Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

Melih Aşık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Melih Aşık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2008 Cuma

Baykal Muamması

Şunu bir Amerikalı gazeteci yazmıştı:

- Amerika, Saddam’ı kötü taraflarından dolayı değil iyi taraflarından dolayı astı...
Bu tespit Deniz Baykal’a yönelik eleştiriler için de geçerlidir...
AKP yanlıları, sermaye sözcüleri, işbirlikçiler Baykal’ı parti içinde demokrasiyi yok ettiği ya da iktidar programı yapmadığı için eleştirmezler...
Onlar Baykal’ı tezkereye karşı çıktığı, AB ile ilişkilerde başımızı dik tutalım dediği, Kıbrıs’ta teslimiyetçi davranmadığı, özelleştirmelerin peşkeşe dönmesine karşı çıktığı için yerden yere vururlar. Yani, Baykal’ı iyi taraflarından dolayı ipe çekerler... Bunlara kulak asmamak gerekir...
* * *
Gelelim Baykal’ı partiyi iktidara taşıyamadığı için eleştirenlere...
Onlar yerden göğe kadar haklıdır...
Baykal CHP’yi tek adam partisi haline getirdi.
Üstelik bu tek adam iktidar olmayı da istemiyor görünümde.
Muhtemelen ileri hamle yaparsa iç ve dış sermayenin kendisine cephe alacağını, bir biçimde iktidara gelirse orada tutunamayacağını düşünüyor, muhalefet koltuğunu ehveni şer görüyor.
CHP, eskiden var olan siyaset okulu kimliğini kaybettiği, parti içinde muhalefete olanak verilmediği için Baykal’a rakip de yetişmemekte.
Parti Baykal ile bugün olduğundan daha ileri gitmez. Ancak lider değiştirirse bugünkü performası da yakalayamama ihtimali var. Baykal o ihtimale güveniyor. Yakınlarına göre iktidar olmak için uygun bir konjonktür bekliyor. Bu bekleyiş ne kadar sürer? Kimse bilmiyor...

Yabancılar son 5 yılda Türkiye’den 23.2 milyar dolar kâr transferi yapmış.
Biz de oturmuş “AB neden AKP’nin üstüne bu kadar titriyor?” diye soruyoruz.
Haldun Ertem

Sabah ve atv’nin satış bedeli için
damadın şirketine para devlet bankalarından
bulunmuş.
Un bizden, şeker bizden devletin helvasını yemek
onlardan...

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Hakan Şükür’ün açıklamaları için, “Dini duygular spora
karışmamalı” demiş.
Doğru söylemiş. Herkes işini yapsın...
Dini sömürmek siyasetçinin işi...


Mehmet Parlars
NTV Haber Koordinatörü Mirgün Cabas, sabahları “Yazı İşleri” adlı bir program yapıyor. Basınla ilgili konuları soruşturuyor. Ruşen Çakır ona eşlik ediyor. Dün sabahki konukları Mehmet Barlas idi... atv ve Sabah’ın satışı konuşuldu. Son soru olarak Barlas’a soruldu:
- Sabah’a geçerken aldığınız transfer ücretini iade ettiğinizi söylemiştiniz, şimdi ne yapacaksınız?
Barlas herkesin aklından geçen soruya bir kızsın, bir köpürsün... Siz diğer gazetecilere bu soruları soruyor musunuz diye bir tepki... NTV’nin kalitesini düşürüyorsunuz diye bir azarlama... Oysa transfer ücreti aldığını da, geri vereceğini de bizzat kendisi dile getirmiş, gündeme sokmuştu. Şimdi niye bu öfke? Neyse ki Mirgün Cabas çok zarif ve usta bir manevrayla olayı kısa kesip kapattı.


Konya’da alkol-2
Konya’da içkisiz bir restoranın özel salonda siyah poşet içinde taşınan şişelerle içki servisi yaptığını Prof. Eser Karakaş’ın kaleminden anlatmıştık..
Yazıdan Konya’da başka içkili yer olmadığı gibi bir anlam da çıkıyordu...
Bir dostumuz Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu’nun kayıtlarını gönderdi.
Buna göre.. Konya’da ilçeleriyle birlikte 98 ruhsatlı içki satan yer var. Bunların 33’ü şehir içinde... Geri kalanı ilçelerde...
Anlaşılan Konya’da açık içki servisi yapan lokantalar var ama onlar muhtemelen kalitece yeterli bulunmadığından konuklar daha lüks ama içkiyi masa altından veren bir lokantaya götürüldü.
Gelelim alkollü ve alkolsüz illere...
TAPDK rakamlarına göre bazı illerimizde içki satış ruhsatına sahip hiç otel, lokanta, kulüp yok...
Örneğin Siirt, Şırnak, Bayburt, Ağrı’da içki servisi ruhsatına sahip yer hiç yok. Kilis, Batman’da 1’er içkili mekân var... Bitlis, Gümüşhane’de 2, Muş’ta 3, Çankırı’da 4 mekan...
İçki ruhsatlı mekân sayısı İstanbul’da 1454, Antalya ve Muğla’da 1300’ün üzerinde...
Alkol kimine göre acı ve zararlı bir sudur, kimine göre hayat çeşnisi...
İçki içmek şart değildir. İçilmese daha iyi olur. Ancak insanların bu yöndeki iradesi baskıyla şekillendiriliyorsa bu durum demokrasiye sığmaz, özgür iradeye müdahale anlamına gelir. O baskıların hayatın diğer alanlarında da var olduğu ya da olacağını düşündürür. Hele de yolsuzluk ve hırsızlıkta sınır tanımayan birileri bu dayatmaları seçmene ahlaklı görünmek için yapıyorsa konu daha da çekilmez hal alır. Alıyor da...



Nasıl anlatsam
TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın, “23 Nisan için Türkiye’ye gelecek çocuklara parti kapatma davasını nasıl açıklayacağım” diye hayıflanması üzerine Lale Şıvgın Tercüman’da soruyor:
- Buna gelene kadar çocuklara anlatmakta zorlanacağımız çok fazla derdimiz var. Mesela; gelinliğiyle barış mesajı vermek isteyen bir İtalyan sanatçının onlarca ülkeyi geçtikten sonra neden Türkiye’de öldürüldüğünü, Türklük kelimesinin bazılarını neden rahatsız ettiğini, cumhuriyetin neden numaralandığını, Atatürk’ün neden hafızalardan silinmek istendiğini ve daha binlerce çarpıklığı nasıl anlatacağız çocuklara?

Melih AŞIK

13 Mart 2008 Perşembe

Böylesi İlk Kez...

“Bazıları yasa taslağının tek bir cümlesini bile okumadan spekülasyon üretiyorlar. ‘Çalışanların, emeklilerin haklarında gerileme olacakmış.’ Asla böyle bir şey söz konusu değildir. Dürüst davranmıyorlar ve yalan söylüyorlar.”
Tayyip Erdoğan, partisinin son grup toplantısında Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı’na (SSGSS) karşı çıkan sendikacıları aynen bu sözlerle suçladı. Daha doğrusu aşağıladı. Başbakan bu tür konuşmanın etkili olduğunu, bağırıp çağırdıkça hitap ettiği kitlelerin sindiğini hesaplıyor olmalı. Halk bu dilden anlar, seçimde aldığımız yüzde 46 oy bunun kanıtıdır, diye düşünüyor da olabilir.
DİSK Başkanı Süleyman Çelebi Başbakan’a yanıt verdi dün:
“SSGSS Yasa Tasarısı kazanılmış hakları ortadan kaldıran maddeleriyle apaçık ortada duruyorken, Başbakan bizleri yalancılıkla ve dürüst olmamakla itham edebiliyorsa ya yasanın tek satırını dahi okumamıştır ya da ortada bizim bilmediğimiz başka bir yasa vardır.”
SSGSS tasarısıyla kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı her iki cins için 65’e çıkarılacak... Emekliliğe hak kazanmak için halen 7.000 gün prim ödemek gerekirken yasa çıktıktan sonra 9.000 gün prim ödemek gerekecek... Sezonluk sektörlerde yılda 120 gün çalışanların tam aylığı hak etmesi için 75 yıl çalışmaları gerekecek... Emekli aylıkları yüzde 23 ile yüzde 33 arasında düşürülecek vs..vs... Bu bir reform değil deform.. Başbakan bağıra çağıra gerçekleri ters çevirebilecek mi bakalım...

Erdoğan şimdi de işçiyle kavgaya başlamış.
Bu gidişe tarikatlar dışında kavga etmediği kesim kalmayacak...

Haldun Ertem

* İnanmadıklarını yazan yazarlardan aşağı insan var mıdır; vardır. İnandıklarını yazmayan.
Ö. Asaf

Duvara toslayınca

Tufan Türenç dünkü güzel yazısında Başbakan’ın halkı aldattığını yazıyor ve soruyor:
“Bu yalancı politika nereye kadar gidecek? Türkiye duvara toslayana kadar. Peki sonra ne olacak?”
Sonrası kolay.. 21 Şubat krizine bakın.. Ne IMF’nin üzerine kaldı, ne bürokrasinin, ne hükümetin.. Krizin sorumlusu önündeki anayasa kitapçığını Hüsamettin Özkan’ın önüne iten Cumhurbaşkanı Sezer oldu.. Bu defa da bulunur birileri.. Hem CHP ne güne duruyor.. Türbanın suçu bile CHP’nin üzerine atılmadı mı? AKP’nin beslediği kalemler ne mucize buluşlar yapar o gün geldiğinde.. Biz bile şaşırırız..

Yolların kralı - 2

Tamer Çobanoğlu, İzmir Hilton’un önündeki caddenin Başbakan içerde olduğu için araç ve yayalara kapatılması üzerine yazıyor:
“Şubat sonu Paris’e gittiğimizde Elysée sarayının önünde 50 - 60 kişinin fotograf makineleriyle bekleştiğini gördük. Herhalde yeni gelinin resmini çekmeye çalışıyorlar diye düşündüm. Derken birkaç arabadan oluşan konvoy geldi ve kapıda durdu. Arabalardan Sarkozy ve 2 - 3 koruma çıktı; Sarkozy bekleşen insanlarla tokalaştı, fotograf çektirdi; daha sonra yürüyerek konutuna geçti. Avrupalı liderlerin halkla ilişkisi işte böyle...”

Yasalara buyrun

Türk Ceza Yasası kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kişilere hatırı sayılır cezalar öngörüyor. Hukukçu Noyan Özkan, YouTube’a belli kişilerin konuşmalarının aktarılmasının organize bir suçun varlığına işaret ettiğini, savcıların resen takibinin mümkün olduğunu söylüyor. Suç olan eylemleri görelim:
Madde 132. - (1) Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlâl eden kimse, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlÓ para cezası ile cezalandırılır. Bu gizlilik ihlâli haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(2) Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın alenen ifşa eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlÓ para cezası ile cezalandırılır.
(4) Kişiler arasındaki haberleşmelerin içeriğinin basın ve yayın yolu ile yayınlanması hâlinde, ceza yarı oranında artırılır.
Madde 133. (1) Kişiler arasındaki alenÓ olmayan konuşmaları, taraflardan herhangi birinin rızası olmaksızın bir aletle dinleyen veya bunları bir ses alma cihazı ile kaydeden kişi, iki aydan altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Katıldığı aleni olmayan bir söyleşiyi, diğer konuşanların rızası olmadan ses alma cihazı ile kayda alan kişi, altı aya kadar hapis veya adlÓ para cezası ile cezalandırılır.
(3) Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiillerden biri işlenerek elde edildiği bilinen bilgilerden yarar sağlayan veya bunları başkalarına veren veya diğer kişilerin bilgi edinmelerini temin eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlÓ para cezası ile cezalandırılır. Bu konuşmaların basın ve yayın yoluyla yayınlanması hâlinde de, aynı cezaya hükmolunur.

* Sağ partilerin sosyal devlet karşıtı
politikaları ülkeyi batma noktasına getirdi.
ANAP orta sınıftan, DYP yoksullardan
oy almıştı. AKP açlık sınırının altındaki
vatandaşlardan...
* * *
* Yanlış anlaşılmasın; çoğalmak için
“3 çocuk hedefi” hanımlar içindir.
Beyler için hedef, “resmi nikâhlı hanımdan
3, imam nikâhlı hanımdan 3, imam nikâhlı
sevgiliden 3” tane olmak üzere toplam 9’dur...

Melih Aşık

27 Şubat 2008 Çarşamba

YÖMYÖK Oldu...

YÖK ikiye bölündü... Üniversiteler ikiye bölündü... Hukukçular ikiye bölündü... Öğrenciler ikiye bölündü... Aydınlar ikiye bölündü... Toplum ikiye bölünüyor...
Silahlı Kuvvetler ülkeyi etnik bölünme tehlikesinden kurtarmak için karlı dağda savaşırken, Ankara'da da üniversiteleri ve toplumu ikiye bölme operasyonu sürüyor...
YÖK üyesi dostumuz anlatıyor:
- YÖK, kurulduğundan bu yana 25 yıldır ilk kez bir siyasi partinin emrine girdi. İlk kez böyle ortadan ikiye bölündü...
Yıllardır olaysız yaşayan üniversiteler ilk kez huzursuz oluyor.
Rektörler, üniversitelerin hukuk fakültelerinden aldıkları mütalaalar sonucu yapılan Anayasa değişikliğinin türbana izin vermediğinde ısrarlı. Üstelik yapılan Anayasa değişikliği içinde "kanunla düzenlenir" diye bir kayıt var.
YÖK Başkanı kanun dinlemiyor.
Belli ki onu bu göreve kanunsuz uygulamalar yaptırmak için atadılar...
Olup bitende tüm sorumluluk YÖK Başkanı Özcan'ın mıdır? Elbette daha da büyük sorumluluk onu oraya atayan Cumhurbaşkanı Gül'e aittir...
Ne diyor Çankaya'nın görevlerini sayan madde 104:
"Cumhurbaşkanı... Anayasa'nın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir"...
Cumhurbaşkanı tam tersi bir uygulama içinde. Bu arada, YÖK Başkanı'nın kadroları dondurması da üniversiteler için ikinci darbe oldu... YÖK'ün 9 üyesi önümüzdeki toplantıya girmeyerek Genel Kurul'u kilitleyebilir.


YÖK Başkanı Özcan, "Ben hükümetin emir eri değilim" demiş.
Sıkıysa demesin...
Haldun Ertem


* Nişantaşı kahvelerinden birinde Cumhurbaşkanı Gül'ün Çankaya davetleri ve o davetlere katılan kişiler çekiştiriliyordu.
Sıra Gül'ün davetini kabul eden Adalet Ağaoğlu'na geldi. Biri şöyle dedi:
- Adalet yerini buldu...


Ak ve pak sicil!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Devlet Denetleme Kurulu Başkanlığı'na, Ankara Vergi Dairesi Başkanı iken denetlediği mükelleflerden aynı zamanda başkanı olduğu Maliyespor Kulubü'ne bağışlar alan, karşılığında vergi indirimi sağlayan Cemal Boyalı'yı getirmesini dün bu sütunda eleştirmiştik.
Galiba Abdullah Gül'e haksızlık etmişiz! Bu kanıya nereden mi vardık? Buyurun son günlerde imam nikâhlı eşinin şantajlarına boyun eğerek kendisine 5 daire ve 1 milyon YTL'ye yaklaşan para veren... Şantajlar devam edince de savcılığa şikâyette bulunan... Ve önceki gün görevinden istifa etmek zorunda kalan Ankara Belediyesi'nin en büyük şirketlerinden Bel - Pa'nın Genel Müdürü Yalçın Beyaz'la ilgili olarak dünkü Hürriyet'te yer alan son haberin spotuna; "Sevgilisine tehditle para kaptırdığı iddiası ile gündeme gelen Bel - Pa Genel Müdürü Yalçın Beyaz'ın belediye başkanlığı döneminde (Etimesgut Belediye Başkanlığı) 'görevi kötüye kullanmak' suçundan yargılandığı ve 11 ay 20 gün hapis cezasına mahkûm olduğu, 'zimmet' suçundan da bir yıl hapis cezasına çarptırıldığı ortaya çıktı."
* * *
Muhterem, belediye başkanıyken, iki adi suçtan yargılanıp mahkûm olmuş. Ama belediye başkanlığı sona erer ermez Melih Gökçek bu siciline rağmen (belki de bu sicili nedeniyle?) muhteremi hemen kapıp milyonlarca YTL'lik bütçesi olan belediye şirketinin başına getirmiş. Muhteremlerin yaptıkları atamaların hepsi birbirinden isabetli!


Birleşik Kamu - İş
Eğitim - İş, Birleşik Sağlık - İş, Birleşik Büro - İş, Yerel - İş ve Kültür Sanat - İş... Bu beş memur sendikası geçtiğimiz günlerde bir ara geldi. Birleşik Kamu - İş adı altında bir konfederasyon kurma kararı aldı. Konfederasyonun sözcülüğüne getirilen Eğitim - İş Genel Başkanı Yüksel Adıbelli böyle bir örgütlenmeye neden ihtiyaç duyduklarını şöyle anlatıyor:
"Ortak paydamız Atatürk cumhuriyetine, devrimlerine ve laikliğe bağlılıktır. Irkçılığa, bölücülüğe, gericiliğe karşıyız. Temel hak ve özgürlükleri sonuna kadar savunuruz ama türbanın özgürlük olduğunu asla kabul etmeyiz. Bu temel ilkeler çerçevesinde bir araya geldik ve ciddi bir boşluğu dolduracağımıza inanıyoruz.
Birleşik Kamu - İş, sağcılık ya da solculuk adına iktidar payandalığı yapan mevcut memur konfederasyonlarına karşı ciddi bir seçenek olacağa benziyor... Başarılar diliyoruz...


Baykal
Salı günleri grup günleri... Liderler gruplarda uzuuun uzun konuşuyor...
Konuşmalar TV'den naklen yayımlanıyor ama o saatlerde herkes işinde gücünde... İktidar lideri için sorun yok. O her gün gümbür gümbür ekranlarda. Ancak muhalefet liderleri bütün söyleyeceklerini bu haftalık grup konuşmalarına sıkıştırınca mesajlarının yarısı havaya gidiyor.
Muhalefet liderleri, günübirlik kısa eleştirilere yönelse hem daha çok şey anlatırlar hem de mesajları kitlelere daha net ulaşır.


Bedelli tuhaflık!
Dövizle Askerlik Hizmeti Hakkında Yönetmelik 23 Şubat 2008 tarihli Resmi Gazete'de yayımlandı. CHP Milletvekili Mevlüt Aslanoğlu yönetmelikte kimi tuhaflıkların altını çizmiş.
Diyelim ki Türk üniversitelerinden birinde görev yapan dünya çapında bir bilim adamısınız. Sizin bedelli askerlikten yararlanma hakkınız yok.
Diyelim ki yurtdışında dandik bir üniversitede sıradan bir öğretim üyesi olarak çalıştınız... Bedelli askerlik yapabiliyorsunuz.
Fabrika sahibisiniz. Milyon dolarlık ihracat yapıyor, döviz getiriyorsunuz. Bedelli hakkınız olamıyor. Ama fabrikasını yurtdışında kurmuş ve parasını yurtdışında değerlendiren işadamı bedelliden yararlanıyor.
Gemilerde çalışan iki kardeş düşünün... Çalıştıkları gemiler aynı güzergâhta yolcu veya yük taşıyor. Ama biri yerli, diğeri yabancı bandıralı gemi... İlki bedelli askerlikten yararlanamıyor, ikincisi yararlanıyor. Bedelli askerliğe sıcak bakmıyoruz, ama bu eşitsizlik de görmezden gelinecek gibi değil.

Melih Aşık

2 Şubat 2008 Cumartesi

Karıştırdı Bile...

Türbanın serbest bırakılması üniversiteleri karıştırır... Kamplaşmalara, gerginliklere, büyük olaylara, kavgalara sebep olur, diyenlerin ne kadar haklı oldukları görüldü. Üstelik de daha yasa çıkmadan... Bakınız neler oldu...
Önceki gün... YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, rektörlere tek tek telefon ediyor. Bir gün sonra Ankara'da yapılacağı açıklanan Üniversitelerarası Kurul toplantısına katılmamalarını söylüyor. Araya üstü kapalı tehdit cümleleri sıkıştırıyor...
Telefon trafiğinden istediği sonucu alamayan YÖK Başkanı Özcan pes etmiyor. Ankara'ya gelen rektörlerin toplandığı salonu dün adeta basıyor. Kürsüye çıkıyor... Canlı yayın yapmakta olan televizyon kameralarının önünde rektörleri bir kez daha tehdit ediyor.
- Üniversitelerarası Kurul'un görev ve yetkileri yasayla düzenlenmiştir. Bunlar arasında türban yoktur. Dolayısıyla türbanı görüşemezsiniz, diyor. Kürsüden inerken salondan bir tek alkış sesi bile yükselmiyor. Yükselen tek şey, o sırada topluca salona giren öğretim üyelerinin hep bir ağızdan attıkları;
-Türkiye laiktir, laik kalacak... sloganı oluyor.
Ve toplantı YÖK Başkanı'na rağmen yapılıyor. Toplantı sonunda, geniş metnini haber sütunlarında okuyacağınız her ne pahasına olursa olsun laikliğe sahip çıkılacağı vurgulanan o zehir - zemberek bildiri çıkıyor.
Üniversite şimdiden karışıyor.. Amaç bu mu?

İran basını Türkiye'deki gelişmelerden dolayı bayram ediyormuş. Eee, mollalara kardeş geliyor tabii...
Haldun Ertem

297...
Çoğunluğu İkinci Cumhuriyetçi olmak üzere 297 öğretim üyesi üniversitede kılık kıyafet serbestisine, yani AKP ve MHP'nin girişimine destek bildirisi yayımladı.
Düşünce açıklamak herkesin hakkıdır. Ancak nitelik kadar niceliğe de bakmalıyız.
Üniversitelerde 33 bin öğretim üyesi (profesör, doçent ve yardımcı doçent) çalışıyor. Asistanların, okutmanların vs. eklenmesiyle toplam öğretim elemanlarının sayısı 89 bini buluyor...
89 bin içinde 279... Binde 3 ediyor...
İktidara destek şimdilik binde 3...
Binde 997'nin desteklemediği bir yasa çıkıyor...

İpekçi
Milliyet'e ruhunu veren değerli gazeteci Abdi İpekçi'yi ölümünün 29'uncu yıldönümünde mezarı başında andık. Tetiğin ardındaki gerçek katiller, aradan geçen 29 yıla rağmen hâlâ karanlıkta... İktidarlar esas failleri bulamadı. Neden? Yoksa iktidarları tayin eden güçler ile siyasi cinayetleri yönetenler aynı dış merkezler olduğu için mi?

* "İslamın, terörle birlikte anılması" kanlarına dokunuyor, Siyasetle birlikte anılması ise onları mutlu ediyor.
Gülhan Elmas

Çıkış
Geleceği gördük... Dün üniversite öğretim üyelerinin TV ekranlarından halka yansıyan mesajları bize türbanı serbest bırakan yasaların yürürlüğe girmesiyle oluşacak kargaşa hakkında yeterli fikir verdi...
İktidara çağrımızdır..
Anayasa değişikliği sevdasından vazgeçiniz.
Bu yoldan dönünüz...
Artık dönemeyiz diyorsanız dünkü önerimize kulak veriniz...
Uygulamayı geciktiriniz.
Türban serbestisi ile ilgili yasaların Anayasa Mahkemesi'nde görüşülmesini bekleyiniz. İlgili "yönetmeliği", anayasa ve yasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi'nde karara bağlandıktan sonra çıkarınız. O zamana dek uygulamayı başlatmayınız
Siz uygulamayı başlatırsanız, türbanlı öğrenciler üniversitelerde fiili durum yaratırsa Anayasa Mahkemesi yasayı iptal etse bile geri dönemezsiniz. Hem ülkeyi ateşe atmış olur hem yasadışılığın çemberine sıkışırsınız. Lütfen geleceği sağduyu ile düşününüz...

Konçinalar...
Orhan Veli'nin 1950 yılı öncesinde Yaprak Dergisi'nde yazdığı yazıların toplandığı bir güzel kitap vardır; "Şair'in İşi"... Bu yazıları okurken dikkatimizi çekti, Orhan Veli, Süruri ailesinden söz ederken sahneye yeni çıkan genç Gülriz Sururi'yi özellikle övüyor...
Aradan neredeyse 60 yıl geçti.. Gülriz Sururi hâlâ sahnede...
Hâlâ başarılı... Nerede, nasıl mı? Gelen mektubu okuyalım:
"Gülriz Sururi, gelen teklifi kıramayarak, ilk kez Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde (MÜGSF) hocalık yaptı. Tekrar tekrar yaptığı elemeler sonucu seçtiği 17 gençle bir yolculuğa çıktı.
Ne diksiyonu biliyorlardı ne de sahnede durmayı... Gülriz Sururi onlarca yılın birikimini sabırla aktardı onlara; öğretti, eğitti, her birinden bir oyuncu çıkardı.
Sekiz ay süren oyunculuk eğitimi sonunda kimisi heykel, kimisi resim, kimisi grafik öğrencisi olan bu gençler için bir oyun yazıp yönetti. Kantocularla başlayan tuluat tiyatrosuna uzanan, Cumhuriyet'in ilk yıllarıyla birlikte kurumsallaşan ve günümüze uzanan Türk tiyatro serüvenini bir müzikal gösteriye dönüştürdü.
Oyunun adını ise öğrenciler koydu: "Biz Sıfırdan Başladık"...
Perdesini ilk kez 4 Ekim 2007'de Caddebostan Kültür Merkezi'nde açan oyun, büyük başarı kazandı ve yeni bir topluluk doğdu: "Konçinalar Kumpanyası".
Gülriz Sururi, yoktan var ettiği bu kadroyla seyircisinin karşısına yeniden 4 Şubat günü 20.30'da, Kadıköy'de, Oyun Atölyesi sahnesinde çıkıyor... 17 genç oyuncu alkışlarınızı bekliyor...

Günün sözü
Dünyada her millet icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine ortak sayılır.
M. Kemal Atatürk

Melih Aşık

1 Şubat 2008 Cuma

Türban Çağrısı

Türban konusunda AKP ve MHP ölümcül bir adım atıyorlar...
Türbanı serbest bırakma adımı üniversitede az sayıda hanım kızı memnun edecek...
Ama neden olacağı uçsuz bucaksız tartışmalar ve çatışmalarla bütün ülkeyi kaosa sokacaktır...
AKP ve MHP içinde bazı sağduyulu isimlerin bu tehlikeli gidişin farkına vardıkları gözleniyor. AKP ve MHP'nin üst yöneticileri de bugün değilse yarın bu ürkütücü gerçeğin farkına varacaklardır. O zaman vakit çok geç olabilir... Ne mi yapmalı?
Anayasa ve yasa değişikliği Resmi Gazete'de yayımlanır yayımlanmaz yürürlüğe girecektir.
Konu Anayasa Mahkemesi'ne gidecek ama bir karara bağlanması vakit alacaktır.
O süre içinde türban üniversitelere yerleşecektir...
Anayasa Mahkemesi ret kararı verse dahi üniversitelerde yaratılacak fiili durumu tersine çevirmek yani türbanı üniversiteden çıkarmak bir daha mümkün olmayacaktır.
İktidarı bu zorluktan kurtaracak tek çözüm var: Türbanla ilgili anayasa ve yasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi'nin karara bağlamasını beklemek.
Bunun için de uygulama ileri bir tarihe mesela önümüzdeki ders yılının başlangıcına bırakılır. Arada Anayasa Mahkemesi'nin kararı belli olur. Karar olumsuz çıkarsa geri dönülür.
Ülkeyi geldiği uçurumun eşiğinde durdurmak için akla gelen ilk çözüm budur...
AKP ve MHP bu kadarcık sağduyuyu, bırakalım ülkeyi, kendileri için göstermeli... Çünkü gidiş onları da yutacak kadar tehlikelidir.

Avrupa Parlamentosu'nun önde gelen isimlerinden Wiersma, "İslamlaşma Türkiye'yi Avrupa'dan koparır" demiş. Bu durumda Bahçeli, Erdoğan'dan sonra Merkel ve Sarkozy'ye de yardımcılık yapmış oluyor...

Akla gelenler...
Profesör Bahar Karaoğlan soruyor: "Dini inanç gereği üniversitede başörtüsüne izin verilirken Başbakan ilköğretim, ortaöğretim ve kamu görevinde başörtüsüne izin vermeyeceklerini söylüyor. Garanti veriyor! Bizim dinimiz sadece 'üniversitede baş örtülür' diye mi emrediyor?
Bir başka öğretim üyesinin notu:
- Türbanın siyasi sembol olarak kullanıldığının en açık kanıtı türban serbestisini tamamen erkek politikacıların savunuyor olmasıdır... Ayrıca savunulan inanç ise aynı politikacıların Kuran'daki "kadınların mirastan yarım pay alması" gibi emirleri de savunması gerekmez mi?

Bu dalga aşar...
Yaklaşık iki yıl önce İngiltere'de bir tartışma patlak verdi... Bir hastanede ameliyathane girişine dezenfekte edici bir madde konulmuş içeri girenlerin ellerini bu maddeyle yıkaması istenmişti... Ne var ki Müslüman sağlık personeli, içinde alkol bulunduğu gerekçesiyle, ellerini bu maddeyle yıkamayı reddetti. Tartışma buradan patlak verdi. Ortamı gerdi.
Kamu alanı bir kez inançlara göre düzenlenmeye başlanırsa gelecek taleplerin ucu bucağı yoktur. Laiklik bu tür tartışmaları önlemek için vardır...

Üniversitenin sesi
İstanbul Üniversitesi türban girişimlerine karşı net bir bildiri yayımladı dün:
"Politik çıkarlar ve siyasi tercihlerin, din ve vicdan özgürlüğü adı altında üniversitelerde bilimsel özgürlükleri tehdit etmesi kabul edilemez. Türkiye, din istismarına ve şeriat oyunlarına sahne olmayacaktır..."
Öğrenci ve öğretim üyelerinin oluşturduğu Üniversite Konseyleri Derneği de Beyazıt Meydanı'nda bir basın bildirisi okudu... Pek çok şeyi kısa ama net anlatan bir bildiri:
"...Tayyip Erdoğan 'maskeli siyaset devri bitti' diyerek AKP'nin gerici yüzünü artık daha da açık bir biçimde göreceğimizi dile getirmiştir.
Türban bugün gerici ve işbirlikçi bir siyasetin simgesidir. Bu nedenle türbanın inanç özgürlüğü ile de, geleneklerimiz ve kültürümüz ile de hiçbir ilgisi yoktur. Türbanı bugün mağduriyetin simgesi olarak gösterenler, bu ülkede üniversite öğrencilerinin oruç tutmadığı için dövüldüğünü, öldürüldüğünü, Sivas'ta aydınlarımızın diri diri yakıldığını görmezden gelirler.
...Türban gündemi ile bir taşla iki kuş vurulmaya çalışılmaktadır. Bir yandan gericiliğin önü alabildiğine açılmakta, diğer yandan ise bu ülkede zengin yoksul bütün kadınlar arasında bir ortaklık varmış hissi yaratılmaya çalışılmaktadır."
Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) yakın geleceğin çok net bir tanımını yaptı:
"Dinle oynamanın sonuçlarının, özellikle oynayanların elini yakacağına dair sayısız örnekler bulunmasına karşın, iktidarın bu konudaki ısrarını anlamak zordur.
Yakın komşumuz İran'da antiemperyalist Musaddık iktidarını yıkmak için mollaları piyasaya sürmüş olan Anglo - Amerikan sermayesi, gün gelmiş rüzgâr eken fırtına biçer misali, karşısında Humeyni'yi bulmuştur."
Mesajlar sert. Ders alan olur mu? Göreceğiz..

222 A
Yarın, yılın 2. ayı olan şubatın 2'si...
Aralarında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği,
Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği ile Türk Kadın Konseyi'nin de yer aldığı ve 35'e yakın örgütün oluşturduğu
Kadın Platformu üyeleri, yarın saat 14.00'te (yani 2'de) Anıtkabir'de olacaklar. Bütün hanımlar
davetli....

Melih Aşık

25 Ocak 2008 Cuma

Asistan Yapmam

Açık unutulan mikrofonlar YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan'ı fena yaralıyor. Son mikrofon kazasında... Bir bürokrat, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'a diyor ki:
- Yeni YÖK Başkanı güzel sözler söylüyor...
Bakan Unakıtan şu yanıtı veriyor:
- İsterse söylemesin...
Yusuf Ziya Özcan daha önce de Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın kendisine:
- Aman hocam bir şey söylersen ipimizi çekerler, dediğini açık mikrofonu unutup ağzından kaçırmıştı...
Tabii Maliye Bakanı'nın tehdidi daha esaslı... "İsterse söylemesin" demek YÖK Başkanı'nın hükümetçe kul-köle statüsünde görüldüğünün ispatı...
Oysa.. YÖK aynen Danıştay, Yargıtay gibi bağımsız bir kuruluş... YÖK Başkanı protokolde 12. sırada... Birçok bakanın önünde yer alıyor... Başbakan, geçen dönemde kendisinden YÖK'e karşı bir girişim istendiğinde:
- Benim gücüm yetmiyor, diyerek hükümetin YÖK önündeki çaresizliğini ifade etmişti.
YÖK her zaman üniversite ve bilim camiasının asalet ve onurunu temsil etti.
Bugün ise bilim dünyasının hükümet önünde ezilişini temsil ediyor.
Hükümetin YÖK'e karşı aşağılayıcı tavrı tüm akademik yaşama hakarettir.
YÖK Başkanı ya Maliye Bakanı'na cevap vermeli ya da o görevi bırakmalıdır...
***
Üniversitelerarası Kurul dün değerli bilim adamı Prof. Celal Şengör'ü YÖK üyeliğine seçti. Celal Şengör yeni YÖK Başkanı sorulduğunda, "Ben onu asistan bile yapmam" demişti.
Üniversiteler, Erdoğan-Gül ikilisi karşısında kişilikli ve ilkeli bir duruş sergiliyor...


Erman Toroğlu yazmış: "Fatih Terim'in yerine dini bütün teknik adam arıyorlar."
Oraya "Hoca" lakabına tamamen uygun birini getirmenin zamanıdır!
Haldun Ertem


Ehliyet sınavı...
Mühendis okurumuz Ali Oğuz Konuk anlatıyor... "Kızım (19 yaşında) geçen hafta sürücü belgesi sınavına girdi. Sınav Kemerburgaz yolunda trafiğe açık bir yolda yapılıyor. Böylece sürücünün gerçek ortamdaki yeteneği ölçülüyor. İyi güzel... Ne var ki, bu otoyolda seyreden çoğunluğu ağır vasıta olan araçlar son derece kuralsız hareket ediyorlardı. Yolda trafik denetimi yoktu. En ufak bir hata ölümle sonuçlanabilirdi. Bu arada kızım kalkarken aynaya bakmayı unuttu. Az daha bir ağır vasıtanın altına giriyordu. Buna rağmen geçer not aldı!"


Karamanlis
Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, Ankara ziyaretinde Anıtkabir'i de ziyaret etti ve şeref defterine "iki satır" yazı yazdı... Gayet soğuk ve sudan iki satır.. Neden? Çünkü Yunan muhalefeti kendisini topa tutarmış...
Yunanistan Kurtuluş Savaşı'nda Türkiye'ye karşı büyük bir askeri yenilgi almıştı. Buna rağmen Başbakan Venizelos, Atatürk hakkında hep iyi konuştu. 1930'larda Türkiye'ye gelerek O'nu ziyaret etti. 1934 yılında Atatürk'ü Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterdi. Venizelos olgun adammış. Karamanlis'ler falan Venizelos'un hayli gerisindeler...


Davos'ta endişe!
Davos Ekonomik Forumu için hazırlanan raporda, Türkiye nüfusunun yüzde 13'ünün El Kaide'ye destek verdiği kaydediliyor, ülkemiz "muhafazakâr bir İslam ülkesi" olarak gösteriliyor. Başbakan'ın Davos gezisini bu rapor yüzünden iptal ettiği söylentileri sürerken... Emekli büyükelçilerden Turhan Fırat, Cumhuriyet'te:
"Davos politika ve ekonominin birbirine karıştığı bir yer, dolayısıyla burada Türkiye'ye ilişkin bir tehlike görülürse açıkça aktarılır. Son yapılan da para çevrelerinin Türkiye'deki dinci gelişmelerden duydukları endişenin aksettirilmesi olarak değerlendirilebilir" diye konuşuyor...
Türkiye nereye gidiyor? Deniz Baykal önceki gün bunun net bir tahlilini yaptı:
- Türkiye'nin din devletine gittiğini görmeyenlere hayranım.
Bazıları hâlâ Türkiye'de "demokratik cumhuriyet" kurulduğu rüyasına çevresini inandırmaya çalışıyor. Kimisine göre "Türkiye'de laiklik ve cumhuriyet kökleşmiş olup" bize asla bir şey olmaz... Bakalım ne zaman uyanacaklar?


Hep aynı film...
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Yücel Aşkın hakkında mahkeme 33 ay sonra "YÖK izni olmadan yargılanamaz" kararı verdi. Dava düştü.
Haber bir iki gazetede küçük haberler şeklinde yer aldı.
Oysa Rektör'ün tutuklandığı günlerde gazeteler çarşaf çarşaf ona isnat edilen muazzam suçları yazmıştı. İhalede yolsuzluktan tutun tarihi eser kaçakçılığına kadar onlarca suç sayılıp dökülmüştü Rektör hakkında...
Prof. Aşkın üç ay hapis yattı. Genel Sekreter Yardımcısı intihar etti...
Verilen haberlerin balon olduğu, adaletin çiğnendiği ortaya çıktı... Ama iş işten geçti.
Biz bu filmi sık sık görüyoruz...
Birtakım adamlar yakalanıyor.. Polis basına onlar hakkında birtakım suçlamalar sızdırıyor. Bu suçlar kanıtlanmış gibi yazılıyor. İddianame hazırlanmadan bunları yazmak yasaktır. Ama kimse dinlemiyor. Bu arada savcılar ve adalet de uydurma haberlerin baskısı altına alınıyor. Derken günün birinde mahkeme sonuçlanıyor. Bakıyorsunuz bambaşka sonuç çıkmış ortaya...
Bu bayat oyun tekrar tekrar oynanıyor.

Melih Aşık

23 Ocak 2008 Çarşamba

Van'da Adelet

Van 100.Yıl Üniversitesi eski Rektörü Prof. Yücel Aşkın tutuklandığında cümle hukukçular ve YÖK Başkanı Erdoğan Teziç uyarmışlardı:
- Bir rektöre YÖK'ün izni olmadan dava açılamaz...
Ne var ki, Savcı Ferhat Sarıkaya bu uyarılara kulak vermediği gibi Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi de oralı olmadı. Yücel Aşkın tutuklandı, 3 ay hapis yattı. Tarihi eser koleksiyonuna el konulduğu gibi adı "tarihi eser kaçakçısı"na çıkarıldı. Üniversitenin Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı, haksız yere hapis yatmaya dayanamadı, koğuşunda çamaşır ipiyle intihar etti...
Aradan 2 yıl 9 ay yani 33 ay geçti... Aynı mahkeme, aradan geçen sürede bir yasa değişikliği falan olmadığı halde yetkisizlik kararı verdi. Ve sonunda şu görüşe gelindi:
- YÖK'ten izin alınmadan dava açılamaz...
Bu hukuk hatası bir rektör ile yakınlarının aylarca acı çekmesine ve bir intihara yolaçtı...
İlginçtir... Şemdinli davasından sonra görevine son verilen Ferhat Sarıkaya'ya ağıtlar yakan sözümona demokratlar bu hukuk cinayetine hiç değinmiyorlar. Dönemin yargıçları da sessiz! Arpalı ailesinin avukatı Turgut Kazan diyor ki:
- Van'da yaşananlar, siyasi iktidarın ezmek istediği kesimleri yargı marifetiyle bertaraf etme denemesiydi. Ferhat da bunun silahşorüydü... Van'da denedikleri modeli şimdi yeni anayasa taslağı ile bütün Türkiye için gerçeleştirmeye çalışıyorlar...
Oysa hukuk, her an herkese lazım olabilir...

Dünyanın "İnsanlık suçlusu" olarak gördüğü Sudan'ın şeriatçı lideri, Gül'ün konuğu olmuş. Demek ki bizimkiler için önemli olan onun şeriatçı özelliği...
Haldun Ertem

Ya Hablemitoğlu?
Okurumuz soruyor:
5 yıllık AKP iktidarı döneminde ilk siyasi cinayet Dr. Necip Hablemitoğlu'na karşı işlendi. Ancak hâlâ bu cinayetle ilgili ipucu bulunamamıştır. Üstelik Necip Hablemitoğlu ölüm yıldönümlerinde anılmamaktadır. Hrant Dink de 5 yıllık AKP döneminde siyasi cinayete kurban giden bir vatandaşımızdır. Neden Hrant Dink cinayeti kitlelerce kınanıp lanetlenirken Necip Hablemitoğlu cinayetinden hiç bahsedilmemektedir? Demokrat olduğuna inanan herkes bu sorulara cevap düşünmelidir. Acaba neden?"

Köylüye kazık!
Tunceli Milletvekili Kamer Genç dün anlattı... "Binlerce çiftçiye milyarlarca liralık elektrik faturası gelmiş. Sebebini sordum. Dediler ki: 'Bizler kuyulardan suyu elektrik gücüyle çekiyoruz. Devlet 2001 yılından bu yana bizlere hiç fatura göndermedi. Biz de durumdan memnun olduğumuz için sesimizi çıkarmadık. Ama şimdi baktık ki, biriken tüm borcumuzu, üstelik de gecikme faiziyle bir defada ödememizi istiyor.'
Devletin köylüye attığı kazığa bakın."

MEB...
Radikal gazetesi önceki gün bir ilköğretim okulunda mescit açıldığını... Öğrencilere topluca namaz kıldırıldığını fotoğraflarıyla belgeledi. Ve ardından hemen İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü'nün klasik açıklaması geldi;
"Olayla ilgili soruşturma açılmış olup..."
Okurumuz Gönül Hanım telefonda Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'e soruyor:
"Bakanlığınızın okulları denetlemekle görevli binlerce müfettişi var. Ben şimdiye kadar bu görevlilerin okullarda mescit açıldığına ilişkin bir tespitte bulunduklarına tanık olmadım. Bu tür olayların tümü gazeteler tarafından ortaya çıkarıldı. Acaba sizin müfettişleriniz ne iş yapar? İki... Şimdiye kadar açtığınız soruşturmalar acaba nasıl sonuçlandı? Açılan soruşturmaların sonuçlarını hiç duymuyoruz da!"

Tümer...
Askerlik problemi sebebiyle futbol hayatını yurtdışında sürdürecek olan milli futbolcu Tümer Metin, Yunanistan'ın Larissa takımı ile anlaşmış... Haftalardır milli maçların unutulmaz golcüsü Tümer'in askerlik problemiyle yatıyor, Tümer'in askerlik problemiyle kalkıyoruz. Neşe'nin kepek sorunu gibi bir şey. Hiç bitmiyor. İbrahim Kutluay'ın da "askerlik problemi" vardı. O şimdi Yunanistan'da... Tabii problem askerlik değil, bizzat kendileri. Fenerbahçe Burnu'nda bir heykel var. Üst tarafı asker, alt tarafı futbolcu bir delikanlının heykeli... Fenerbahçeli futbolcuların Kurtuluş Savaşı'na katkılarını temsil eder... Kadere bakın şimdi... Fenerbahçe üstelik Genelkurmay Başkanı'nın da kulübü... Görüyorsunuz Tümer'in problemi ne çok boyutlu!

Melih Aşık

16 Ocak 2008 Çarşamba

Derin İşler !


Trabzon'da rahip Santoro'nun İstanbul'da Hırant Dink'in... Son olarak da Malatya'da üç kişinin katlinin öncesi ve sonrasında yaşananlara bakıyoruz. Cinayetler aralarına adeta karbon kâğıdı konmuşçasına benzeşiyor... Sanıklar polisin yakından tanıdığı, hatta takip altında tuttuğu isimler... Hrant Dink'in katillerinin hedefinde kimin olduğunu Trabzon polisi de biliyor. Ama önlem almıyor veya alamıyor. İstanbul polisine ihbar yapılıyor. İstanbul polisi de cinayete seyirci kalıyor.
Malatya katliamının önceki günkü duruşmasında tutuklu sanıklardan Hamit Çeker, olayın bir numaralı sanığı Emre Günaydın'ın Malatya Emniyet Müdürü ile oturup kalktığını duyduğunu anlatıyor...
Bütün bu olaylarda polisin kâh büyük bir zaaf... Kâh soruşturmayı saptırmak, delilleri bozmak, karartmak gibi bir tutum içine girdiği görülüyor.
İlginçtir... İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Hrant Dink'in öldürülmesinde ihmali bulundukları gerekçesiyle bazı polis şefleri hakkında soruşturma yürütülmesini talep etti. Trabzon Valiliği buna izin vermedi.
Polis isterse en karmaşık olayları şıp diye çözerken, Trabzon ve Malatya soruşturmaları neden çıkmazdan çıkmaza giriyor? Belli ki polisin içinde diğer devlet kuruluşlarına da uzanan güçlü bir illegal örgütlenme var. Hükümet bu örgütlenmeye karşı seyirciliğin ötesinde ne yapıyor? Olaylarda iki savcı ve iki TSK mensubunun adları geçiyor. Adalet Bakanlığı ve TSK ayrıca soruşturma yapıyor mu? Yoksa bu ülkede hukuk tamamen sıfırlandı mı?

Merkez Bankası'nın taşınma gerekçesi "İstanbul'un finans merkezi olması"ymış. Bu mantığa göre TBMM'nin de en çok seçmen vatandaşın yaşadığı İstanbul'a taşınması gerekmez mi?
Haldun Ertem

Ankara'dan İstanbul'a illa bir kurum gidecekse, Ankara Büyükşehir Belediyesi gitsin...
Ankaralı - Gülhan Elmas

Belge'de belge yok!
Murat Belge'nin "Cumhuriyet Bizans'ı sistematik şekilde tahrip ediyor" iddiasının doğru olmadığını geçen pazar günü örneklerle anlatmıştık. Murat Belge dünkü Radikal'de cevap niyetine bir yazı yazdı. Bizim yazdıklarımızın çoğunu onaylıyor. Bizans'ı tahrip eden cumhuriyetçi olarak bula bula cumhuriyetin tasfiye ettiği ırkçı Rıza Nur'u bulmuş. Rıza Nur, Kurtuluş Savaşı sırasında Topal Osman'a Rum kiliselerini yık emri vermişmiş. Bir de Vefa kilisesinin kubbesindeki freskoların sıvanması var...
Cumhuriyetin Bizans'ı sistematik tahribiyle ilgili örnekler işte bu kadar!
Biz ise Atatürk ve cumhuriyetin Bizans, Roma, Hitit dahil tüm eski uygarlıkları nasıl ihya ettiğine sayısız örnek vermiştik... Belge'nin belgesi yok ama tafrası bol, şöyle demiş:
"...bilgileri Melih Aşık düzeyinde birilerini ister Bizans tarihinden, isterse yakın tarihten birkaç kere okuturum..."
Hoca kuşkusuz çok yetenekli biri... Yoksa öyle her önüne gelen eski solcuyu devşirip cumhuriyeti yıkım ekibine dahil etmezler...

Türban ve tülbent
Tayyip Erdoğan İspanya'da önemli bir açılım yaptı: "Türban siyasi bir simge olarak takılsa suç mu ki?" diyerek türbanın siyasi simge olarak kullanılmasını savunma çizgisine girdi...
Son kitabı Muinar'da türbanı işleyen değerli yazar Latife Tekin, Erdoğan'ın sözlerinden bir gün önce, Hürriyet'te Ayşe Arman'ın sorularını yanıtlarken işte bunu, türbanın anlamını tartışıyordu...
- Başı kıymetli tabii insanın, beyni var, hassas bir organ, orayı korumak ihtiyacı hissedebilirsin, o nedenle de bir şeyler sarabilirsin kafana. Ama burada tuhaf olan, bütün bu insanların hep aynı biçimde sarıyor olması. Ben kafayı buna takıyorum.
- Ama "Ben kendi isteğimle örtündüm!" diyen bir sürü kadın var.
- Benim de kendi isteğiyle örtündüğünü söyleyen dostlarım var. Onlarla aramızdaki tartışma şu: İyi tamam, örtünmek istediniz, böyle bir ihtiyaç hissettiniz, o zaman başınıza bir şey atarsınız ama bu yaptığınız şeyin bir formu ve biçimi var. Bu, tasarlanmış bir şey. Eğer inancınız doğrultusunda, Allah'a kendinizi daha yakın hissetmek ya da sevdirmek için yaptığınız bir şeyse, bunun bir ortak biçimi olamaz.
Latife Tekin, Anadolu kadınının örtüsünün tülbent olduğunu, bununla gözyaşını sildiğini, çocuğunu örttüğünü, yoğurt süzdüğünü anlatıyor ve soruyor:
- Türbanla yoğurt süzebilir misin?
Ve sözü şöyle bağlıyor:
- Türban kadınlar için bir özgürleşme aracı, diyenler var. Ben katılmıyorum. Türbanı tek başına konuştuğumuz zaman doğru olabilir ama büyük fotoğrafa baktığımızda, iktidarda olan partinin bayraklaştırdığı bir simge. Hiç de masum değil.

Gül'ün adaleti
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül ve yanındakiler Washington'da Cafe Milano'da yemek yemişlerdi. Yemekte servisi lokantanın Türk garsonu Kerem Çelik yapmıştı. Kerem yemekten sonra gazetecilerin ısrarlı sorularına dayanamayarak yemekte istakozlu makarna falan yendiğini, hesabın 500 dolar olduğunu, bahşiş dahil hesabın Türk Büyükelçiliği'ne gönderildiğini anlatmıştı.
DHA'nın haberine göre, bizim büyükelçiliğin şikâyeti üzerine Cafe Milano Kerem'in işine son vermiş. Haberi yalanlayan yok. Hesap devlete ödetilmiş işte. Suç bunu açıklamakta! Ne adalet?

Melih Aşık - 16.01.2008

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog