarafsız ve sağlıklı bir bakış açısıyla incelendiğinde içinden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi,demokrasi,cumhuriyet ve laiklik en doğru anlamlarıyla çıkmaktadır.

Olaya böyle bakabildiğiniz zaman sokaklarda 'Kahrolsun Şeriat' diye bağırdığınızda ne kadar gülünç bir olay sergilediğinizi umarım anlatabilmişimdir..

Büşra NAS

Politika Açısından Bugünün Gençleri

"Çoğumuz biliriz ki Atatürk bu vatanı gençlere emanet etmiştir" cümlesindeki çoğumuz kelimesi bir anlam ifade eder. Bu anlamsa, hepimizin bilmesi gerekeni artık bazılarımızın unutmuş olduğu anlamıdır. Bir genç olarak bunu kaldıramıyor ve yazıya döküyorum.

Her konuda çok bilgili olduğumuzu sanırız, her konuda mutlaka bir şeyler söyleriz; ama iş politikaya geldiği zaman orada durur ölene kadar düşünürüz. Duraksamanın geçici olmamasının sebebi bugünün gençlerinin politikadan soyutlanmış olmalarıdır. Kısacası Türkiye depolitize yaşama artık alışmış durumdadır.

Politik tavır almanın suç olabildiği unsurlar mutlaka olacaktır; fakat bu unsurlarında makul düzeylere çekilmesi depolitizasyonu düşük seviyelere indirecektir. Bu açıdan Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'nden başka Bursa Nutku'nun da unutulduğu söylenebilir. Artık Atatürk'ün eserleri okunurken, içinde en ufak bir hissiyat uyanmayan gençlerin durumu oldukça üzücüdür.

Gençler belki de ondan önce genç olanlar tarafından depolitize edildiğinden, artık politik tavrını yanlızca seçimlerde gösterebilmektedir veya buna bile tenezzür etmemektedir. Bu ülkenin geçlerinin bu ülke hakkında bir oyu bile çok görmeleri ilginçtir ve yazıktır.

Üniversitelerin siyaset bilimi alanında okuyan (bazı) gençler bile, sırf politikaya bir üniversite okuyabilmek için katlanmaktadırlar. Politikadan tiksinmiş durumda olmak, çoğu için ortak bir özelliktir.

Gerçekleri görebildiği, özümseyebildiği halde buna karşı çıkmayan, vicdanını bu yönde taşa çevirmiş gençlerimiz ne yazık ki bulunmaktadır.

Tüm bunlara rağmen ben bir genç olarak, gelecek nesillerden ve yaşıtlarımdan oldukça umutluyum. Olayların üzerine korkmadan gidebilecek, gerçekleri korkmadan söyleyebilecek bazı gençler tanıyorum ve daha çoğuyla da tanışmak istiyorum. Unutmamak gerekir ki biz bu ülkeyi bizden sonra ki nesillere bırakacak olanlarız. Türkiye'nin bize ihtiyacı var. Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız için.

Gökhan DAĞ


25 Kasım 2007 Pazar

Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi: İslamcı Devletten Kovulan Gençlerin Öyküsü

Yukarıdaki başlığın iki nokta işaretinden önceki kısmının Emin Çölaşan'ın kitabına ait olduğunu düşünebilirsiniz; ama öyle değil. Hepimiz biliriz ki eğitim, işine bir temel oluşturarak başlar ve bu temelin üstüne katlar konulmasına da yardımcı olur. Eğitimden neden bahsettiğimi soracak olursanız hemen cevaplayayım; çünkü bu yazı bir eğitim rezaleti üstüne yazılmıştır.

Kocaeli Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından ilköğretim 8. sınıflara uygulanan Başarı Değerlendirme Sınavı'na (OKS) bakacak olursak şunları söyleyebiliriz: Bu sınava giren öğrencilerin hepsi iyi bir lisede okumayı isteyen 14 -15 yaşındaki çocuklardır ve bu çocuklar sosyal bilimler alanında yapılan testlerde acayip sorularla karşılaşmaktadırlar. Bu acayip soruları göstermeden bu soruların genel niteliği hakkında bilgi vermek yerinde olur. Söz konusu sorula sosyal bilimler alanında olup, bu soruların adedi 25 tanedir. Bu soruların konulara göre ağırlıklarını ise soruları hazırlayan kurul belirler. Bu kurulun belirlediğine göre 5 adet soru din içeriklidir ve nedense geriye kalan tek bir soruda bile Mustafa Kemal ATATÜRK'ün adı bile geçmemektedir.

Özet olarak bizim buradaki amacımız din içerikli soruların niteliğine dikkat çekmek, bu sorular sonucunda nasıl bir nesil yetiştirilmeye çalışıldığını göstermektir. Ayrıca bu soruları yapamayan gençlerin iyi bir lisede okuma hakkının nasıl elinden alındığını göstermektir. Soruları paylaşacak olursak;

1- Aşağıdakilerden hangisi Allah'ın everenin düzenini ve işleyişini sağlamak için koyduğu yasalardan biri değildir ?

a) Fiziksel Yasalar b)Toplumsal Yasalar c)Biyolojik Yasalar d) T.C. Anayasası

2- Yüce Allah evrendeki düzenin varlığı için her alanda kurallar koymuştur. Biz bunlara "sünnetullah" diyoruz. Buna göre aşağıdaki kurallardan hangisi Allah'ın koymuş olduğu kurallardan biri değildir?

a) Gezegenlerin belli bir yörüngede hareket etmeleri
b) Canlıların üreyip çoğalmaları
c) Gelir dağılımının adil olduğu ülkelerin ilerlemesi
d) Futbol maçında topun taca çıkması

Yukarıdaki iki sorunun da cevabı d şıkkıdır. Soruları ve cevapları yorumlayacak olursak;

İlk soruda; Allah'ın yasalarından bahsedilmektedir. Bir kere bu soru bilimsellikten oldukça uzaktır. Aslına bakarsanız dinsellikle de bağdaşmamaktadır. Dinin kurallarının kesin olması bu sorunun ise yorumsal analize dayanması soruyu dinsel içerikten uzaklaştırır. Soru insanların psikolojikmen yönlendirmelerini sağlamayı amaçlamaktadır. 14 - 15 yaşındaki çocukların bilinaltına T.C. Anayasası'nın önemsiz olduğu vurgusu sokulmaktadır. Bir kere her toplumsal yasayı da Allah kuralı sayan tek bir kaynak vardır o da Kur'an-ı Kerim'dir ve bu kutsal kitabı Türkiye'nin ceza sistemiyle örtüştürmeye çalışmak laikliğe aykırıdır. Bu kıyaslamanın sebebinin sorgulanması gerekir.

İkinci soruda; nitelik itibariyle birinci soruya benzemektedir. Bu soru üzerinde de düşünecek olursak, sorunun şıklarının tamamiyle saçmalık olduğu anlaşılır. Bir kere gelir dağılımı adil olan ülkelerin ilerlemesi iktisadi bir yasadır ve buna rağmen tartışılmaktadır. Gelir dağılımının düzensiz olduğu ülkemizde o zaman Allah'ın yasalarının geçersiz olduğu sonucunun çıkartılabildiği bu soruda (çünkü nedense gelir dağılımı iyi olmadığı halde ülkemiz ekonomik olarak ilerlemektedir, iktidar bunu savunmaktadır), ayrıca topun taca çıkmasının Allah'ın kuralı olmadığı savunulmaktadır. Soruda her alanda kurallar konulduğu bilgisi verilmişse sporun kendi içinde bir alan teşkil etiği gerçeği nasıl unutulmaktadır.

Sonuç olarak, iyi bir lisede okuyabilmek için bu tarzda din sorularının doğru cevaplanması gerekmektedir. Bu soruları cevaplayamayanlar iyi bir eğitimden dışlanmış, adeta İslamcı devlet yapılanmasından kovulmuş olmaktadırlar. Öğretmenler günü öncesinde bu tarz soruları hazırlayan öğretmenlerin varlığı üzücüdür. Şunu da belirtmek gerekir ki, işini layığıyla yapan öğretmenlerimiz, bu tarz gerici öğretmenler yüzünden zan altında kalmaktadır.


Sorulması gereken soru şudur: "İrtica denilen olgunun da terör kadar tehlikeli ve bölücü bir unsur olduğunu acaba biliyor muyuz ?"

Teşekkürlerimizle, okumadaki sabrınız için...

Not: Bu yazıda bize fikir sağlayan değerli gazeteci Mustafa Mutlu'ya teşekkürü bir borç biliriz.

Gökhan DAĞ - Hüseyin KARA

24 Kasım 2007 Cumartesi

Bursa Nutku





Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!



23 Kasım 2007 Cuma

Şaşırmış İnsanlar Külübü: Gerici Sınıf

Çağdaşlık, en genel anlamıysa çağın gereklerini yerine getirmekse, çağın gerisinde kalmış ya da kalmayı kendisine ilki edinmiş insanlar, ya şaşırmıştır ve/veya bununla birlikte gericidirler. Bu yazıdaki hedefimin de haliyle gericilerdir.

Her fırsatta çağdaşlık dendiği zaman Atatürk'ü örnek gösterdiğimizi söyleyen bu kulübe (okula) karşı yine her zaman bıkmadan, usanmadan bunu tekrarlayacağımı söylüyorum. Türkiye'de gericilik (ve kapsadığı anlamda şaşırmışlık) ilk önce Atatürk'ün yaptıklarını reddetmekle başlar. Bunun sonrası ise bizce kaynaklara aşağıdaki şekilde düşer; ama önce bir özetleme yapmakta fayda vardır.

Kısaca özetlersek, bu kulübün insanlarının gerici olduğunu; çünkü çağdaşlığı reddettiklerini söyledim. Aynı zamanda bu gericiliğin içinde bir şaşırmışlığı da barındırdığını ifade ettim. Şimdi diğer noktalara değinme zamanı gelmiştir ve bende bu fırsatı emin olun ki kaçırmayacağım.

Gericilik denilen kavrayış, çağdaşlığı her fırsatta zedelemeye çalışır. Çağdaşlık için yapılan uygulamalara, şeytan taşlıyormuşcasına sürekli bir taş atar. Bu insanların bir diğer özelliği dini kılıflara kendileri aşırı kaptırmalarıdır. Din denilen olgunun, insanları sürekli düzen içinde tuttuğunu savunur, dine aykırı bir şeyin, ki bu genellikle çağdaşlık olur, tümüyle savunulamayacağını savunurlar. Genel iradeleri bölünmez bir bütündür ve bunda şaşırmışlıklarının payıda büyüktür.

Demokrasi denilen ideolojinin verdiği hakları benimseyen, herkesin her istediğini konuşabileceğini savunan bu insanlar, görüldüğü üzere işlerine geldikleri alanda çağdaşlığı en büyük dost sanarlar ve bu anlamda da kendi paradokslarında boğulmuşlardır. Demokrasi Antik Yunan'da başlamış olabilir ama kesinlikle ideallerle ilerlediği için çağdaştır ve birçok yönden de (mesela dini anlamdan) birçok eleştiriye uğramıştır. Peki "Gerici Sınıf" nasıl bir sınıftır ?

Gerici sınıf işte böyle bir sınıftır: İşine geldiği zaman çağdaşlığa sıkıca bağlı, işine gelmediği zaman çağdaşlığı sonuna kadar reddeden. Bu reddedişte aslında gericiliğin tam anlamıyla şaşırmışlık olduğunu gösterir ki, biz şaşırmış insanlara pek güvenilmemesi taraftarı olduğumuzu burada sonuna kadar haykırırız. Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız için.

Gökhan DAĞ



22 Kasım 2007 Perşembe

Başörtülü olmak...

Başlığımın türban değil, başörtüsü olmasını tercih etmemin sebebi türban kavramının belli kesimler tarafından bilinçli yada bilinçsiz(!) farklı bir şekilde algılanıyor olmasındandır. Ama biz bu olayın içinde bulunan kişiler olarak biliyoruz ki ikisinin arasında aslında hiçbir fark yoktur. Amaçları her ikisininde aynıdır, bir emri yerine getirmektir. Ama bu işten çıkar elde etmek isteyen çevreler bir kısmı yanındaymış, bir kısmı karşısındaymış gibi davranarak bu önemli konu üzerinden siyasi rant elde etmeye çalışmaktadırlar. Ne yazık ki onlar bu ufak hesaplar peşindeyken nice nesiller kayboluyor, nice hayaller sönüyor ve nice hayatlar yok oluyor...

Bizim gibi gelişmekte olan bir ülke için bir üniversite öğrencisinin maliyetinin ne kadar olduğunu veya meslek sahibi olduğu halde bu ülke için hizmet edememenin ne kadar acı bir olay olduğunu hiç düşündünüz mü? Devletin yok saydığı, haklarını elinden aldığı; demokrasi ve insan hakları savunucularının da bu uygulamaya göz yumduğu ve onlarında görmezden geldiği bu gençlerin topluma nasıl bir birey olarak katıldıklarını ya da hangi karanlık zihniyetlerin bu gençleri kucaklayıp nasıl yetiştirdiklerini hiç düşündünüz mü? Laiklik ve Atatürkçülük kavramları arkasına sığınarak 12-13 yaşındaki İmam Hatipli öğrencilere terörist muamelesi yapıp, arkasındanda bu çocuklar bu kavramları niçin sevmiyor diye sorgulayamazsınız! Şu gerceğide gözardı etmemek gerekir ki devletin yapmış oldugu bu yanlış uygulamayı sağduyuya sahip aileler telafi yoluna gitmiş ve başarmışlardır.

Belli bir kesmin iddia ettiği gibi bu insanlar ne laikliğe ne Atatürk'e ne de Cumhuriyet rejimine karşı yada düşman değildirler. Elbette şunuda kabul etmek gerekir ki her düşüncede olduğu gibi bu kesimin içerisindede radikal düşüncelere sahip olanlar çıkabilir. Yok denecek kadar az bir grubu baz alarak bütün bir kitleyi aynı katagoriye koymak toplum açısından dogru sonuçlar doğurmamış, doğurmayacaktır da!

Büşra NAS

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog