Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

Deniz Bilen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deniz Bilen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2008 Cuma

Kurtuluş savaşı sonrası değişen hükümetler

Başlık ilk okunduğunda anlamsız geliyor insana haklısınız. Hemen kafalardaki soru işaretlerini gidermek için listeyi verelim;

İngiltere'de Lyod George 1922 de koltuğunu Andrew Bonar Law'a devretmiştir.

Fransa'da Aristide Briand koltuğunu 1922 de Raymond Poincaré'a devretmiştir.

İtalya'da Ivanoe Bonomi 1922 de koltuğunu Luigi Facta'ya bırakmış, Luigi kardeşimizde koltuğu aynı yıl Benito Mussolini ye devretmiştir.

Yunanistan 1922 yılında 1 kral ve 7 başbakan değiştirmiştir. İsimlerini kirlilik yaratmasın diye buraya taşımıyorum. Çünkü gerçekten çok uzun isimleri var.

Şimdi ben bunları niye buraya taşıdım? Burada hükümet değiştiren devletlerin hepsi ile aynı anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1922 yılında savaşmıştır. Mustafa Kemal Atatürk bu dönemde baş komutan ilan edilmiştir. Mustafa Kemal başkomutan olduğunda avrupa ülkelerinde hükümetlerin istifasına neden olacağını biliyormuydu bu sorunun yanıtı bilemeyiz ancak tarih bize gösteriyorki Mustafa Kemal Atatürk, Gazi Paşa, Başkomutan, Father of the Turks; tüm dünyanın gelmiş geçmiş en büyük komutanı ve devlet adamıydı. Bugün ne yazık ki bazı kafalar 10 kasımda 1 dakikalık saygı duruşunu anlamsız buluyor. Biz de soralım o halde, siz kazandığınız savaşlar (kuzey ırak harekatını düşünün) veya başarılar sonrası hangi avrupalı devlet adamının istifasına neden oldunuz? Hangi ülke liderini hem cephede yendiniz hemde siyaset hayatının sonu oldunuz?

Deniz Bilen, Bursa

26 Mart 2008 Çarşamba

"İslamda Kadının Yeri" üzerine giriştiğim bir tartışma

bir platform da "islamda kadının yeri" konusunda bazı şeyler yazmıştım. bir kullanıcı bana saldırı niteliği taşıyan bir kaç mesaj atmış, bende kendisine bazı cevaplar verdim. buraya taşımamın amacı verdiğim cevabın "politika dergisi"nin ulaştığı kitle içinde bir şeyler anlatabilecek olmasıdır.

(yazdığım platformda büyük harf kullanımı yasak olduğu için tüm yazı küçük harfle yazılmıştır. bir yazım hatası olmadığını okurlarımızın affına sığınarak belirtmek isterim.)


"amerikayada gittim avrupada bir çok ülkeyede gittim çok gezdim çok da okudum sen hiç merak etme, adını yazdığın ülkeleri çok iyi bilirim şüphesiz...

ya ego sorunu çeken üniversite professorlerimizden birisin yada ilk gençliğinde ailen-çevren tarafından çok ezilmişsin. klavye başında gözle görülür bir tatmin sorunu yaşıyorsun çok açık. önyargılı olduğumdan bahsetmişsin, kaldıki benim bu yönde yorumlanabilecek bir cümlem bile olmadı, ancak görünen o ki önyargı sorunu çeken sensin. kendini benden üstün görüyorsun, daha bilgili daha aydın olduğunu düşünüyorsun. beni iki üç kalitesiz cümleyle ezebileceğini felan düşünmüşsün komik. senin egonla senin id in arasında kalmış bir mücadele bir şey diyemem...
ben senin kadına bakışını bilemem pek tabi haklısın. orasıda yine egonla idin arasına yaşanan sapıkça bir mücadele...

hangi görüşü savunduğunda zerre kadar ilgimi çekmiyor. zira ben insanlarla konuşurken, aha bu fetocudur, aha bu solcudur, aha bu sağcıdır diye iletişim kurmam. iletişim kurmada saçma bir yoldur. benim için bütün insanlar aynıdır. tek bir doğru vardır, insanlar o doğruyu kendi çıkarları lehinde yorumlarlar bütün olan budur. benim yapmak istediğim ise o veya bu şekilde "önceden yönlendirilmiş" insanları bir an olsun düşünmeye-sorgulamaya sevk etmektir...

amerika, fransa, ingiltere hatta listeyi uzatalım, isviçre, almanya, japonya, avusturya vs. bu ülkelerin sömürgeci olması yada olmaması "islamın kadını yok saydığı gerçeği"ni bence değiştirmez. onların sömürgeci olması gene onların kendi insanlarına verdikleri değeride değiştirmez. onların sömürgeci olması kadınlara yönelik olan recm cezasının "insani" bir ceza yapmaz.

komunizm ile islamın sadece ekonomik ilişkilerde ve çok az bir kısmının örtüşüyor olması islamda kadının adının olmadığı gerçeğini değiştirmez. öte taraftan hatırlatmakta fayda var "din afyondur" diyen zat-ı muhterem komunizmin teorisyenidir biliyorsun. ama sen din afyondur diyemiyorsan zaten bu sözün senin fikir dünyanda bir imgelem yaratmayacağı açıktır. bu yönde bir şeyler çağrıştırmasınıda bekleyemem çünkü sen islamda kadının yeri olduğunu var sayıp islam dinini savunuyorsun... bende sana inatla söylüyorum din afyondur. islamda, hristiyanlıkta, diğerleride... devlet-toplum ilişkilerini yönlendirmekten başka hiç bir işe yaramaz. bu bağlamda düşün bakalım erkek egemen bir dünyada "kadın" neden toplum yaşamının içine alınsın ki? madem kutsal olanı biz yazıyoruz, (biz = erkekler) neden kadınlara yer verelim ki, sosyal yaşamdan neden pay verelim ki...

dinler biraz da insanlara bireysel düzeyde iç huzur verir. fazlası, ahirete bağlılığı, ahiret için bu dünyanın yadsınmasını benimseyen bir inanca kadar götürür. islamın bugün bir cahiliye sorunu çekmesinin nedeni budur. oysaki hz muhammeddin "çalışmak" adına söylediği sözler çok açıktır. keşke islam dünyası peygamberin "iş yaşamı" konusundaki söylemlerini daha ciddiye alsaydı. belki bugün amerikanın değilde ön asya ülkelerinin ekonomik,güç olmalarından bahsederdik...

diğer taraftan komunizm sadece yaradanı yoksaymaz. devrim sonrası devletsiz bir yaşamıda savunur. anarşist bir yanıda vardır. komunizm de zina diye bir şuç yoktur. komunizmde hırsızlık yapanın eli kesilmez. komunizmde kadınlar üretim sürecinin (iş hayatının) dışına itilmez. kadınlar komunist manifesto bile yazarlar hatta marxizmin eleştirisini bile yapabilirler. islamda var mı böyle bir şey çok merak ettim gerçekten (!)

kemalist olarak herkes kendini nitelendirebilir. oy alma pahasına rte bile kendini kemalist ilan edebilir. ancak kemalist olarak yaşamak çok zordur. yaşamdaki her anında kemalist ilkelerle yaşamak güçtür. bu şekilde bir yaşamı mustafa kemal atatürkte istemezdi. atatürkün istediği kemalizm ışında aydınlanan ve yol alan bir toplum yaratmaktı. kemalizm her derde deva olmayabilir. ancak kemalist bir perspektif vardır ve atatürk senden sadece bu perspektiften bakmanı ister, daha fazlasını değil...

fikirlerine önem verdiğin insanlara için de bir şey diyemem. bu öznel bir şeydir. senin için önemli olan benim için önemli olmaz. ama fikir almak fikir vermek zor şeydir eğer doğruya ulaşmak istiyorsan. fikir veren "bilgi"yi önce kendi süzgecinden geçirir ve anladığı kadarını aktarır, fikri alanda "kendisine aktarılan kadarını" alır ve kendi süzgecinden geçirir ve algılaya bildiği kadarını içselleştirir...

objektif olmamı istemişsin bu konularda. sana nasıl objektif olabileceğin hakkında bir kaç bilgi vereceğim. sadece burda değil bütün hayatında bu kuralları uygula bence, zor ve ayıp şeyler değil birazdan söyleyeceklerim... objektif olmak için önce karşındakine değer vermen gerekir. karşındakinin de insani değer yarıglarına sahip olduğunu bilmelisin. karşındakinin sözlerine açık olmalısın ki onu dinleyebilesin. onu dinleyesin ki ne demek istediği anlayabilesin. onu anlaki onun sorularına - korkularına - isteklerine vs. doğru düzgün cevap verebil.

objektif olmanın bir diğer şartı da olaylara çok yönlü bakabilmekten geçer. ben senin açındanda bakıyorum olaya. her ne kadar geçmişine vakıf olmasamda büyük ihtimalle "kuran-din-peygamber" sorgulanamaz şeklinde bir şeyler aşılanmıştır sana. ama birazcık zorla kendini, günahın benim boynuma olsun. kuran günümüze kadar hiç mi değişmemiştir? böyle bir şey mümkünmü sence? kuran sonradan yazılıyor. hz. muhammed öldükten sonra yanılıyor muyum? yayın evinde de basılmıyor. kul yazıyor... kul yazarken hata yapamaz mı hiç?

yada başka şeyler sorgulayalım, ibadet dili diye bir şey var mıdır? ibadet ettiğin tek ise, ve o kimsenin hayal edemeyeceği kadar bilgili ise, türkçe olmuş - arapça olmuş fark eder mi ? azıcık bilinçlene bilse şu müslüman dünyası, körü körüne inanmasa bazı şeylere çok daha farklı olurduk...

şu ana kadar konuştuklarımızın bana bir faydası olmadı, olmuyor doğrudur. çünkü benim açımdan yeni bir bilgi girişi yaşanmadı. belki 1-2 dakikalığınada olsa seni bir şeylere düşünmeye itebilmişimdir. "

21 Mart 2008 Cuma

Savaş

Bugün yazmak çok zor. Yazmak istediğim konuyu biliyorum ancak kelimeler bir türlü gelmiyor. Yazmak için herkese bir ilham perisi lazım. Benim peri bugün yanıma yaklaşmıyor. Yazmak içimden gelmiyor.

Sabah saat 9 da telefonum acı acı çaldı. Arayan annemdi. İlhan Selçuk’un Kemal Alemdaroğlu’nun göz altına alındığını söyledi ve endişeli ama net bir ifadeyle bugün üniversiteye gitmememi istediğini söyledi ve telefonu kapattı...

Şok oldum. Uğur Mumcu’nun öldüğünü anladığımda da şok olmuştum. Ahmet Taner Kışlalı’nın öldüğünü anladığımda da şok olmuştum. Aynı his, aynı ülke, aynı devlet, aynı hedefler. Bazı şeyler hiç değişmeyecek mi bu ülkede?

İlhan Selçuk 80 yaşlarında, birçok kez göz altına alınmış, hapse atılmış, kısa boylu, cumhuriyet devrimine inanan bir aydındır. Üniversite birinci sınıftayken tanışma fırsatım da olmuştu kendisiyle, şöyle diyordu: Fransız aydınlanması 100 yıl sürdü, Cumhuriyetimiz 80 yaşında. Daha zamanımız var, inanıyorum ki bu kötü günleri aşıcağız...

İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek ve göz altına alınan diğer aydınlar... Çok merak ediyorum bu insanlar nasıl derin devlet örgütlenmesi içine girerler? Derin devlet örgütlenmesi içine giremeyecek kadar devletlerine sadık insanlar olduklarına kimse şüphe etmesin. Doğu Perinçek “Ermeni soykırımı yoktur” demenin yasak olduğu bir ülkede, ceza alacağını bildiği halde “ERMENİ SOYKIRIMI YOKTUR!” dedi. Ceza aldı, zaten ceza alacağını biliyordu. Sayın Perinçek bu düşüncesinden ötürü ceza alacağını biliyordu ama inatla dile getirdi düşüncelerini. Ülkesinin onurunu korumak adına yaptı bunu. Soykırım dünyanın en aşşağılık suçudur ve bütün avrupa ülkeleri tarihlerinde soykırım yapmıştır. Onlar Bizim ülkemizide bu şerefsizliğe ortak etme çabasındalar. Herkes biliyor bunu. İşte Doğu Perinçekte onların ülkesinde, onların gözlerinin içine baka baka “soykırım yoktur!” dedi. Sorarım, bugün iktidarda bulunan parti mensublarından hangisi ülkesini ceza alacağını bile bile savunabiliyor? Kaç milletvekili böyle bir işe kalkışabilir? Bugüne kadar böyle bir girişimde bulunan olmadı. Belki cesaretleri yok belkide vatanlarını, milletlerini Doğu Perinçek kadar sevmiyorlardır, orası onları ilgilendirir... benim sormak istediğim vatanını bu kadar seven bir insan nasıl olurda devlet için tehdit oluşturur? İlginç...

Kemal Alemdaroğlu, eski İstanbul Üniversitesi rekötürü bilindiği üzere. Aydın bir bilim adamı. Laiklikten ödün vermeyen bir üniversite rektörü idi. İrticai faliyete açtığı savaşı herkes bilir. Ergenekon ile ilgili tutuklananların ortak noktası da budur işte. İrtica ile savaşmak. Laiklikten ödün vermemek. Bu yolda ölümü göze alacak kadar cesur olmak. Her türlü sindirme girişmi karşısına çıkıp çok daha gür bir sesle konuşabilmek.

Bu kadar cesur olmak her babayiğidin harcı değildir. Annem telefonu kapattıktan sonra hemen televizyonu açtım. A TV – Kanal D – Show TV - Star sabah sabah Seda Sayan ve benzeri programlar yayınlıyorlar. Zaten onlardan başka bir şey yayınlamalarını beklemiyordum. NTV sektör analizi gibi bir şey yayınlıyordu. TRT de sanırım bir dini program vardı. Kanal Turk de sabah klipleri yayınlıyordu. Ama onların hakkını verelim, alt yazıyla duyurdular. Normal yayın saatleri gelene kadar alt yazı hiç durmadı. Kutlamak gerekir. Kanal Turk yayına geçtikten kısa bir süre sonra Cumhuriyet Gazetesi merkezinin önünden görüntüler vermeye başladı. Görüntüler de belirli bir yaşın üstünde insanlar vardı hep. Diyelim ki 50 olsun... Bu ülkenin gençleri nerede? Cumhuriyeti sadece 50 yaşın üstündeki yurttaşlar mı koruyor? Acı bir resim...

Hukuk devleti miyiz, yoksa Polis devleti mi? Demokrasi ile mi yönetiliyoruz, yoksa Totaliterizm ile mi? Demokraside güçler ayrılığı vardır. Bir güç diğer bir güç tarafından sürekli dengelenir. Bu demokrasidir. Ancak bu şekilde sistem içinde yaşayan insanlara devlet dengeli bir biçimde hizmet götürür. Vatandaşlarına eşit uzaklıkta ancak bu şekilde kalabilir. İl başkanları toplantısında konuşma yapan başbakan Recep Tayyip Erdoğan dilinden düşürmüyor: Demokrasi yolundan ülkemizi saptıramazlar. Siz önce kendi partiniz hakkında açılan dava hakkında demokratik bir duruş sergileyin. Size muhalefet eden, sizin ifadenizle “elitist”ler grubunuda dinleyin. İletişim kurmayı deneyin. Ve kamuya açıklayın, bu son tutuklamaların, AKP hakkında açılan kapatma davası karşısında bir missilleme olmadığını. Açıklayın derken, beni bile iknâ edin.

Köşe başlarını tuttunuz, milyon dolarlar verip mevkili insanları satın aldınız, tüm topluma hizmet ediyoruz diyip sadece kendi tarafınızdakilere memnun ettiniz. Bari aydınlarımızı rahat bırakın. Aksi takdirde, yakın gelecekte ülke çok karışacak. Bir anafor yaratmak üzeresiniz. Bu anafor ilk önce sizi yutar. Eğer bu cumhuriyetin laik kurumları ile bu kurumları içine sindiremeyenler arasında bir savaş olacaksa, savaşın kaybedenleri çağ dışı kalmış zihniyet sahipleri olacaklardır...

Deniz Bilen

4 Mart 2008 Salı

Tavşan kaç, Tazı tut

Bugün Salı. Partilerimizin grup toplantıları var. Siyaset denilen kirli oyunun en renkli günü. Televizyondan izlemeye başlamadan önce liderlerin hangi konudan birbirlerini yıpratmaya çalışacaklarını düşünüyorum. Ben düşünürken onlar başlıyorlar. Bahçeli, Erdoğan, Baykal... Hepsinin gündemini “harekat” oluşturuyor. Polemik konuları harekatın erken bitirilmesi... Harekat gerçekten kısa mı sürdü, Amerika istedi de biz o yüzden mi çekildik, yoksa başka bir ali cengiz mi var orasını bilemem. O bölge madalyonun karanlık bölgesi. Orada ne olduğunu kimse bilmez. Benim başlangıçta eleştirmek istediğim madalyonun görünen tarafı.

Genel kurmay başkanımız dün yaptığı basın açıklamasına göre, T.S.K. bu harekat öncesinde, sırasında ve sonrasında iç veya dış kimseden yönlendirme almamıştır. İyi de PKK ile mücadelede ABD ile ortak hareket ettiğimiz biliniyor. Amerikanın hedefi gösterdiği bizimde o hedefi vurduğumuz biliniyor. Hava harekatı ve Kara harekatı birbirinden ayrı ayrı mı planlandı? Hava harekatında ABD ile ortak hareket ettik, hava harekatının tamamlayıcısı olan kara harekatın da Amerikanın hiç yönlendirmesi olmadı mı ? Buna çocuklar bile inanmaz...

Muhalefet lideri Deniz Baykal harekatın erken bitirilmesinin faturasını AKP’ye kesiyor. Sıkıysa T.S.K. ya fatura etsin ya... Muhalefet liderinin çıkıp iktidara yüklendiği kadar T.S.K. yada yüklenmesini isterdim. Zap kampını dağıtsanız ne olur, 250 teröristi öldürseniz ne değişir. Hakurk kampı Türkiye sınırına en yakın kamptır. Şırnak merkezden baktığınızda Hakurkun kurulu olduğu dağı görebilirsiniz. Burnumuzun dibindeki kamptır. Terörün ana kampı olmaz ama Hakurk PKK yı en fazla besleyen kamptır. Hakurk kampı tamamiyle yerle bir edilmeden, diğer kamplara karşı harekata girişmek para, zaman ve mehmetçik kaybından başka bir şey değildir ne yazık ki. Bunu ben söylemiyorum. Erdal Sarızeybek söylüyor. Sarızeybek’in kim olduğunu merak eden varsa araştırsın. “İhaneti gördüm” adlı kitabını bi zahmet alıp okusun.

İktidarı da eleştirmek isterdim ama eleştirecek bir açıklamalarını göremiyorum. Harekat 8 gün sürdü. 8 gün boyunca bizim bakanlardan doğru düzgün bir açıklama duyan oldu mu? Bugün aklıma geldi, okurlarada sorayım, yahu bizim bir aralar dış işleri bakınımız vardı, ne oldu ona? Ali bey nerelerde? Uzun süredir bir açıklamasını duyamadım. Sadece harekat konusunda değil, herhangi bir konuda. Merak ediyorum başına bir iş mi geldi acaba?

Güneş operasyonunun haklı nedeni olarak “Türkiyenin savunma hakları” denmişti. Peki bizim savunma bakanı nerede? Onu da ekranlarda görmek isteriz. Recep Tayyip Erdoğanın kullandığı, bana göre anlamsız bir kelime bütünü var: sivillerin burnu bile kanamadı. PKK bölge halkı gözünde bir avuç özgür toprak için savaşan asiler değil midir? PKK üyelerini nereden buluyor? Fransızlar, almanlar, ingilizler pkk militanı olmuyor herhalde. Bölgede burnu bile kanamayan sivillerden karşılıyor militan ihtiyacını büyük bir olasılıkla. Bilmem anlatabiliyor muyum istediğimi? O bölgede sivil yaşar mı? Eksi bilmem kaç derece, iş yok, su yok, elektrik yok, bölgede bir savaş var. Ben orada yaşayan bir sivil olsam o cehennemden kaçmak için bir gün fazla beklemezdim. Ama eğer bir çıkarım varsa, seve seve yaşarım. Diğer taraftan, terör örgütü eylemlerini sadece siviller üzerinde yapıyor. Bizde siviller ölüyor. Daha sonra başbakan çıkıyor, büyük bir kabiliyetmiş gibi, PKK yı destekleyen sivillere hiç birşey olmadı diyor. Aferim, bravo...

Geldiğimiz nokta o kadar kötü ki. Her demokraside bir siyasi konumlanma vardır. Kimi sağda olur kimi solda. Seçim dönemlerinde sağ veya sol ayrımı olur. Seçimlerden sonra ise ayrım iktidar – muhalefet şeklinde olur. Çok ilginç bir tablo ki bugün Genel Kurmay Başkanı ile AKP aynı çizgide açıklamalar yapmaktadır. T.S.K. ya güvenen bir kemalist grup vardı. Ordu göreve diyen bir kesim vardı. T.S.K. ile AKP nin bugün ne farkı var PKK konusunda? T.S.K. türban konusunda da bir açıklama yapmayarak AKP ye yardım etmiş olmadı mı bir kaç hafta öncesi. E-muhtıra, AKP nin işine yaramadı mı seçim öncesi? AKP lideri diyorki, kimse T.S.K. yı yıpratmasın. Bunu en son söylemesi gereken kişi sayın erdoğan olmalıydı bence. Minareleri süngü eden kendisiydi bir zamanlar. Bir zamanlar güvenebileceğimiz bir T.S.K. vardı derdik. Yukarda değindiğim şeyler sizin güveninizi hala sarsmadı mı? Peki bir de şunu söyleyeyim o halde. Hiç düşündünüz mü, bizim rütbeli komutanlarımız, yani kara kuvvletleri komutanlarımız, deniz kuvvetleri komutanlarımız, hava kuvvetleri komutanlarımız ve diğer askeri yetkililerimiz Pentagonda ne eğitimi alıyorlar? Neden askeri araç-gereçlerimizin çoğunu amerika ve israilden alıyoruz? Amerikayada hiç bir şey demiyorum. O tavşan kaç tazı tut diyor. Sahibine kızmasın diyede tazıya bazen yemek veriyor. Tazı da mutlu oluyor, bunu başarı olarak görüyor. ABD den bağımsız politikalar üretemediğimiz için, hiç bir askeri başarı beni heycanlandırmıyor... ABD uydudan gösteriyormuş, biz vuruyormuşuz. Eee bizim uydular ne işe yarıyor o halde? Kendi kendimize bir iş beceremiyor muyuz biz? Her işimizde Sam amcaya danışıyoruz, onun onayını almadan hiç bir faliyette bulunmuyoruz. Bu ülke kurucularına karşı ayıp. Eminim Mustafa Kemal Atatürk bile bu kadar acizleşeceğimizi tahmin edememiştir. Yazık..

Ve elde var 24 şehit. 24 gözü yaşlı ana...

O 24 gencin hayalleri, umutları vardı eminim. Ama artık onlar olmayacak anlıyor musunuz? 24 insan öldü bir hiç için. Bir kaç gün öncesine kadar şehitler vatanları için vermişlerdi canlarını, analar vatanları uğruna ölen evlatları için ağlamıştı. Bariz bir şekilde ABD istediği için geri çekildik. ABD istedi geri çekildik. Ne oldu vatana? Ne oldu vatanı için şehit olanlara?

Değil ABD, herhangi bir devlet istedi diye, ülkemdeki gençlerin hayatlarıyla oynayanlara, başladıkları işi yarım bırakanlara, her kim olursa olsun, eğer gerçekten varsa böyle bir şey, yaptıysanız böyle bir ihanet HEPİNİZE LANET OLSUN.



Deniz Bilen, Bursa

27 Şubat 2008 Çarşamba

Dağılış

Buna ister dağılış diyelim, ister çöküş, istersek iflas diyelim. Adını ne koyarsak koyalım, AKP artık son günlerini yaşıyor. Yerine kim gelir, ne gelir bir öngörüde bulunmak için henüz çok erken. Belli olan şey ise, elimize ulaşan her veri AKP iktidarının sarsıntı içinde olduğunu gösteriyor.

Akp türbanın önünü açtığını düşündü. Vaad ettiğini seçmenlerine verdi. Ancak seçmenleri bundan memnun mu şüpheliyim. Üniversiteler ikiye bölünmüş durumda. 80 öncesi gergin ortama geri dönüldü. 12 eylül gerginliği bir kılıç darbesi gibi bitirmişti. İyi mi yaptı kötü mü orası ayrı konu. Bugün için söyleyebileceğimiz, üniversitelerde bir gerilim yaratıldı, ve hiç bir öğrenci, hiç bir akademisyen bundan hoşnut değil. Bölünmeler hiç kimsenin hoşuna gitmez. Bazı üniversiteler 17. maddenin değiştirildikten sonra, maddenin değişikliğine göre uygulamaya geçeceklerini söylüyorlar. MHP nin fiyonklu türbanı, 17. maddeye eklenirse işte kıyamet asıl o zaman kopacak. Türbanlı öğrenciler türbanlarının şekline kimsenin karışamayacağını söylüyor. İstedikleri gibi bağlamakta özgür olduklarını anlatıyorlar. Doğrudur. İstediğiniz gibi bağlayın her ne kadar türbanın bağlanış tarzı bir olsada türbana fiyonk eklememekte özgürsünüz. Türbanlı öğrencilerin bağladıkları tarz ile, MHP-AKP protokolündeki tarz farklı. En azından üniversite professorlerine “isterlerse başlarının üstünde kalksınlar, bir şey yapamazlar.” şeklinde hitap eden sayın Kuzu nun anlattığı fiyonklu türbandı. AKP eğer protokole sadık kalırsa kendi tabanının isteklerinden birini karşılayamamış aksine daha da beter duruma getirmiş olacak...

Türkiye ekonomisi uzun süredir dar boğazda. Nakit parayla çalışan esnaf çok az zaten piyasada dönen nakit miktarıda çok az. Piyasa da nakit para değil, çekler dolaşıyor. Türkiyeye giren sıcak paranın kaynağı olan Amerikan ekonomisi de zor günler geçiriyor. Sam amca her an para musluklarını kapatabilir. Öte yandan Devletin elinde satabileceği kamu kuruluşu olarak ne kaldı ki ? Denizlerimizi de satarsalar ona bir şey diyemem ama özelleştirmeye konu olabilecek pek fazla bir şeyimiz açık söylemek gerekirse KALMADI. IMF ye borç ödemesi, pardon birikmiş borçların faizlerinin ödemesi yaklaştı. Merkez Bankası, Zaman gazetesinin haberine göre 200 YTL ler için hazırlıklara başladı. Hemen belirtelim bir merkez bankasının en son istediği şey para arzını genişletmektir. Çünkü bu uygulama paranın değerinin düşmesine, faizlerin artmasına, istihdamın düşmesine ve enflasyonun artmasına neden olabilir. Ekonomi sıkıntıda...

Öte yandan AKP’nin AB yolunda çok büyük adımlar attığını düşünen ve bu yüzden AKP ye inadına oy veren ülkemin liboşları, AKP nin AB yolundan saptığının farkına vardılar. Belkide farkına vardıkları AB nin Türkiyeyi kapıda oyalamaktan büyük keyif aldığıdır. Biz unuturuz ama avrupalı unutmaz. 100 yıldır servi unutamadılar. Bugün her masada bizim “imzalamaya dünden razı hükümet”in önüne getirmekten çekinmiyorlar. Bizimkilerde parça parça imzalıyorlar. Belkide başbakanın beyanlarında belirttiği “adım adım” yapılacak olanlardan biride budur. Bizim kapitalistler ise AB nin AKP ile birlikte oynadıkları bu oyunu sonunda anladılar... Sonunda anladılar AKP ile Türkiyenin Ab ye üye olmak yerine, krizler devletine dönüşeceğini...

22 temmuz seçimlerinden sonra AKP nin yasa çıkarmak dışında vatandaşın hayatına doğrudan etkide bulunan bir icraatı oldu mu ? Ankara ve İstanbul da susuzluk hala çözülemedi. İzmir zaten onların hizmet alanı dışında kalıyor. Sanki haddinden fazla belediyemiz varmış gibi, sanki bütün halk belediye hizmetlerinden sorunsuzca yararlanıyormuş gibi, yüzlerce belediyeyi kapatmaya başladılar. Politik kaygılar nedeniyle “il”leştrimeyi görmüştüm fakat politik kaygılar nedeniyle bölünen ilçelere ilk defa şahitlik yapıyorum. CHP nin kale belediyelerinden birisi olan Kadıköy Belediyesi parça parça oldu. Ne olacak peki, yeni kurulacak olan belediyeler daha mı iyi hizmet götürecek? Hiç öyle düşünmüyorum, çünkü yeni kurulacak belediyelerin bütçesi önceden bağlı oldukları belediyenin bütçesinden çok daha küçük olacaktır. Kaldırılan belediye sayısı kurulan belediye sayısından kat ve kat fazla... Halk belediye hizmetleri almakta önümüzdeki günlerde sıkıntı yaşayacak gibi duruyor. AKP li olmuş CHP li olmuş DTP li olmuş, halk yerel düzey de hizmet istiyor sadece. Hizmet almaktan memnun kalmayan bir kitle olamaz zira. Uzun lafın kısası, AKP yerel yönetimlerde yeni dönemde sınıfta kaldı...

Son seçimlerden bugüne AKP kendi tabanıyla pek çok kez ters düştü. Kendi tabanı gözünde artık eksileri artılarını götürmeye başladı. AKP yi kara günler bekliyor ve sadece ekonomik çıkarlar uğruna AKP yi destekleyen zihniyet içinde zor günler geliyor. Bunu gören bazıları bir günde anti-AKP’ci bir tutum içine girdi. Canlı bir örnek için Ertuğrul Özkökü okuyabilirsiniz. Eleştiriyorda eleştiriyor. Emin Çölaşan AKP’yi eleştirdiği için Özkök’ün gazetesinden atılmıştı, unutmadık...

İktidar yalakası basın, tehlikenin farkında mısın ?

25 Şubat 2008 Pazartesi

Politika Yazarı

Ben bir politika yazarıyım. Sivri dilli olmak zorundayım. Kalemim yanlış yolda olana karşı keskin olmalı. Ölümcül olmalı. Ona hatalı olduğunu ispat etmek zorundayım. Komplo teorilerinin ötesinde, belgelere dayanarak hatalarını yüzüne vurmak zorundayım. Bunu yaparken nesnel olmalıyım. Kişisel duygularımı, ideolojimi, dünya görüşümü yazılarıma yansıtırsam bu benim zayıflığımın belirtisidir. Hatalı olanın benim dünya görüşüme göre değil, genel politik kurallara aykırı olduğu için hatalı olduğunu anlatmalıyım.

Ben bir politika yazarıyım. Politika’nın ne olduğunu kahveden değil, akademiden öğrenmiş, yazılarına da bunu yansıtan bir yazarım. Başka bir deyişle ülke sorunlarından kahvede konuşur gibi bahsetmemeliyim. Sistematik, derinlemesine ve detaycı bir üslubum olmalı. Sonu “mış ,miş”le biten kelimelerle işim olmaz. Eğer bir eleştiri yapacaksam, o konu hakkında kendimi yetkin kılmalıyım. O konuya sahip olmalıyım. konuyu az çok değil, çok iyi şekilde bilmeliyim. Etnik ayrımcılıktan bahsedeceksem eğer, türkiye ve dünyadaki her türlü etnik ayrımcılığı tanımalıyım. Dini sembollerse eleştiri konum, bunu ideolojim dışında eleştirmeliyim. Konuyu karşılaştırmalı olarak ele almak zorundayım. Biz ve onlar ayrımı içersinde dahi olsam, bizim kim olduğumuzu anlatmalıyım önce, ne istediğimizi? Daha sonra onları anlatmalıyım onların kim olduğunu, ne istediklerini onlardan daha iyi bilmeliyim.

Ben bir politika yazarıyım. Yazılarımda ön planda tuttuğum “gerçek” tir. Doğru bilgiyi okurumla paylaşmalıyımdır. Okur, ilkokul çağında bir çift meraklı gözde olabilir, islami gettoda yaşayan tutucu bir kişide. Benim cümlelerimi, bu dili kullanan herkes anlayabilmeli. Anlaşılmazlık amacı ile yazmamalıyım. Basit ve nesnel cümlelerin arasında, bana ait olan fikirler, yorumlarda olmalı. Bunları yazarken hiç bir çekincem olmamalı. Ölüm bile korkutmamalı. Din saptırılmıştır, tanrı ölmüştür diyebilmeliyim. Milliyet denilen şey ekonomik kaygılar nedeniyle yaratılmıştır diye yazabilmeli, ulus denilen kavramın atom bombasından daha zararlı olduğunu anlatabilmeliyim. Bir karış toprak için dünya tarihi boyunca milyonlarca insanın öldüğünü okurun kafasına sokmalıyım ve eklemeliyim, insanoğlu bu kafayla giderse daha çok “milyonlarca insan” katledilecek bir karış toprak uğruna...

Ben bir politika yazarıyım. Bir yazmadan önce 10 okumalıyım. Yazdıklarımın doğruluğundan emin olmalıyım. Bu meslekte yanlış yönlendirme, hayal bile edilemeyecek hatalara yol açabilir. Bu meslekte bir hata yapılır, Hrant Dink vurulur. Bu meslekte bir hata yapılır, yargıtay baskını olur. Sırtımdaki yükü bilmeliyim ama bu yük beni yormamalı. Beni doğruları yazmak için daha da kamçılamalı.

Ben bir politika yazarıyım. Politkanın ve yazarlığın kesiştiği noktadayım. Her şey tam bu noktada başlar ve biter benim için. Ben sokaktaki insandan farklı bakarım olaylara. Benim gözlerim her zaman anlatılmak istenmeyeni arar. Satır aralarında bulurum politik yaşamda gizleneni. Ben görmeliyim askerin neden türban konusunda bir şey söylemediğini. Onların neden sadece “harekat” ile uğraştıklarını. Başarılı bir harekattan sonra gelecek olan “muzaffer komutan” liderliği ile neler yapılacağını tahmin ederim. Ben öngörebildiklerimi yazarım. Yazdıklarımın her zaman doğru olması gerekir çünkü ben oscar da yanılan sinema eleştirmeni değilim. Politikaya aşık olmuş, politik alanın kurdu olmak üzere yola çıkmış bir siyaset öğrencisiyim. “mış gibi” yazamam, gerçek olanı yazmak gibi bir mecburiyetim var benim...
Deniz Bilen

13 Şubat 2008 Çarşamba

Türban Gölgesinde Kalan Ekonomik Tehlike

Şu bitmeyen türban gündemi. Sağcısı, solcusu, milliyetçisi, ulusalcısı ve diğerleri ne çok meraklıymış arkadaş bu türbana. Aylardır ülkenin gündeminden düşmüyor. Ülkem adına çok yazık bir durum. Eğer aydınlarımız, bu türban tartışmasını daha da sürdürecekse ülkem adına daha da yazık olacak demektir. Neden mi açıklayalım? Birincisi Amerikanın icadı “mortage sistemi” anavatanında sıkıntılı günler geçiriyor. Sistem eğer çökerse bankacılık adına bir kriz, büyük bir kriz yaşanabilir. Amerikan bankacılık sektörü krize girerse bunun küresel bir felaketle sonuçlanacağını tahmin etmek için medyum olmaya gerek yok. İkincisi Amerikan sanayisi bir durgunluk tehlikesi yaşıyor. Dünyanın en büyük ithalatçısı durgunluğa girerse, Amerikaya ürün ihrac eden ülkelerde otomatik olarak krize gireceklerdir. Bu şekilde oluşabilecek bir krizi ne sıcak para akışı durdurabilir ne silah sanayisi ne de petrol sanayisi... Amerikadaki kriz önce merkez ülkelerini ve hemen sonrasında çevre ülkelerini etkiler.

Merkezdeki ülkeler yani G-8 olarak adlandırılan ülkeler. Kapitalizme geçtikten sonra tarihte bu ülkeler durgunluk yaşadıklarında sonuç hep aynı olmuş. Dünya Savaşları... Şaka değil bu söylediğim. Ekonomik durgunluk iktisadi yöntemlerle aşılamayınca, son kurtuluş dünya savaşıdır. İnsanlık tarihi adına acı bir veri, acı olduğu kadarda gerçek. Dünya savaşları fırtına bulutlarını dağıtan rüzgarlar kadar şiddetli olmuştur ve sonunda mavi bir gökyüzü sağlamıştır. İkinci dünya savaşı sonrasında da dünya ekonomisi çok kriz yaşamış çok da durgunluk dönemine girmiştir. Bir üçüncü dünya savaşı ne mutlu ki çıkmamıştır. Ama ikinci dünya savaşı sonrası, dünya genelinde savaşlardan ölenlerin sayısı, birinci ve ikinci dünya savaşlarında ölenlerin sayısından daha fazladır... Buradan çıkarabileceğimiz sonuç, ikinci dünya savaşı sonrası büyük devletler yani merkez devletleri birbirleriyle savaşmaktansa diğer küçük devletlerle savaşma yoluna girmiş, hatta çoğu zaman kendileride savaşmamış, bir küçük devletle diğer küçük devleti savaştırmışlardır. Onları birbirlerine düşürmüşlerdir. Nedenleri gayet basit, kendi ekonomilerini durgunluktan çıkarmak içindir. Zaten hakim olan kapitalist sistem var olduğu sürece “savaş” yer küreden hiçbir zaman eksik olmayacaktır. Ne var ki, olası görülen küresel ekonomik kriz, ikinci dünya savaşından sonra yaşananlara göre çok daha büyük olacaktır. Açık ve net bir şekilde söylemek gerekirse: Dünya piyasaları daha önce hiç yaşanmadığı kadar büyük bir kriz ile karşı karşıyadır. “Umalım ki bu kriz yaşanmasın” demek isterdim ancak kriz başladı bile, bu nedenle umalım ki bu krizi aşma yolu yeni bir “savaş” olmasın...

Küresel ekonomik krizin tehlikesini Türkiyede de görenler var. Sanayicilerimiz, iş adamlarımız. Tusiad basbas bağırıyo, türbanı bırakın ekonomiye bakın diye. Başbakanda sanayiciye bağırıyor ve “her şey kontrol altında” mesajı veriyor. Sayın başbakan, çok merak ediyorum, gelmekte olan ekonomik krizi nasıl kontrol altında tutacaksınız? Ekonomik sorunları gündemden düşürüp “dini” gündemler yaratarak mı? Bu taktik afganistanda, iranda filistinde falan belki işe yarar ama burası Türkiye. Burada iş adamı ne derse o olur. Gelmekte olan kriz iş adamını negatif etkilemeyecek, ancak gelir dağılımını iyice bozacaktır. Fakir olan daha da fakirleşecek, zengin olan daha da zenginleşecek veya para kaybetmeyecek... Fakir olan daha da cahilleşecek ve daha da manevi değerlere yönelecektir. Asıl tehlike tam da bu noktada gizlidir. Dinler, bugün acı çekene umut vermek için gelmiştir. “sen bugün acı çekeceksin bu senin kaderin ama ölümden sonraki hayatta gerçek mutluluğa ereceksin.” Bu nedenle sesini çıkarma, ibadet et, allaha, tanrıya yakın dur... Dinlerin özü budur. Dinlerin afyon etkisi bunun içindir. Sonuç olarak; ülkemde yaşanacak yeni bir ekonomik kriz sonunda savaş olmasada, dine bağlılıkta artış olacaktır. İşsiz sayısı artacak, insanlar ekmek parası için olmadık faliyetlerde bulunacaktır. Olmadık şeylere inanacaktır. Lütfen, Türbanı bir kenara atın, EKONOMİYE BAKIN...

Türban için özel bölüm:

Türban sorunu, tüm siyasal - sosyolojik sorunlarda olduğu gibi bir zihniyet sorunudur. İnsanların zihniyetlerini, türbanı eleştirerek değiştiremezsiniz. İnsanlara “şeriat korkusu” aşılayarak, türbancı zihniyeti değiştiremezsiniz. Akılların değişmesi için en basit yol yaşam koşullarının değiştirilmesidir. Yaşam koşulları iyileştirilirse, sorun kendiliğinden biter. AKP nin yapmak istediği ise bunun tam tersi içindir. Adım adım ilerlemekten kast edilen, sosyolojik devrimi adım adım yapmaktır. Televizyondan alkolü çıkartmak, alkollü lokantaları tek bir sokakta toplama isteği, evrim kuramını fen kitaplarından çıkartmak, daha muhafazakar bir toplum için teşviklerde bulunmak, yeşil sermayeyi güçlendirmek bunların hepsi aynı amaca yöneliktir. Kurumsal değişim, yasaların değişimi halk tarafından, sanayici tarafından desteklenmez ise bir anlamı yoktur, beyhude bir uğraştır. Sanıyorum ki AKP nin beyin kadrosu bunun farkındadır. Eğer AKP gerçekten de şeriat rejimini getirmek istiyorsa, AKP nin gizlice yaptığı şey, toplumsal yaşamı değiştirmektir. Aydınlarımız, sosyolojik değişiklikleri göz ardı ediyormuş gibi geliyor bana. Biraz da bu konuya yönelseler hiç fena olmaz...

MHP için özel bölüm:

Sayın devlet bahçeli geçen günlerde partisinin grup toplantısında türbana tanım getirecek olan yök yönetmeliğindeki değişikliğe atıfda bulunarak dedi ki “mutabakata bağlıyız.” Siz bağlı kalın, ama AKP bağlı değil. Bağlı kalmayacakta. Ne yapacaksınız şimdi? Hasat mı, haşat mı? Siz, malesef anayasa değişikliği için bir araç oldunuz. Belki bilinçli belki bilinçiz bir hareketti ama yaptığınız şey gönüllü bir hareketti. Yapılması öngörülen yök yönetmeliği değişikliği, türbanı değil, baş örtüsünü tanımlıyor. Ben daha hiç fiyonklu türban görmedim. Baş örtüsü derseniz evet o boyun altından bağlanır. Ama AKP nin üniversitelerde serberst bırakmak istediği simge “türban” dı. Bu ülke AKP nin iki yüzlülüğüne alışık ama MHP nin AKP ye destek çıkmasına alışık değil. AKP’nin yapmak istediği türban sorununu kendi lehlerine çözmek. Halkın lehine değil. Sizin tabanınızda AKP nin hiç umrunda değil. Biliyorum, 22 temmuzda MHP ye oy veren bir çok kişi pişmanlık yaşıyor ama iş işten geçti artık. İnsanlar size Milliyetçi Adalet ve Kalkınma Hareket Partisi olun diye oy vermedi sayın Baheçeli...

AKP için özel bölüm:

Gözlemlediğim kadarıyla anayasa değişikliği türban sorununu çözemedi. Türban bir siyasal simge, türbanlı öğrenciler “türbanlı zihniyetlerin” sınıflarında özgürce derse girebilirler tabi. Peki ya laikliği savunan öğretim görevlilerinin derslerinden nasıl geçecekler? Öğrenci dünyasında bir deyim var: Hoca bana taktı... Türbanlı öğrenciler bu günlerde “takılma” korkusunu iliklerine kadar yaşıyorlardır eminim. Tıpkı ülkenin sağ ve sol görüşe bölündüğü günlerde sağcı hocaların solculara takması, solcu hocaların sağcı öğrencilere takması gibi... türbana getireceğiniz tanımıda çok merak ediyorum zirâ her tanım bir sınırlamadır. Pirinci ayıklamak size kalmış (tabî öyle bir isteğiniz varsa) Kolay gelsin...

Deniz Bilen

8 Şubat 2008 Cuma

Panayır

Meclis meclis değil panayır yeri gibi. Dünyanın hiç bir yerinde bizimki gibi bir meclis yoktur. Kimler var bizim meclisimizde, ben öyle olduklarını düşünmüyorum ama bir kesim var ki kendilerini kemalist olarak nitelendiriyor. Bunlar var gücleriyle ağızlarını çalıştırıp muhalefet ediyorlar. Sözlü muhalefette kimse ellerine su dökemez orası gerçek. Ağızları çok iyi laf yapıyor. Hele konu laiklik olursa mangalda kül bırakmıyorlar. Liderleri şiir gibi konuşuyor adeta. Mecliste kendilerini dindar olarak konumlandıranlara, mecliste din dersi veriyor. Neyin büyük günah neyin islamın kurucu şartı olmadığını anlatıyor. Atatürk’ün meclisinde kemalistler, dindarlara din kültürü ve ahlak dersi veriyor. Güler misiniz ağlar mısınız orası size kalmış...

Dindarlardan bahsederken birazda onları anlatalım ne yapıyorlar meclis çatısı altında? Efendim bu dindarların başında 3 kişi bulunuyor. Aslında 4 kişiydiler, ama dördüncü olanın mülkiye damarı tuttu ki ayrıldı onlardan. Arasıra dışardan yaptığı eleştirileri duyuyoruz eski arkadaşlarına. Dışardaki kişi bizi pek ilgilendirmiyor artık, ne de olsa o artık meclis denen panayıra girmeme hakkını kullandı ve dışarda kaldı. İçerdeki dindarların başındaki 3 kişinin ortak özelliği, vakti zamanında seçim meydanlarında halka “siz isterseniz şeriatıda getirirsiniz” gibi tuhaf ve populist “ara gaz”lar vermişlerdir. Dindarların beyin takımı olarak nitelendirilen bu 3 kişide evvelden beri AB ye hristiyan klubü perspektifinden bakar. Bu kişilere maaşları ile zor geçinirler. Sürdürülebilir bir zam hayalleri vardır. Birisinin eşi, türkiye cumhuriyeti devleti aleyhine, avrupa insan hakları mahkemesine tazminat davası açar. Dava kabul edilseydi sanırım ek gelir olarak kullanacaklardı alacakları tazminatı. Birisinin oğlu gemicik alır, e tabi zordur şimdi 12 bin ytl maaşla gemiciğin taksitlerini ödemek. Haklılar aslında, yükselme dönemi padişahlarını kıskandıracak bir lüks içinde yaşıyorlar, aile ekonomilerinde sıkıntı yaşamaları normal. Ama aile içi problemler bizi ilgilendirmez. Biz devam edelim yazımıza ne istiyor bu dindarlar? Türkiye cumhuriyetinin kurucu ilkelerinin tam tersi bir uygulamanın anayasal metinlerde bulunmasını istiyorlar. Şeriat hükümlerinin anayasal olması isteniyor bir bakıma. Ancak cumhuriyet rejimine düşman olan bir zihniyet ister bunu. Cumhuriyet rejimini uzun vadede yıkmak isteyen bir zihniyetin, kısa vadeli bir faliyetidir bu anayasa değişikliği. Bir de anayasa değişiklikleri yetmezmiş gibi türbanın nasıl bağlanacağını gösteren bir kaç resim eklemeyi düşünüyorlarmış. Halkımızın okumamaya ne kadar düşkün olduğu biliniyor. Belki bu resim koyma metoduyla insanların yasalara olan ilgisi arttırılabilinir. İşin magazin tarafını bırakalım, cumhuriyet rejimininin vekilleri, cumhuriyet rejiminin her türlü olanağınından faydalandığı halde, (örneğin hastalandıklarında bu rejimin hastanelerini kullanırlar, paradan para kazanmak istediklerinde bu rejimin bankalarından faiz alırlar vs.) bu rejimi değiştirme girişimlerinde bulunuyorlar. Bir güler misiniz ağlar mısınız daha...

Bir başka kesimde seçim meydanlarında dindarlar aleyhine bağıran çağıran, emperyalizme karşı lafını esirgemeyen, sözüm ona bu dindarlar üzerinden oy alan partiye çok öfkeli bir grup daha var. Bu grup kendini önce yağlı ip şimdilerde ise iki tepe arasındaki çelik halat olarak nitelendiriyor. Türban sorununa emperyalizmin icat ettiği “ılımlı islam” mantığıyla hareket edip, dindarlar üzerinden oy alanlara hep destek tam destek anlayışı içersinde türban sorununa bir çözümsüzlük önerisi getiriyorlar. Çünkü türbana çözüm olarak önerdikleri şey, sokakta ne kemalistleri mutlu ediyor, ne de türbanlı öğrencileri. Çünkü onlar hala türbanın bir siyasal simge olmadığını düşünüyorlar, türbanla başörtüsünü birbirine karıştırıyolar. Yaptıkları öneride türban değil başörtüsüne izin var. İş rektörlere düşüyor. Çene altından bağlanan başörtülüler geçebilir, boyun etrafından döndürülüp toplu iğne ile tutturmuş olanlar giremez. Kendi tabanlarıda rahatsız oldu çelik halatların bu çıkışından. Zira emekli subaylar derneği (ismini tam bilemiyorum, afedersiniz) “hayallerimizi yıktınız” anlamına gelen bir siyah çelenk bırakıyor parti kapısına. Daha doğrusu bırakamıyor. Her şehit cenazesinde boy gösteren, şehitlerimizi sahiplenen bu çelik halat grubunun bir kısım üyeleri, bırakılan çelenki alıp, emekli subayların ve eşlerinin kafasına fırlatıyor. Medyada yer alan haberlere göre
emekli subaylar koşarak zor kurtarıyorlar canlarını... Siyasi alanda bir mevki sahibi olunca unutuyorlar askere saygıyı, hörmeti...

Birde tüm bunlardan farklı düşünen bir kesim var. Türban, rejim onları pek ilgilendirmiyor. Onlar terörü destekler biçimde, teröristlere canlı kalkan olmak için dağlara gidip çadır kuruyorlar. Bu nasıl iştir anlamak mümkün değil. Yargı mensuplarımız nerede insan merak ediyor. Milletin vekili, devletten aldığı maaşla (o maaş milletin ödediği vergidendir.) devletle kavgalı olan, mehmetçiğin canına kast eden terörü destekliyorlar. Bir allahın kuluda bunlara sormaz mı siz ne yapıyorsunuz diye? Nerde o çelik halat hareket grubu? şehit cenazelerinde “şehitler ölmez” diyenleri “teröristler ölmez” diyenlerin bu eylemine engel olmaya çalışırken görmek isterdik. Ama göremedik, galiba gerçekten siyasi mevki kazanılınca bazı değerler değişiyor. Dilerim ki ilerleyen günlerde beni utandıracak eylemlerde bulunurlar...

Ben bu yazıda ülkenin son birkaç gününü biraz mizahi yoldan, tatlı-sert bir üslupla anlatmaya çalıştım. Dilbilgisi veya anlatım hatası yaptıysak acemiliğimizdendir. Ancak değinmek istediğim son bir nokta var.

Anayasamız ikinci maddesi diyorki; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Anayasamızı bu maddesi hukuki yollardan değiştirilmesi yasaktır. Şu son birkaç günde yaşananlara bütün olarak bakarsak, anayasamızın ikinci maddesinin aslında çok uzağında yaşayan bir millet olduğumuz anlaşılacaktır. Meclisteki her partinin destekçilerinin varlığı gözönünde tutulursa, anayasamızın değiştirilmesi teklif bile edilemeyen ikinci maddesinin sosyal olarak “çoktandır” yürürlükten kaldırılmış olduğu anlaşılacaktır...


Deniz Bilen

19 Ocak 2008 Cumartesi

Rejim değişikliği ihtimali üzerine aforizmalar

Bugünlerde bir umutsuzluktur aldı başını gidiyor. Kime sorsam "bitti bu iş" diyor. Adamlar bütün kadroları ele geçirmiş. Türban Çankaya'ya kadar girmiş. Adamlar suyun başını tutmuşlar bir kere (!) ülkeyi parsel parsel satmışlar. Laiklikden ödün üstüne ödünler verilmiş. Medya desteğini yanlarına almışlar, diledikleri haberleri yayınlatıyorlar, diledikleri haberleri yayınlatmıyorlar. Yargının başını tuttular, YÖK başkanını kendilerinden seçtiler vs. vs. Ülkem adına çok kötü bir manzara... Bu gidişatın çok iyi olduğunu söyleyen bir de karşı görüş var tabi. Demokrasimizin laiklikden ödünler vererek çok daha güçlendiğini söyleyenler, her iktidarın kendi kadrolarıyla çalışmasının normal ve gerekli olduğunu söyleyenler, devlet kapısında kırtasiyeciliğin azaldığını söyleyenler. Bu karşı görüş AKP nin yeni anayasasıyla beraber büyük ihtimalle ülkenin aydınlık günlere ulaştığını filanda söylemeye başlayacaktır.

Halkın büyük bir oy çokluğu ile parlementoda temsil ediliyor olması, DTP nin meclise girmiş olması çoğulculuk adına belki demokrasimizin gelişimişliğine bir işaret olabilir. Ancak laiklikten ödünler vermek, devlet katında ödünler vermek demokrasi için bir kırmızı alarmdır. İslamiyetin tek laik ülke türkiyede kazandığı bir zaferin habercisidir...

Devlet kurumlarında önemli mevkilere, kilit makamlara anti-laik kesimden kadroların getirilmesi; bu mevkilerin laik düşünceye kapatılması türbanın serbest bırakılmasından daha tehlikelidir. Bu şekilde bir kadrolaşma tek bir düşünceye hakim olan devlet kurumları yaratır ki bunun adı totaliterizmdir. Yasama, yürütme ve yargı tek bir dünya görüşü etrafında toplanıyorsa bu totaliterzmin habercisidir. Bu dünya görüşü, real dünyayı yadsıyan, metafizik dünyayı yüceleştiren bir görüş ise yani dini görüş ise bu ülkenin karanlığa doğru yol aldığının, en azından devlet kurumlarının karanlığa doğru çekildiğinin göstergesidir. Komşumuz İran da bu yollardan geçmiş ve ülke yönetimini din adamlarına bırakmış, Mollaların iktidarda olduğu bir siyasi rejime geçmiştir.

Türkiye, İran olur mu? Bugünlerin en popüler sorularından biri. Soruya doğru bir cevap vermek istersek öncelikli olarak anlamamız gereken şey Türkiye'nin İran olmasının ne anlama geldiği? Türkiye'nin İran olması Türkiyenin toplumsal bir dönüşüm yaşaması anlamına gelir. Türkiye laiklikten - şeriata geçebilecek bir dönüşüm yaşayabilir mi ? Benim kanatim, Türkiye asla İran olamaz. İranın toplumsal yapısı ile Türkiyenin toplumsal yapısı arasında 100 yıl öncede bir uçurum vardı, bugünde bir uçurum var. İran halkı bir mozaikse, Türkiye bir alaşımdır. İranda farklılıklar yıllarca hor görülmüştür. Türkiye ise, imparatorluk kültürünün getirdiği bir hoşgörü ülkesi olmuştur çoğu zaman. Farklı unsurlar bir arada yaşatılmıştır. Bunun gibi bir çok kültürel farklılığımız var komşumuz İranla. Bu nedenden ötürü, ülkemi yönetenler her kim olursa olsun, her ne düşünceden olursa olsun, iranlaşmak gibi bir korkum yok...

Öte yandan tarihsel bir gerçektirki, ülkelerin kaderlerini değiştiren devrimlerin arkasında ekonomik gücü olan kimseler olmuştur. Fransa devriminde vergilerden isyan eden sadece fakir halkmıydı ? Amerikan kolonileri İngiltereden bağımsızlığını isterken, malum bildirinin altında fakir halkın mı imzası vardı sadece? Ekonomik elitler olmadan hiçbir devrim gerçekleştirilemez. Peki bakalım bizim ülkenin ekonomik elitlerine? Bu kesimde hiç şeriat rejimini isteyen olabilir mi ? Şeriat rejimi geldiğinde ekonomik sistem topyekün bir değişime uğrar ve bu değişim kapitallerin aleyhinde olur. Bizim kapitallerimiz yani sermayedarlar böyle bir değişim isterler mi? Kâr güdüsüyle çalışan holdingler kendilerini yok edecek olan bir değişimi isterler mi ? Akbank, Koç-Yapıkredi ve İşbankası birleştiklerinde, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasından daha büyük bir güç haline geliyor. 3 özel banka birleştiklerinde devletten daha güçlü bir ekonomik güç oluyor. İranda böyle bir ekonomik yapılanma yoktu. Fabrikalarımız, Bankalarımız, Özel sermayemiz güçlü olduğu sürece, serbest piyasa ekonomisi hakim olduğu sürece şeriat sınırlarımızdan içeri giremez.

Din, AKP gibi zihniyetin nemalandığı, onları iktidarda tutan bir metadır artık. AKP iktidardan para kazanıyor, ihalelere giriyor, çoluğuna çocuğuna gemi-cik alıyor, şeriat gelirse bunlar olmayacak, bu lüks AKP içinde yaşanmayacak. Demokrasi bazen kendi bidiği dalı kesebilir, ama para hırsı bindiği dalı kesmez. Üzülerek söyleyelimki, son 5 yıllık iktidar dönemi içinde AKP liler ne kadar çok para hırsı içinde olduklarını gösterdiler, Ali Dibolar, Kemal Abiler, Paket yumurtalar, gemicikler vs. Onlarda bu hırs, kazan-daha çok kazan hırsı olduğu sürece bir rejim değişikliğine gitmezler.

Deniz Bilen

26 Aralık 2007 Çarşamba

Politik Notlar

Biz neden müslümanız, veya biz neden doğduğumuz andan itibaren iyi insan olmaya uğraşırız? Neden büyüklerimize saygı göstermek zorundayız? Bu sorular kolaylıkla çoğaltılabilir ama aslında cevapları tektir. Biz böyleyizdir çünkü bize böyle öğretilmiştir. Peki bize bunları kim öğretmiştir. Bunları bize ya ailemiz öğretmiştir, yada çevremizden biz böyle öğrenmişizdir.

Doğduğumuz andan itibaren etrafımız bir takım kültürel kodlarla, değerlerle çevrilir. Her insan bir kültürün içinde doğar ve büyür. Biz müslüman olmuşuzdur çünkü annemiz babamız müslümandır (diğer dinler içinde geçerlidir) Biz iyi olmak zorundayızdır çünkü ailemiz bize iyi olmanın erdemlerini aşılamıştır. Tüm toplum iyi olmalıdır. Büyüklere saygı gösteririz çünkü onlara saygı göstermemiz gerektiği bize çevremiz tarafından öğretilmiştir.

Biz, kendimizin iyiliği için bir takım seçimler yaparız. Hayatımız boyunca bazı tercihler yaparız. Bu tercihleri yaparken hep bize daha önceden öğretilenlerin baskısı altına kalırız. Bize öğretilenler ışığında veya karanlığında seçimlerimizi yapar hayatımızı yaşarız. Buradan siyasi anlamda iki sonuç çıkarabiliriz. Birincisi hiç kimse özgür değildir. insanlar seçimlerini yaparken hep bir şeylerden etkilenerek yapar. İkinci sonuç ise politik iletişim için daha önemlidir: "Eğer insanların çevresini değiştirmeyi başarabilirseniz, insanların tercihlerinide etkileyebilirsiniz." Eğer bütün çevreniz düşük bel pantlon giyiyorsa ve girdiğiniz bütün mağazalarda düşük bel pantolonlar satılıyorsa, beğenmesenizde düşük bel pantlon alırsınız. İlk duyduğunuzda garipsediğiniz dışladığınız modanın bir parçası olursunuz ve artık o düşük bel pantolnu giydiğinizde gözünüze o kadarda çirkin gelmediğini fark edersiniz(!)

Kapalı yaşam biçimleri, dışa asla açılmadıkları için, kendileri gibi olmayanları her zaman dışlarlar. Cemaatten olmayanlara soğuk bakarlar. Bu tür yaşama biçimlerinde çevre asla ve asla değişmediği için grup (cemaat) içindeki tercihlerde hep aynı şekilde olur. Eğer cemaatten biri değilseniz veya cemaat önderinin sempatisini kazanamadıysanız insanlar oylarını size vermeyeceklerdir. Partinizin duruşu ve ağırlığı cemaatten biri olmanıza olanak vermiyorsa, cemaatin bulunduğu çevreyi değiştirmeye çalışın. Şüphesiz bir takım tepkiler alacaksınızıdır. Bazı tepkiler olumsuz bazıları olumlu olacaktır ama unutmayın, değiştirmeye çalışmadan öncede zaten size hep olumsuzdular.

Öte yandan, bir ülkede bilimsel eğitim veren okullardan daha fazla ibadethane, dini eğitim veren kurslar, dini eğitim veren okullar açılırsa, yani ülkenin her yeri din ile çevrilirse, o ülkede insanlar çevrelerinde bilimden fazla din görürseler, teoriye göre bilime değil dini değerlere daha çok önem vermeye başlar. Dini siyasete alet eden partilerin seçim zaferleri bu teoriyi doğrulamaya yetiyor...

Deniz Bilen

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog