Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

Okur Makaleleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okur Makaleleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2008 Salı

İş Adamı Bir Okurumuzdan Not: Apolitik Gençlik İstemiyorum

Merhabalar,

Ben bu ülkenin yetiştirdiği genç bir işadamıyım. Yaklaşık 20 insana iş verdim. Ödediğim vergiler de cabası... Peki, ben bu vergileri neden ödüyorum? DTP milletvekilleri maaş alsın diye mi? Dün bir anahaber programında Adana'da bir terörist cenazesini seyrettim. Hainler ellerinde armalı paçavraları ile ellerini kollarını sallasınlar diye mi ödüyorum vergi mi? Diyarbakır Dicle'deki PKK mezarlığını bilmeyen kalmadı. Diyarbakır Belediyesi bu mezarlığın çevre düzenlemesini yapmış, bunun için mi ödüyorum vergi mi?

Ben vergimi gelecek nesillere daha iyi ve güçlü bir Türkiye bırakmak için ödüyorum. Genç arkadaşlardan beklentim, görüşleri ne olursa olsun politika üretmeleridir. Bu günün dünyasında en büyük silah politika olmuştur. Güçlü politikalar, masalarda çok büyük savaşlar kazanmaktadır.

Hasan Genç

17 Nisan 2008 Perşembe

BARIŞ GELİNİ

Barış için gelinlik giyerek otostopla İsrail’e gitmeyi amaçlayan Pippo Boca ve Silvia Moro…
Bu haberi okumaya başladıktan sonra hemen aklımdan hangi yol üzerinden geçerek gidecekler acaba diye düşündüm ve ülkem olmasına rağmen ve çok seviyor olmama rağmen umarım Türkiye’den geçmezler diye düşündüm…

İki cesur sanatçı birlikte, 8 Mart 2008’de Milano’dan yolculuğa başlayarak, Balkan ülkeleri ve Türkiye üzerinden otostop yaparak İsrail’e gitmeyi amaçlıyor… Gazete başlıkları…
Haberin sonu mu?...

Barış Gelininin öldürüldüğü haberi…
La Repubblica Gazetesi…Ülke Cinayet Nedeniyle Şaşkın…
Türkiye ulusal gazetelerde ise… Ülke Şok İçinde… gibi yorumlar yapılmış.
Bu koskoca bir YALAN…

Bu haberi okuyan her Türk kadınının aklından böyle bir sonun geçtiğine ve tedirgin olduğuna eminim. Cumhurbaşkanı Gül’ün Pipa’nın seyaletini sempatiyle takip ediyordum sözleri yerine tedirginlikten takip ediyordum sözleri daha çok yakışırdı ve uygun olurdu. Çünkü Türkiye’de çok büyük oranda kadınlara yönelik seksüel bir baskı var. Bu ülkenin, çok sevdiğim benim ülkemin bazı erkeklerinin barbarlıklarını biliyoruz ve eğer Pippo’ya bir şey olmasaydı büyük şans olurdu. Yani Pippo’nun başına böyle bir şey gelmiş olması şanssızlık olarak adlandırılamaz, gelmeseydi şans olarak adlandırılabilirdi…

Ülkemizde daha çocukluk dönemlerinde başlar bunlara zemin hazırlayan baskıcı tutum. Tv’de bir aşk sahnesi varsa o kanal değiştirilir, ama şiddetin en fazla hissedildiği hiçbir sahnede tv kanalı değişmez. Nedir bu tezat hiç anlam veremiyorum. Şiddet nasıl da sevginin önüne geçebiliyor…

Seksüellik kesinlikle suçtur neye göre, hangi kriterlere göre belirleniyor bu? Bu suçluluk duygusu neden asırlardır yeni kuşaklara taşınıyor ki? Toplumlarda suç olarak görülen bu durum din baskısı ile daha da büyütülmüştür ve batı ülkelerine göre bizde çok daha fazla hissedilir durumdadır ve bu ağır fatura genelde kadına kesilmiştir.

Ve barbar erkekler daha ufaklıktan gelenek, görenek, toplumsal baskı, din, töre derken bastırılan bu duygularını çeşitli ve değişik şekillerde ortaya çıkarıyorlar. Artık bir şeyleri ÖRTMEK yerine, onları açığa çıkarmalıyız.

Dinin ahlak kaynağı olmasını savunacağımız yerde, ahlak dışı davranışları temize çıkarmak için bir vasıta olduğunu savunmalıyız. O zaman sevgi; sapıklığın, sapkınlığın, şiddetin önüne geçer ve barış için yola çıkmış bir İNSAN ( bayan olmasından öte ) çeşitli nedenlerle bastırılmış sapıkça duyguları olan insan görünümlü canlılar yüzünden hayatını kaybetmez…

Barış ve sevgiye inanan herkesin başı sağolsun…

Gülşah ER

6 Nisan 2008 Pazar

Tortu

1)
Girintiler el verir, çıkıntılar dokunur
Bahaneler öğüten değirmenler kurulur

Elinizde kalacak azgınlığın tortusu
Özünüzü sarsacak siyasetin örtüsü
Var mı ölçüsü ve tartısı
Ortaya koyduklarınızın ?

2)
Güdümlü yabancılaşma
Aslını inkâr eden yaklaşma

Düşünmeden, desteksiz attınız
Geleceği irdelemeden, hesapsız sattınız
Vurdumduymazlıklarınızla, bir de dayattınız
Size dönecek cezası yaptıklarınızın.

3)
Mümkünse güneşi bir kutuya koyun
Dünya belgesidir özünden kopmuş bir soyun

Çok ileri gittiniz
Yılanları güttünüz
Zamanı öğüttünüz
Farkında değilsiniz
Kaçarken yaklaştıklarınızın.

4)
Yeryüzü karanlık, kalabalıklar duyarsız… gelirsin görmezler
Kardeş… vatandaş bilmece gibi… gidersin bilmezler !

Demir fiyatına satılır mı bakır
Siz yazarsınız başkaları okur
Her birisi insan yutan bir çukur
Şuursuzca açtıklarınızın…

5)
Duyarlılıklarını budamışlar
Göz göre göre içlerini boşaltmışlar!

Öfke kararttı gözlerinizi
Hırs doldurdu ceplerinizi
Hile... oyun... yalan
Kapattı kalplerinizi
Hesabı ağır olacak
Dağıttıklarınızın…

6)
Hayalsiz, sevgisiz, duygusuz uydular
Yazılanlar ve konuşulanlar karşısında uyudular!

Elinizde kalacak azgınlığın tortusu
Özünüzü sarsacak siyasetin örtüsü
Var mı ölçüsü ve tartısı
Ortaya koyduklarınızın ?

Üzeyir Lokman ÇAYCI

15 Mart 2008 Cumartesi

Özgürlükler ve Devlet Yönetimi

Özgürlüğün, bütün insanlar için hak ve ihtiyaç olduğu göz ardı edilemez. Fakat bu özgürlük isteklerini kendi amaçlarına uygun yönlendirenler olmuştur ve olacaktır da.

Türbanın üniversiteye girmesinin öğrenciler arasında bir sorun yaratmayacağı inancında olsam da, bunun akabinde devlet kurumlarına girecek türbanın (ister siyasi, ister dini simge olsun) bölünme yaratacağı muhakkaktır. Dini özgürlük gibi bir istek sadece tek bir dinin inananları ile son bulmayacaktır. Bir mahkeme salonunda, bir devlet bürosunda çeşitli inançlara sahip insanların kendi arasında gruplaşmayacağı gibi iyimser bir anlayışa güvenerek hareket edemeyiz.

Bugün Alevi inancına sahip vatandaşlar ibadet etmek için cem evi talep etmekteler. Türbana “dini özgürlük” adı altında tam destek veren hükümet ve ortağı, Alevi vatandaşların ibadethane gibi önemli bir isteğine hangi temele dayanarak, nasıl “hayır” diyebilecek.

Hükümetin özgürlüğe gerçekten önem verdiğini ve Alevi inancına sahip vatandaşların taleplerini de kabul ettiğini farz edelim.

Aleviliği tarikat, mezhep, din ya da bir kültür olarak gören birçok farklı görüşe sahip Alevi vatandaş bulunmaktadır. Devletin kurumu olan Diyanet, Aleviliği bir tarikat olarak kabul etmektedir. Bir tarikat olarak Alevilere bu hakkın tanınması tarikatların kendi ibadethanelerini açmasına yasal zemin hazırlayacaktır. Mevlevi, Cerrahi, Nakşibendî tarikatlarının kendi yorumlarına uygun yapacakları ibadetler için camiler talep etmeyeceğini kim garanti edebilir. Şimdiye kadar çeşitli mezhep ve tarikatlara mensup insanlar namazlarda omuz omuza durmuşken, tarikat camileri oluşumundan sonra bölünme yaşanmayacak mıdır?

Vakti zamanında tarikat liderinin yanında diz çökmüş bir devlet başkanı biliyorum. Bu başkan devleti yönetirken tarikatları desteklemek uğruna neleri göze alabilir düşünmek istemiyorum.

Özet olarak vatandaşların ne türban ne de cem evi isteklerinin altında büyük planlar yatmamaktadır. Fakat bu istekleri kendi çıkarları için kullanacak kişiler mevcuttur. Devleti yönetenler pembe gözlükler takıp insanlara masum özgürlükler dağıtırken bu hareketlerin sonuçlarını iyi değerlendirmelidir. Ya da siyah gözlükler takarak gizli işler çevirmemelidirler.

Rejim kendini yıkacak hareketlere karşı refleks göstermek zorundadır. Anayasa mahkemesi gibi devlet kurumlarının yanında bilinçli vatandaşlarda gerekli refleksi göstereceklerdir.


Oğuz Sungur

12 Mart 2008 Çarşamba

Hırsız

«Sen yangınlar için değil, aydınlıklar için kıvılcım ol!»


Süleyman yoksul düşmüştü… Oğluna : « Oğlum Dipsiz, zengin birisinin evine gir… Seni idare edecek bir şeyler yürüt… Hiç olmazsa bir iki ay, it gibi aç yatıp kalkma… Bak adamlar sepet sepet eşya taşıyorlar evlerine… Herkeste para var! Bir sende yok! Uyuz gibi yaşama artık! Sonra... hiç olmazsa bana da faydan dokunur... Senin sayende benim mideme de etliler, sütlüler ve tatlılar girer...»

Bu sözlerinden sonra yine aç yattı yatağına... Karanlığı içine çeke çeke uyumaya çalıştı... Kazınan midesi, guruldayan bağırsakları onu uyutmuyordu.

Ertesi gün babasının sözlerinden etkilenen Dipsiz, plan yapmak üzere çevreyi dikizlerken evlerine çantalar içerisinde yiyecekler taşıyan bir adamla, kucağında küçük çocuğu bulunan bir kadın dikkatini çekti. Kendi kendine : «Oğlum dipsiz! Şimdi şu insanları bütün halleriyle iyice incele! Babanın sözlerinden etkilenerek, söz gelişi hırsızlık yapmak için bu eve girersen… Olur ya tam içerde olduğun sırada şu genç kadın gece yarısı uyku sersemliğiyle helaya gitmek için ayağa kalksa ve karanlıkta izbandut gibi iri yarı seni görse... Olur ya korkudan dili dişi kilitlenip ölse... Ya da bağırmasın diye münasip bir biçimde sen onu boğazlasan... Rahatlayacak mısın? Şu küçük yaştaki çocuk annesiz kalsa, sonra da senin gibi dipsiz bir insan olsa kazançlı mı çıkacaksın? Bu vicdansızlığı içim kaldırmıyor! Tırnağın varsa başını kaşı...»

Semt pazarının sona ermesinden sonra sandıkların içinde unutulmuş ya da yerlere dökülmüş sebze ve meyvaları bir sandığa doldurarak evlerine götürdü. Güzelce temizledikten sonra onlarla bir tencere yemek hazırladı. Babasıyla akşam üstü afiyetle yediler.

Babası Süleyman uyuduktan sonra o; gece yarısı kimin evini soysam, hangi eve girsem diye hayaller kurarken uzun süre uyuyamadı. Sonra, buz gibi yorganın altında, kıvrıla kıvrıla uykuya daldı…

Rüyasında bir siyasi parti lideri bir meydanda halka nutuk atıyordu… Oraya yaklaştı… Orada bulunan adamlardan birine :

«Bu adam kim? Niçin böyle avazı çıktığı kadar bağırıp çağırıyor?... Maksadı ne bu gamsız adamın ? » dedi. Adamcağız usulca : «Aydınlık Kovalama Partisi’nin Genel Başkanı… Niçin bağırıp çağırdıklarıyla da hiç kimse ilgilenmiyor… Yukarı tükürürsen bıyık, aşağıya tükürürsen sakal var… Tek tüküreceğin yer kalıyor… yani karşındakilerinin utanmayan yüzlerinin tam ortasına tüküreceksin!» Dipsiz, yüksek sesle : « Adamın içi gibi yüzü de karanlık… Desene aydınlığı kovalaya kovalaya kendileri gibi bizi de karanlıkta bırakacaklar!»

Dipsiz bir başka adama yaklaştı : « Bu adamın konuştukları doğru mu?»

Yaşlı adam : « Ülkemizde sen hiç doğrulardan bahseden siyasetçi gördün mü? Koltuk için, çıkar için bunların yemedikleri nane kalmadı… Hele hele bunlar, hem bize dost olmayan dış güçleri kendilerine rehber ediniyorlar, hem de yakınlarını zengin etmek için ülke topraklarını halka temiz su veren dağ ve ormanlarımızı ona buna talan ettiriyorlar… Dindarlık kisvesi altında dinsizlerle, insanlık düşmanlarıyla, katillerle ortaklık yaparak güya ülkemizi yönetiyorlar! »

Dipsiz ona : « O halde bu kötü siyasetçilerin her yaptıklarını onaylarcasına sen niye bu meydandasın! Senden ve benden haberleri olmayanları İğrenç halleriyle bizleri aşağılayanları yalnız ve desteksiz bıraksana! »

Dipsiz’in bu sözü yaşlı adamı oldukça etkilemişti. Önündeki bir kişinin omuzuna dokunarak : « Oğlum Kemal çocuklarıma ve torunlarıma haber ver de vakit kaybetmeden buradan uzaklaşalım…»

Eğilerek Dipsiz’e : “ Ben 110 yaşındayım…çocuklarım ve torunlarımla burada tam dört yüz on kişiyiz… Şimdi burayı üç dakika içinde terkedeceğiz… Aydınlık Kovalama Partisi’nin genel başkanı biz gittikten sonra cinlerle konuşacak!…»

Kemal’in ıslık sesiyle birlikte yaşlı adam önde, diğerleri arkasında meydanı terkederlerken Aydınlık Kovalama Partisi’nin yöneticileri ne olup bittiğini anlamadan bir yalnızlık içerisinde, boşlukta üç beş kişiyle kalarak, şaşkınlığa düşmüşlerdi.

Dipsiz uyandığı zaman uzun süre gördüğü rüyayı yorumlamaya çalıştı ... Rüyasından etkilenerek bir kişiyle bile olsa sonuçları farklı olaylara sebep olabileceğini öğrenmişti. Kendi kendine : «Oğlum dipsiz, yaşadığın toplum içinde öyle bir kişiyi bul ki, hem sana hem de çevrene faydalı olsun! Bu kötüleri yalnız bırakma veya güçsüzlere destek olma adına da olabilir. Bizim halimizi nasıl hiç kimse bilmiyorsa, bizim gibi olan binlerce kişi de bilinmiyor! Haketmeyen birilerine zarar vererek kendimize faydalı olma yerine, kendimizi güçlendirerek başkalarına gerekli etkiyi göstermeliyiz.»

Süleyman bir akşam üzeri, her zamanki sözlerini tekrarlayarak oğluna : « Oğlum Dipsiz, zengin birisinin evine gir… Seni idare edecek bir şeyler yürüt… Hiç olmazsa bir iki ay it gibi aç yatıp kalkma… Bak adamlar sepet sepet eşya taşıyorlar evlerine… Herkeste para var! Bir sende yok! Uyuz gibi yaşama artık! Sonra... hiç olmazsa bana da faydan dokunur... Senin sayende benim mideme de etliler, sütlüler ve tatlılar girer...»

Dipsiz bu kez öfkeli bir şekilde babasına : « Bir baba olarak benden istediklerini hiç gözden geçirdin mi? Bir eve hırsızlık için girsem, olur ya, ev sahibi beni alnımın ortasından çatır çatır vursa ve bu sebeple eve getirilen benim cesetimle, senim midene etliler, sütlüler ve tatlılar mı girecek? Ya da hırsızlık yaparken ben birilerinin ölümüne sebep olsam, sen bir yerlerine kına mı yakacaksın? Yoksa hükümet meydanında kalça kıvırarak dans edip oynayacak mısın? Senin ve benim değerimiz yoksa, başkalarını da mı değersiz zannediyorsun?

Süleyman : « Aman tövbe, de oğlum... Allah benim canımı alsın da senin acını bana göstermesin! Ya da birinin ölümüne sebep olup katil olma! Bak bu anlattıkların benim hiç aklımdan geçmemişti…

Dipsiz : « Şimdiye kadar senin aklından ne geçti ki... Beni okutup adam etmek aklından hiç geçmedi! Beni annesiz bırakmamak için annemi dövmemek ve dertli etmemek aklından hiç geçmedi. Yıllardır, akşamlara kadar kahvehanelerin pis havalarını solumamak ve bir kazma alıp kötülere, uğursuzlara mezar kazmak veya orada burada rençberlik yaparak helalinden para kazanmak aklından hiç geçmedi. İyiyi, güzeli düşünmek, insanlara mutluluk vermek, kötüyle iyiyi ayırt etmek aklından hiç geçmedi!

Süleyman : « Çok ağır konuşuyorsun oğlum… Beni utandırıyorsun? »

Dipsiz : « Bak adamlar evlerine sepet sepet eşya taşıyorlar … diyorsun! Sen mi kazandın evlerine götürdükleri sepet sepet eşyaların paralarını! Hazıra konmak, emeksiz ve haksız para kazanmak sana hiç yakışıyor mu? Utanıyorum senden… Bir de Müslüman ismi taşıyorsun? Yani Süleyman adıyla haksızlıklara, kötülülüklere sebep olmaya çalışıyorsun. Sen örnek ol… Ben de senin yaptıklarını yapayım. Yarın cansız cesedin musalla taşına konulduğunda « Oğlum Dipsiz, zengin birisinin evine gir… Seni idare edecek bir şeyler yürüt… Hiç olmazsa, bir iki ay it gibi aç yatıp kalkma… Bak adamlar sepet sepet eşya taşıyorlar evlerine… Herkeste para var! Bir sende yok! Uyuz gibi yaşama artık! Sonra... hiç olmazsa bana da faydan dokunur... Senin sayende benim mideme de etliler, sütlüler ve tatlılar girer...» dediğini mi hatırlatayım insanlara! Yoksa… Yoksa babam yaşarken bir sineğin kanadını dahi incitmedi mi diyeyim?

Ölmeden önce annemle helalleşebildin mi? Benimle hangi yüzünle helalleşeceksin?... Eğer beni yanında evlât olarak görmek istiyorsan yarın sabahtan itibaren kendine kahvehaneyi yasaklayacaksın... Yine yarından itibaren birlikte amele pazarına gidip ellerimize birer kazma ve kürek alıp rençberlik yapacağız... Kimseye zarar vermeden yaşamanın yollarını araştıracağız! »

Süleyman gözyaşlarını tutamadı ve oğluna sarılarak : « Şimdiye kadar bana böyle ders veren olmadı oğlum... Sağol evladım! Sana şu an söz veriyorum. Yarın sabahtan itibaren kahvehaneyi kendime yasaklıyorum! Ve... yine yarın sabahtan itibaren de seninle elime kazma ve kürek alarak iş aramaya gideceğim... Her ikimiz de şu andan itibaren yangınlara değil aydınlıklara kıvılcım olacağız!»

Ağlayan sadece Süleyman değildi… Dipsiz de gözyaşlarıyla babasına teşekkür ediyordu.

Ankara, 04.11.2007

Üzeyir Lokman Çaycı

5 Mart 2008 Çarşamba

Daha Ne Kadar Uyuyacaksınız ?

"bize bu acıları yaşatanlara, o acıları hayal bile edemeyecekleri bir yoğunlukta yaşatacağız.” (y.b)

Anlamlı bir cümle gibi gözükse de, halkı rahatlatma amaçlı söylenmiş, temeli yalan üzerine kurulmuş, klişe sözlerden sadece biri olduğunu anlamak kendi adıma uzun sürmedi; sadece sekiz günümü aldı!

ABD’nin sözünden çıkamayan bir ülke konumuna gelmiş olduğumuzu görmek, ne kadar hazin bir görüntüdür ki insanın kör olası geliyor. 8 günde 237 adam öldürülünce "Türkiye kurtuldu çok şükür(!)” İmajı nasıl yaratılıyor ve bunu izleyip, bu ülkede yaşayan her vatandaş nasıl inanabiliyor akıl almıyor doğrusu!

Bu ani başlayan ve ani biten harekâttan geriye sadece şehit sayısı, yıkılan onca yuva, devletin başındakilerin ve yandaşlarının "asla" bilemeyeceği türden büyük "acılar" kaldı. Yıllardır bilinenin ya da bize gösterilenin aksine; madem Irak’a girmek, operasyon yapmak, bitirmek ve terörü az da olsa(!) temizlemek bu kadar kolaydı, onca senedir neden beklenildi? Az çok tarih bilgisine sahip her insan bilir ki; bir milletin egemenliğinin en büyük tehdidi “iç savaş”tır. Yani Türkiye’nin yıllardır görülemeyen ya da görülmek istenmeyen(!) aslında en büyük sorunu olan; PKK nasıl görmezden gelindi, bugüne kadar hiçbir şey yapılamadı anlayamıyorum!
Bu ülkede hala yaşayan ve bilincini kaybetmemiş olan insanlar bu filmi defalarca izledi!
Şimdi ise yeni bir filmin çevrildiğine tanık oluyoruz ki senaryo yine aynı; Amerika Birleşik Devletleri iki ‘emir’ cümlesi kuruyor, Türkiye geri çekiliyor! Yine görünenin aksini ispatlama gereksinimi duyuluyor ki; kamuoyunu inandırma amaçlı süslü cümlelerle üst üste açıklamalar yapılıyor!

Gerçi birileri ülkenin her şeyini "her türlü" Abd’ nin kullanma kılavuzu haline getirmişse, halkın en çok güvendiği kurumlardan olan Genel Kurmay Başkanlığı da daha fazla ne yapabilir, bugüne kadar yaşanan örneklere bakarsak açıkçası bilemiyorum ve malesef ki duyulan bu büyük güvenin de günden güne sarsıldığını görmemek imkansız.

Zaten ülkesinin gidişatının kötü olduğunu görebilenler, 5 yıldır “kara kalemle” itinayla çizilen resimlerin, arttıkça daha da vahim bir tabloya dönüştüğünün farkındalar. Ancak darısı, tüm olanların “hala” aksini iddia edebilen, bugün bunları yaşamamıza sebep olan, inatla dünyaya “hala” perde arkasından bakan, gözlerini açıp, kafa yormadan, oyun oynarcasına verilen oyların sahiplerinin yani ne yazık ki bu ülkede yaşayıp, kendini tüm bu olanlardan sorumlu hissetmesi gereken “milyonlar”ın başına.

Tijen Bulut

27 Şubat 2008 Çarşamba

26 Şubat 1992

Türk dünyası ve Azerbaycan için en acı günlerden biridir. Aynı zamanda insanlık tarihi açısından da kapkara bir sayfadır.

Öncelikle kısaca Karabağ Sorunu hakkında bilgi verelim. Yıllardır çözülmeyi bekleyen Karabağ Sorunu, Azerbaycan ile Ermenistan arasında uzun bir tarihi geçmişe sahip. Rusya için Kafkasya politikasının vazgeçilmez unsuru olan Ermenilerin, bu durumu fırsat olarak kullanmalarının doğal bir sonucudur. 1980 sonrası, Rus politikaları sonucunda Dağlık Karabağ’da nüfus çoğunluğunu ele geçiren Ermeniler, burada hak iddia etmeye başlamışlardır. Azerbaycan ise Karabağ’ın tarihi ve hukuki açıdan kendisine ait olduğunu belirtmektedir. Hatta uluslararası hukukta bu konuda Azerbaycan’ı destekler durumdadır. Zaten Ermenilerin Karabağ’ı işgali, AGİT protokolüne de hukuken aykırıdır. Fakat Azerbaycan bu konuda sadece Türkiye’nin desteğini alırken, Ermenistan başta Rusya ve İran olmak üzere batılı devletlerin de desteğini almıştır. Bu nedenle de Karabağ’ı bırakmak istemiyorlar. İki devlet arasındaki ikili görüşmelerden de olumlu bir sonuç çıkmamıştır.

Ermeniler, 1990 yılından itibaren Karabağ’daki Azeri halka karşı terör eylemlerine girişmişlerdir. Yol kesme, otobüs baskınları gibi eylemlerle Azeri halkı yerinden etme niyetinde idiler. Günümüzde Azerbaycan nüfusunun %10’ undan fazlası ülke içinde yer değiştirmek zorunda bırakılmış insanlardan oluşmaktadır ki bu durum, dünyadaki en büyük yerinden edilmiş nüfus hareketlerinden biri durumundadır. Ermenilerin bu tavrı Azeri sivil halk için büyük bir sorun haline gelmiştir artık…

Ve bu sorunun tarihe bıraktığı en acı, en kara, en insafsız miras… Hocalı…

Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan’ın emri doğrultusunda, 25 Şubat gecesi Rus askerlerinin de desteğini alan Ermeni kuvvetleri, 7000 nüfuslu ve coğrafi açıdan stratejik önemi olan Hocalı kentini ele geçirmek için harekete geçmiştir. Aynı anda Rus ordusuna ait 366. motorize alayı, tank ve roket saldırıları ile Hocalı havaalanını kullanılmaz hale getirmiştir. Dünya ile tüm bağlantısı kesilen Hocalı, yeryüzünde yapayalnızdır artık.

Saldırı sonucu sivil, silahsız, çocuk, kadın, ihtiyar ve genç ayrımı yapılmadan Azeri Türkleri, Ermeniler tarafından katledilmiştir. Yapılan işkenceleri, çektirilen acıları, vahşeti burada yazmaya dahi elim varmıyor. O gece Hocalı da yaklaşık 1300 kişi katledilmiş, bunlardan 83 çocuk, 106 kadın acımasız işkencelerle öldürülmüştür. 487 kişi ağır yaralanmış, 1275 kişi rehin alınmıştır. Nüfusun geri kalanı ise canını bin bir zorlukla kurtarmıştır.
Ermeni tarihi, bu gibi olaylarla doludur. Hatta ‘’ölüyü öldürmek’’ gibi kavramlar da Ermenilere özgüdür.

Bu Türk düşmanlığın sebebi nedir peki?

Aslında çok fazla düşünmeye gerek yok. Ermenistan’ da okul duvarlarına asılan haritalarda Türkiye’nin 12 ili yer alırken, Ermeni bayrağında Ağrı Dağı’nın resmi varken, Ermeni milli marşında ‘’topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün’’ denirken, bu soru fazla zorlamıyor insanı.

Neredeyse Afrika‘da ki yamyamdan, kutuptaki penguenlere kadar herkesin duyduğu, rivayetten öteye gidemeyen kanıtlarla ispatlanmaya çalışılan ve kısmen başarılı olan sözde soykırım masalı, ülkemizin karşısına her daim bir baskı aracı olarak çıkmıştır. Biz ise tarihin gördüğü en gerçek ve en kanlı soykırımlardan biri olan Hocalı Katliamı’nı, bırakın dünyayı ülkemizde dahi duyurabilmiş değiliz. Yakın dönemde yaşanan ve kesinlikle tasvip etmediğim bazı olaylar sonrasında, ülkemiz insanının Ermenistan ve Ermeniler konusunda ne kadar duyarlı olduğunu gördük. Dostluk ve kardeşlik masallarına rağmen, tarihi düşmanımız olan Ermenistan’ın yaptığı bu katliamın unutulmaması ve her daim hatırlatılması için bir kez daha belirtmekte fayda görüyorum.

‘’Hocalı Katliamı, Ermeniler tarafından yapılmış bir soykırımdır’’
Türk milleti, tarihin hiçbir döneminde soykırım yapmamıştır. Aksine tarihte birçok kez soykırıma uğramıştır. Bakü’de, Kars’ta, Erzurum’da, Ağrı’da, Hocalı’ da bunların örnekleri yaşanmıştır.

Hocalı Katliamı’nın 16. Yıldönümünde, hayatlarını kaybeden soydaşlarımıza Allah’tan rahmet ve Türk Milleti’ne başsağlığı diliyorum.

‘’Azerbaycan bir gözdür, Karabağ da bebeği,
Yani Azerbaycan’ın tam ortası, göbeği,
Gözüme mi göz dikti bu ermeni köpeği,
Bu köpek senin dünya, kapımızdan çek artık!
Ya Karabağ, ya ölüm, başka yolu yok artık… ‘’
Nazmi Dursun

2 Şubat 2008 Cumartesi

Başörtüsü Karşıtlarına Birkaç Masum Soru

Tartışmalar son sürat devam ederken artık tahammül edemediğim hatta duymak istemediğim bir çok olayla karşılaşıyorum.Öncelikle ‘çene altı’ formülüne değinmek lazım kanımca..Bu nasıl komik bir olaydır nasıl bir formüldür anlamış değilim..Benim rejim karşıtı(!) fikirlerimi bu çene altı formülümü değiştirecek;alttan bağlarsam geleneksel örf ve adet yapısı içerisinde ninem gibi başımı örtmüş olacağım ama bir hata edip çene altından iğnelersem o zaman en büyük rejim tehlikesi ben olacağım..Biri bana bunu anlatabilir mi inanın mantığını çözemediğimden..Benim beynimdeki fikirleri bu formülle nasıl ortadan kaldırabilirsiniz?Yada başımı açıp okula girdiğimde beynimdeki örtüyü nasıl açacaksınız?Ayrı bir soru;bu rejim değişikliği tehdidini yalnızca biz başörtülü bayanlar(!) mı oluşturuyoruz?Benimle aynı fikirde olan yani başörtüsüne serbestlik getirilmesini isteyen erkek arkadaşlar tehdit olarak gözükmüyorlar ve istedikleri gibi okula girebiliyorlar..Benim başımdaki örtümü koskoca Türkiye Cumhuriyet’inin rejimini değiştirecek; ki bu yapılan değişikliklerin yalnızca üniversitede bulunan ‘az sayıdaki hanım kızı’ mutlu edecek bir yapılanma olduğu söylenirken.

Diğer bir anlamadığım nokta ise benim örtümün simge olarak adlandırılması..’Ben bu örtüyü herhangi bir partinin simgesi olarak takmıyorum!İnandığım için Dinimin gereği olduğu için takıyorum!’Bu cümle bana ait ve benim gibi düşünen tüm üniversite öğrencilerine ait..Ama birtakım kendini bilmez; hayır efendim sen ne taktığını bilmiyorsun senin o başındaki İslam’ın gereği değildir hele inandığın için kesinlikle örtemezsin hatta sen yalancısın biz onu ne amaçla örttüğünü gayet iyi biliyoruz diyebiliyor..Şimdi bu nasıl bir yargılamadır ki; benim söylediğim söze itimat etmeden kendi fikirlerince benim inandığım formları yorumlayabiliyorsun hatta karşı çıkıp benim inanç sistemimin yanlışlığını tartışıyorsun.Beni tanımadan,düşüncelerimi bilmeden hangi hakla benim fikirlerimi sorgulayabiliyorsun? Beni kendi kafana göre hangi partiden ilan edebiliyorsun ve birde inandığım değer verdiğim bir olguya tüm bunları nasıl alet edebiliyorsun?Bunlarda cevaplanması istediğimiz masum sorular..Cevabını bilmediğimiz öğrenmeye çalıştığımız sorular…

Başka bir konuda başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasıyla sınırlı kalınmayacağı kaygısı..Ki ben bu konuda hiçbir kaygı taşımıyorum yani serbest olmasında herhangi bir yanlış görmüyorum ama kaygı duyanların neden duyduklarını da öğrenmek istiyorum.Çünkü üniversitelerde serbest kalınması çabalarına en büyük tepki bu yasağın kalkmasının yalnızca üniversitelerle sınırlı kalınmayacağı ve rejimin bu şekilde elden gidebileceği telaşının alınmasıyla ortaya çıktı.Sırf bu telaş ve kuruntular yüzünden nasıl bugün ki yasağın kaldırılmasını istemiyoruz diyebiliyorsunuz.Geleceği görme çıkmazları var olan bir yasağın kalkmasını nasıl engeller?Siz bu yasağın tüm kamu kurumlarında,liselerde hatta ortaokullarda bile kalkacağını yalnızca düşünerek ve ihtimal vererek bugün ki çekilen çileyi nasıl göz ardı edersiniz?Ve tüm bu kuruntulara beni nasıl inandırabilirsiniz.Daha değişen hiçbir şey görünmeden..

Bugün ki Üniversitelerarası Kurul toplantısında rektörler sloganlı pankartlı açıklama yaparken dikkati farklı bir konuşma çekti. Saygıdeğer bayan hocalarımızdan bir tanesi ‘Buyurun siz alın bu öğrencileri okula ama biz derse girmiyoruz ve dersten geçirmiyoruz’ gibi bir açıklama yaptı.Umarım yetkililer bu açıklamayı duymuştur da bizi bu saygıdeğer hocalarımızdan da koruyacak bir yasa çıkarmayı uygun görmüşlerdir.Bu aralar yasalara,korumalara,korunmalara pek ihtiyacımız olacak sanırım..

Büşra NAS

30 Ocak 2008 Çarşamba

Demokrasi Çarkı

Yüzbinlerce insanın bulunduğu büyük bir meydandaydım. Yüksek bir kürsüde üzerinde tarihi bir kıyafet olan yaşlı birisiyle, on beş yaşlarında yüzü pırıl pırıl olan bir çocuk bulunuyordu. Kalabalığa rağmen öylesine etkili bir sessizlik vardı ki, gerek kuşların ötüşü gerekse ağaçların hışırtısı duyulabiliyordu. Yer yer öksürük sesleri ve hapşıranlar dalgalar halinde bu ahengi bozuyorlardı.

Yaşlı adam kürsünün önüne iyice yaklaştı ve kalabalığa doğru eliyle işaret ederek : «sen gel!» diye seslendi.

Yüzlerce kişi ellerini göğüslerine dokunarak «ben mi?» diye cevap vermeye çalıştılar. « Hayır; mavi gömlekli arkadaşımızı davet ediyorum.» dedi. «Olamaz...» diyordum kendi kendime. Tarif edilen kişi bendim. Zaten yanımda bulunan kişiler de beni uyararak « seni çağırıyor...» diyorlardı.

Kalabalığı yararak yarım saat içerisinde kürsüye ulaştım. Herkes dikkatlice bana bakıyordu. Dedim : «Burada herhalde bir tiyatro gösterisi olacak... ama bu adamcağız beni neden binlerce kişi arasından çağırdı?»

Önce elinden öpmek istedim, izin vermedi. Bana sarılarak yanaklarımdan öptü. Sonra kalabalığa seslenerek «size biraz tuhaf gelecek ama bugünün özetini yapabilecek, zamanı irdeleyebilecek kişilerden biri de bu arkadaşımız... Şimdi size hitap ederek hiç olmazsa gelecek için yerinde kararların alınmasına katkıda bulunacak. Ben kendisinin haberi olmasa dahi yıllardır çalışmalarını takip ediyorum.»

Bana mikrofonu vermişti. Konuşmaya başladım :

Sevgili büyüklerim, kıymetli kardeşlerim ben bu kürsüye gelerek sizlere hitap edeceğimi hiç aklımın ucundan geçirmiyordum.

Biliyorsunuz ki hepinizin ortak düşünceleri ve duyurmak istedikleri endişeleri var. Millet olarak ihtilallerle, haksızlıklarla ve dış mihraklı terör hadiseleriyle etkisiz hale getirildik. Seçim zamanları bizden üstün olduklarına inandığımız insanları sık sık meclise gönderdik. Tabii havamızı aldık. Hayal kırıklığı bir yana, seviye, tahsil ve tecrübe gibi meziyetlerini gözönünde bulundurmadığımız için onlar bize tepeden bakmaya çalıştılar. Söz verdiler yerine getirmediler, milletvekili seçildiler yanımıza dahi gelmediler. Onların yüzlerini seçimden seçime görebildik. Yani biz ne ektiysek onu biçtik.

Ben aklımdan şunları geçirdim hep... Demokrasi halkın kendi kendini idare ettiği bir yönetim şekli değil... Zenginin, hırsızın, güçlünün söz sahibi olduğu ; fakirin, güçsüzün ve samimi insanların etkisizleştirildiği hatta ezildiği bir kurnazlık rejimidir... İnsanlar kullanıldıkları ölçüde yaşama ve varolma haklarına sahiptirler. Sizin seçtiklerinizi başkalarının yokettiği veya dış güçlerin yönettiğini gayet iyi biliyorsunuz.

Zamanımızda deprem oluşturan, bulutlara yön veren uzay teknolojilerinin varlığını biliyorsunuz. Bunu hadiselerin yaşandığı bölgelerden ve ülkelerden de anlayabiliyoruz. Günümüzde İstanbul gibi büyük şehirlerden insanların uzaklaştırılmaları için emperyalist güçlerin organize ettiği ya yapay planlanmış olaylar ya da depremle ilgili haberler sık sık gündeme getiriliyor. Bizim hazır olmadığımız, dış güçlerin aylarca hazırlık yaparak körüklediği olaylarla sıkıntılarımız arttıkça artıyor. Dünyanın bozulan dengesi üzerinde yapılan hesaplar sadece insanlar ve ülkeler üzerinedir. Bu sebeple akıllı ve güçlü olanlar söz sahibi oluyorlar. Her şey şimdi uzaydan takip ediliyor. Biz bir yerlerde zaman öldürürken onlar çeşitli şekillerle ülkeleri işgal ediyorlar. Ülkenizdeki herhangi bir yöneticiyi dahi etkileri altına alarak hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar. Zamanımızda paranın köleleri ve kukla insanlar çoğaldılar.

Seçmenlerin yüzde yirmi ikisinin oylarıyla iktidara gelenler demokrasi çarkını nasıl döndürmeye çalışıyorlar. Önce bunu irdelemeliyiz...

Türkiyede'ki sistemin önce şiir okudu veya şunu bunu yaptı diye itham ettiği insanlar sonradan o sistemin başına getirilebiliyorlar. Yani önce mağdur sonra yetkili... İtham edildikleri anda kin duydukları insanlar yetkili oldukları sırada da onların hedeflerinde yer alabiliyorlar. Böylece ister istemez ülke sağlıksız ve etüd edilmesi gereken yönetimlere terkediliyor. Bununla beraber biz millet olarak hep mağdurların yanında yer alma alışkanlığına sahibiz. Bu sebeple yapılan basit suçlamalar sonradan mağdurları yükseklere taşıyarak ekmeklerine yağ sürmeye vasıta olmaktadır.

Düşünün ülkemizde karikatür sanatçıları hedef alınarak kanun çıkarılabiliyor, onlar hakkında zehir zemberek konuşmalar yapılabiliyor. Adeta sanatçılar hedef gösterilerek mahkum ettirilebiliniyor. Demokrasinin katmanları arasında ezilmek istemiyenler sanatlarını icra etmekten çekinme noktasına getiriliyorlar. Sanatçıya karşı savaş açan adamlar yetkilerini de kullanmak suretiyle yarın mahkeme kararlarıyla milyarlarca lira para cezası ödeterek güçlerine güç katacaklar, sanatın ve sanatçının erimeleriyle hatta yokolmalarıyla da gurur duyacaklardır.

Babam elli yıl önce gönderdiği dilekçeye cevap vermeyen Niğde Valisi'ne ikinci bir mektup yazarak « görevini neden yapmadığını, hangi yüzle vali olarak makamını işgal ettiğini» soruyor. Vali kendi eline geçmeyen ve yardımcılarının masası üzerinde bulunan dilekçeyi alarak on dört kilometrelik mesafede bulunan Bor'a geliyor. Akşam üzeri babamla evimizde görüşüyor. Özür dileyerek «hakkını helal etmesini» istiyor. Ve dilekçeye olumlu cevap vermek suretiyle babamın dileğini yerine getiriyor.

İnsanları kucaklayarak hizmet yapma alışkanlığı günümüzde ne yazık ki kayboldu. Emperyalist ülkelerin güdümüne girme moda haline geldi.

Bir başbakanın ağzından çıkan sözlerle ülke yönetiliyor. Ben şahsen :

İlim adamları, öğretmenler, iş adamları, kuvvet komutanları, siyasi partilerin temsilcileri, tecrübeli politikacılar, emekliler, valiler, yazarlar ve gazeteciler, sanatçılar ve serbest meslek sahipleri, halk temsilcileri ve milletvekilleriyle ortak toplantılar yapılarak milleti ilgilendiren kararların alınmasına taraftarım.

Karşımdaki insanların beni can kulağıyla dinlediklerinin farkındaydım. Bu konuşmalarımdan sonra alkışlanmamamı istedim. Tekrar yaşlı kişiye elini öpmek için yaklaştım. Elini çekerek öpmeme izin vermedi. Bana sarılarak yanaklarımdan öptü. Mikrofonu elimden alarak konuşmaya başladı :

- Kardeşimiz bizim özümüzdekilere tercümanlık yaptı. Ben Osmanlı'yım. Yanımdaki küçük kardeşimiz Türkiye... Bize biraz evvel güzel konuşmalarıyla seslenen de Türk halkıdır.

Oldukça heyecanlanmıştım.

Bu konuşmalardan sonra kalabalığa rağmen ortalığı öylesine etkili bir sessizlik kaplamıştı ki, gerek kuşların ötüşü gerekse ağaçların hışırtısı duyulabiliyordu. Yer yer öksürük sesleri ve hapşıranlar dalgalar halinde bu ahengi bozuyorlardı.

Uyandığım da kuş sesleri evimizin önünde akisleniyordu. Derin derin nefes aldım. Rüyada da olsa bana verilen görevi başarmıştım.

Paris - 10.08.2005

Üzeyir Lokman Çaycı

Başörtülüyüz ve 'Siz'den Biriyiz..

Uzun bir aradan sonra yine sıcak bir gündemle ve beni gayet yakından ilgilendiren bir konuyla tekrar karşınızdayım.Tartışmalara artık seyirci kalamadım ve birilerine sesimizi duyurma gerektiği ihtiyacını hissettim.Çünkü kimse bu sorunu bizzat yaşayan kişileri dinlemek istemedi ve kendi siyasi görüşleri üzerinden yorum yaptı.Yorum yapmanın aksine yargılamayı ve suçlamayı daha uygun gördü.Başörtüsü(türban dememekte diretiyorum)simgemidir değimlidir?Biz bu tartışmaları kendi aramızda yapmıyoruz maalesef; sizden duyuyoruz.Başörtülü arkadaşlarımın hepsi aynı partiye destek vermiyor hatta çoğu o kadar sıkılmış ki bu durumdan;siyaset ve parti isimleri bile duymak istemiyorlar.Benim ise katlanamadığım bu duyarsızlık bu siyasi olaylara tepkisiz kalma..Evet bende başörtülüyüm ve benimde inandığım desteklediğim görüşlerine saygı duyduğum kişi ve parti var.Olması gereken en doğal şeyden bahsediyoruz;üniversiteli bir öğrencinin siyasi bir görüşü olması..Ama bu duruma ben Başörtümü dahil etmiyorum.Anlayamadığınız nokta ise bu!Siyaset ve Din kavramlarının ayrılması..Ki benim okuma hakkım ne siyasetle nede dinle alakalıdır..Benimde öğrenme hakkım var bende dünyaya ayak uydurmak istiyorum bende söz söylemek istiyorum;artık dinlemek değil..Belli kesimin sindiremediği nokta aslında burada ortaya çıkıyor.Hastanelerde yada devlet kurumlarında doktor yada öğretmensen başını açmak zorundasın ama temizlikçi yada alt kademedeysen bu duruma kimsenin itirazı olmuyor.Açıklama ise onun taktığı başörtüsü sizin ki ise türban..Bu ayrımı yapmakta direten sizlersiniz!Bakın bizler artık eskisi gibi evlerimizde oturup kafamıza bir tülbent takıp yalnızca ev işi yaparak ‘beylerimize’ hizmet etme taraftarı değiliz!Bizde kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan belli bir sosyal statüye sahip olmaya çalışan bayanlarız..Bu konu üzerinde söylemek istediğim paylaşmak istediğim çok fazla şey var.Gerçekten ya bizi yakından tanımıyorsunuz yada belli ideolojilerden taviz vermek istemiyorsunuz..Bakın biz zaten bu toplumda yaşayan bireyleriz ve inanın herkesimle gayet sıcak ve samimi dostluklar kurabiliyoruz ve kimseye başını kapatması doğrultusunda baskı yapmıyoruz.Hatta arkadaşlarımın çoğu ‘artık sıkılmadın mı aç kapa saçmalığından tamamen açta sende kurtul’ yorumları yapıyorlar ve yapabilirler: bu onların fikri ve ben istersem bu fikri onaylarım..Başı açık arkadaşlarımın hiç mi kendi düşünceleri yok hiç mi fikirleri yok ki benim baskılarımla(!)başını kapatma gafletinde(!)bulanacak?Bence bu yorumlar diğer arkadaşlarımızı gayet rencide edici, aşağılayıcı ve küçük düşürücü ifadelerdir….

Haberlerde ‘saygı’değer Demirel’in konuşmasına denk geldim..Artık İran’a gitmemize gerek yokmuş hatta oradan buraya okumaya gelmeleri artık çok muhtemelmiş..Gerçekten gülüyorum.Bir tane bile Başörtüsü sorunu yüzünden İran’a okumaya giden bir arkadaşım olmadı olan birini de duymadım..Hepsi Avrupa’da okumayı tercih etti.Çünkü hiçbiri ne laik devlet düşmanı nede şeriat devleti yandaşı..İstek tek:okumak..Mhp’nin tavrı konusuna gelirsek eğer kendilerindeki bu halkın sesine kulak verme isteği kimilerince eleştirilse de ben Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve Başörtüsü sorununa ilişkin tutumunda kendilerini son derece destekliyor ve halkın çoğunluğunun da aynı tepkide olduğunu düşünüyorum.Şimdilik burada bırakacağım,yazacaklarım bunlarla sınırlı değil elbet ama bugün ki haber trafiğinden bana sorulmayan sorulara cevap vermek istedim..Çünkü okula giremeyen benim;Sevgili Deniz Baykal ve kaos ortamı yaratmaya çalışan taraftarları değil…

Büşra NAS

27 Ocak 2008 Pazar

YAŞANAN OLAYLARIN SORUMLUSU KİM

Her insanın bir hayat felsefesi olmalıdır. Ancak kalıplaşmış, dar cümlelerin arkasına sığınmamalıdır. Ben laikim , sosyalistim yada kapitalistim gibi dar kalıplaşmış ideolojilerle hiçbir yere varılmayacağının idrakine varmalılar.

Bir insan ancak ben Ali’yim ya da Ayşe’yim diyerek karakterini yansıtır. Kendini dar kalıplara soktukça kimlik karmaşası yaşanacaktır. Zaten yaşanan olayların hepsi kimlik karmaşası yaşayan insanların çokluğundan kaynaklanmıyor mu? Polat Alemdar isminde oluşturulan hayali mafyalar yüzünden insanlar mafyalığı gözlerinde büyütmeye başladılar. Aslında yasa ve ahlak dışı olan bu iş önem kazanmaya başladı. Nasıl cahil bir toplumda yaşıyoruz. Koyun olmaktan ne zaman çıkacağız? Yazık bize başkaları için yanlış olan artık bizim toplumumuz için doğru olmaya başladı. Çözüm yolu çok açık her birey kendinden sorumlu, yaşananların hepsinin çözümü her bireyin kendi içinde saklı. Başkalarına özenmekten acilen vazgeçmeliyiz. Yoksa biz biz olmaktan vazgeçeceğiz. Bu mafya filmleri arttıkça ölümlerde artıyor. Ama reyting kavgası içinde olan kapitalizmin en koyusunu içinde yaşayan kanallar bunu fark etmiyor ya da fark etse de umursamıyor. Çünkü kimin öldüğünün onlar için zerre kadar değeri yok. Haberleri izlemiyorum artık izleyemiyorum. Her kanalda bir ölüm haberi yorulmuş durumdayım.Daha kötüsü Türk’ün türkü öldürdüğü düşmanla işbirliği yapan insanlar bir yana dursun, ülkemizi sevip ülkemizde iş yapmaya çalışan dost insanlar öldürülüyor.Bütün bunların nedeni ortaya çıkarılan hayali karakterler.Halkımız böylesine özenti insanlarla doldukça daha ne uğur mumcular ne cevherler kaybedeceğiz.

Yine üzüntülü bir ruh haliyle son sözlerimi bitirmek istiyorum. Artık bilinçlenin ve ölmekten de öldürmekten de yorulun lütfen…UĞUR MUMCU’NUN katilleri siz bu ülkeyi yirmi yıl geriye götürdünüz.Unutmayın Türk halkı bu aydını öldürenleri asla affetmez.sizin nesliniz Türkiye topraklarında yaşamamalı yoksa daha çok aydın kaybedeceğiz.

Ezgi Özdemir

20 Ocak 2008 Pazar

Vergi Sistemindeki Çarpıklıklar

Kamu giderlerinin finansmanını sağlayan en önemli kamu geliri vergidir. Ancak Ülkemizde vergi sistemindeki çarpıklıklar ve kanunlardaki yaptırımların yetersizliği nedeniyle vergi kamu giderlerinin finansmanı için yetersiz kalmıştır.

Bunu düzeltmenin birçok yolu var. Ama nedense bu yollardan hiçbiri denenmiyor. Yaptırımların yetersizliği bürokratların çıkarcı ideolojileri nedeniyle düzeltilmiyor. Bu yanlış bir uygulamadır. Bunu kabullenmek söz konusu bile olamaz ama diyelim ki onları anladık. Peki diğer yollar neden denenmiyor? İşte buna bir türlü aklım ermiyor. Mesela vergi bilinci oluşturmak çabasına girilebilir. Çok zor bir yöntem olabilir ama kazandığımız her birey bizim için önemlidir. Sistem böyle devam ederse yani suçlar cezasız kalmaya devam ederse IMF’ ye bağlılığımız devam edecek. Bireyler bunu neden hala idrak edemediler. Peki, ‘’kendini düşün ülke batarsa batsın’’ diye düşünen bencil çıkarcı insanlarla aynı toplumda yaşamak için bizler ne yapmış olabiliriz? Bana tüm bu soruların cevabını verebilecek kişilerden biriyle yaşadığım diyaloglardan biri şöyleydi;

Bundan dokuz yıl öncesiydi. Vergi dairesi başkanına küçücük bir bedenle ama adaletsizliğe karşı çıkan kocaman bir yürekle ‘’ Düşük gelirliler vergi kaçırdıklarında bunun cezasını fazlasıyla öderken, yüksek gelirliler ülkemizden kaçırdıklarını yurt dışında rahatça harcıyorlar. Bu konuda neden önlem almıyor, onları neden cezalandırmıyorsunuz?’’ sorusunu sormuştum. Cevabı ise ‘’ emin olun bu konuda sizden daha hassasız. Bu çözülecek çok yakında…’’ diye devam eden aptal politikacı yalanlarından ibaretti. Aradan dokuz yıl geçti. Hala hiçbir şey çözülmedi, aksine her şey gün geçtikçe bozuluyor. Bunu hesabını kim verecek? Cevabı çok açık suç var yine ceza yok… Halkımın hakkına sahip çıkmayanlar vicdanları rahat mı uyuyorlar? Çok yazık ne diyeyim... Yazımı kayıt dışı yaratanları cezalandıracak ve bürokratları akıllandıracak bir çözümle son vermek istiyorum.

Vergi sistemindeki çarpıklıkların düzeltilmesinin en etkin çözümü bir denetim mekanizması oluşturmak ve yaptırımların zayıflığını göz önüne alarak bunları düzeltme yoluna gitmektir. Yeniden seçilememe korkusu olmadan ülkenin geleceği için fedakârca davranan bürokratlara önemle duyurulur ( ki böyle bir bürokrat varsa).

Ezgi Özdemir

6 Ocak 2008 Pazar

Yanlış İnsanların Yanlış Seçimleri

Son zamanlarda gündemi hala fazlasıyla meşgul eden bir konu var. O da üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen hala sıcaklığını koruyan 22 Temmuz seçimleri... Üzerinden bu kadar zaman geçti fakat yinede kabullenilemedi seçim sonuçları. Günlük hayatta sürekli karşılaştığım sorunlardan biri haline geldi. Hatta durum o kadar vahim ki yemek yemek kadar günlük ve önemli bir sorun oldu şu seçimler.

Yaptığım araştırmalara göre genç nüfus AKP’ye oy vermedi. Peki, nasıl oldu da AKP bu kadar büyük bir farkla seçimi kazandı(?) Köylere ve daha dar kesimlere gidildikçe bu sorunun cevabı kesinleşti. Neden AKP sorusuna yaşlı bir teyzenin verdiği cevap çok şaşırtıcıydı: "Adamlar namaz kılıyor, Cuma’ya gidiyor. Allah’tan korkandan zarar gelmez." Atatürk söz konusu olunca akan sular duruyordu. Şimdi onun ilkelerine saygı diye bir şey bile kalmadı. Biri bu zihniyetle seçim yapanları uyarmalı. Yoksa ülkenin geleceğinden şüphe eden, geleceğe umutsuz bakan bir genç olarak yaşama devam etmek zorunda kalacağım. Acaba bu zihniyetle seçim yapan teyze cami’ye hoca değil devlete başkan seçtiğimizin farkında mıydı? Daha da kötüsü acaba şu yüzde kırk yedilik dilimin hepsi mi aynı zihniyeti kullandı seçim yaparken. Eğer öyleyse durum daha da kötü olacak.

Bu arada yazımdan AKP’ yi eleştirdiğim fikrine kapılmayın lütfen. Aksine onlara hayranlıkla bakıyorum. Bu kadar büyük bir seçmen kitlesi yakalamak kolay değil. Benim eleştirdiğim seçim zihniyeti... İzninizle yazımı son bir temenniyle bitirmek istiyorum. Kurucu önder Mustafa Kemal’in değerleriyle kurulan bu ülke onun değerleri değersizleştiği anda yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Umarım sevgili halkım bunu çok geç kalmadan anlar.

SAYGILARIMLA Ezgi Özdemir

14 Aralık 2007 Cuma

Dış Politikada Neler oluyor?

Türkiye dış politikada çok vahim günler geçiriyor. Dış politikadaki bu kara tablo Türkiye' nin bu güne kadar kazandığı kazanımların yok olmasına sebebiyet vermektedir. Dış politikada bu kadar yetersiz olunmasının sebepleri arasında birçok neden vardır. Ama bunlardan iki tanesi çok önemli unsurdur. Birincisi, dış işleri bakanlığı' nın dış politikayı ticaret gibi algılaması ve ticaret yapar gibi dış politika izlemesidir. Bu konu hakkındaki önemli ve vahim bir örnek ise sayın dış işleri bakanı Ali Babacan Brüksel' e bakanlığı döneminde dört kez gitmiştir. Toplantı için gittiği bu dört gezisinin üçünde toplantılara hiç katılmadan sadece alışveriş yaparak Türkiye' ye geri dönmüştür. Türkiye Cumhuriyeti' nin dış işleri bakanı görevini bu şekilde iştirak ederse ve dış politkayı alışveriş yapmak için kullanırsa bu noktada, dış politikada nasıl bir başarı alabiliriz cevabı size kalmış. İkinci neden ise, dış politikadaki tecrübe yetersizliği ve görev dağılımındaki çarpıklıktır. Bu konuya ait vahim örnek ise; 2015 yılında yapılacak olan Expo fuarı için sayın cumhurbaşkanı Abdullah Gül' ün Fransa' ya gitmesidir. Fransa' da yaptığı görüşmelerden sonra fuarın 2015 yılında İzmir' de yapılmasını istemiştir. Ama bir fuar için bile devreye sayın cumhurbaşkanı giriyorsa bu devletin dış işleri ne işe yarıyor sorusu akla geliyor. Bu kadar komik duruma düşen bir dış işleri bakanlığı dünyanın hiçbir yerinde yoktur herhalde.

Türkiye özellikle AB sürecinde çok önemli yaralar aldı son günlerde. Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy' nin girişimiyle Türkiye' nin adaylık ile üyelik konusu ayrıldı. Bu demek oluyor ki, Türkiye' nin AB' ye katılma ümitleri çok büyük yara almıştır. Ama ne kadar kötüdür ki, bu kadar önemli haber bizim dönek medyamızda hiç yer almadı. Hatta yer verenler ise Sarkozy' e hakaret etmekten hiç çekinmediler. Tüsiad başkanı Arzuhan Yalçındağ koskoca Fransa Cumhurbaşkanı' na patalojik rahatsızlığı var deme gafletinde bulundu. Türkiye Cumhuriyeti' nin resmi bir makam başkanı başka bir ülke cumhurbaşkanı'na, kişi her kim olursa olsun nasıl hakaret edebilir? Yarın Fransa ile ilişkilerimiz düzelirse o ülke cumhurbaşkanın yüzüne nasıl bakacak bizim devlet başkanlarımız? Böyle bir hakareti yapmayı kimden ve ne hakla alıyor bu şahış?

Sayın başbakan Sarkozy' nin bu davranışı üzerine onu dönek olmakla suçladı. Oysa Sarkozy girdiği seçimleri Türkiye' ye karşı yapmış olduğu muhalefet sayesinde kazandı. Sarkozy' i Türkiye' yi satmakla suçlayan sayın başbakan' ın bu sözleri onun bu günleri ve geçmişi hiç iyi algılamamasından kaynaklanmaktadır. Oysa Sarkozy' nin Türkiye karşıtlığı savur sultan tarafından bile duyulmuştu. Türkiye Cumhuriyeti başbakanı bu durumu görememiş ise pes doğrusu. Başbakan demişken şu küçük notu hatırlatmak istiyorum. Sayın Bill Gates Türkiye' ye geldiğinde sayın başbakan Bill Gates' ten Microsoft' un Türkiye' ye yatırım yapmasını hatta bunun için gerekli araziyi tahsis edebileceklerini söylemişti. Bu söz üzerine Bill Gates başbakan' a bunun için 1000 adet yazılım ve bilgisayar mühendisine ihtiyacı olduğunu söylemiş. Başbakan bu söz karşısında afallamış ve yanındaki danışmanlarına bu konuyu sormuş. Yanındaki danışmanları ancak beş yıl sonra bu kadar mühendise sahip olacağımızı söyleyince Bill Gates gülmemek için kendini zor tutmuş. Yani sizin anlayacağınız Türkiye içi boş bir teknoloji çöplüğüdür. Bugün Amerika' da 8 milyon mühendis varken bizim ülkemizde yılda en fazla 8 bin mühendis yetişmektedir.(Bunun içinde jeoloji ve ziraat mühendisleri de dahil)

Sözün özüne gelince kendimizi bu kadar büyük görmekten bir an önce vaz geçerek, önümüze bakmalıyız. Dış politikada bu kadar beceriksiz oluşumuzu başka ülke devlet başkanlarına hakaret ederek ve onları suçlayarak gölgelemeyiz. Onların eline o kozları vermeden önce bir şeyler yapmazsak sonra bu kadar gülünç duruma düşeriz. Dış ülkelere yapacağımız gezilerde alışveriş yapmaktan, biraz da toplantılara katılmaya vakit ayırmalıyız kanısındayım. Bilmem yanılıyormuyum? Cevabı size kalmış...


Mehmet Saim Som

12 Aralık 2007 Çarşamba

Yök'te Değişim Türkiye'de Bayram

Hepimizin gözü aydın olsun ki,sonunda Yök başkanımızın görev süresi sona erdi ve böylelikle statükocu zihniyet dönemide tarihe karışmış oldu.Bu yeni dönemde yeni başkanımızla inanıyorum ki üniversitelerin ufku genişleyecek ve gerçek amacına dönmüş olacaktır.Yani bilimsel çalışmalara ağırlık verecek,insan yetiştirme konusunda daha kaliteli bir eğitim politikası uygulanacak,kişilerin beyinleri okunarak yada kılık kıyafetlerine bakılarak hakları ve özgürlükleri kısıtlanmayacaktır.Gelişmiş ülkelerin hiçbirinde görülmeyen çağdışı uygulamalara prim vermeyip, başka bir neslin daha yok olup gitmesine izin verilmeyecektir.Artık ülkeyi yöneten hükümet ile kendini ikinci bir hükümet sanan Yök ile arasında çatışma ortamı olacağını düşünmüyorum.Buda üniversitelerimizin gelişmesi açısından hepimiz adına sevindirici bir durum olacaktır.

Yakın geçmişte hepimizin şahit olduğu gibi belli zihniyetteki bir kısım insanlar, Çankaya'ya başörtüsü çıkmasın diye ülkeyi kaosa sürüklediler,biz ve onlar ayrımı yaparak mitingler düzenlediler hatta iyi biliyoruzki aynı kişileri otobüslerle şehir şehir gezdirerek azınlığı çoğunluk olarak göstermeye gayret edip,bu seçimi engellemeye çalıştılar.Hatta okadar ileri gittiler ki "Yeterki Çankaya'ya başörtüsü çıkmasın da ülkeyi asker yönetsin." diyecek duruma kadar düştüler..Şimdi aynı kesimin yeni Yök başkanına karşı da bi karalama kampanyasına başvuracaklarını ve özgürlüklerden yanayım demesini"Başörtüye serbestlik"olarak algılayacaklarını ve yine fırtanalar koparmaya çalışacaklarını biliyoruz.Ama bu gayretleride cumhurbaşkanlığı seçiminde ve sonucunda olduğu gibi hüsranla sonuçlanacaktır.Şu gerçeği artık hepimiz kabullenmeliyiz ki,bu kavganın ve kaosların ne şahıslara ne de ülkemize faydası şimdiye kadar olmamıştır,şimdiden sonrada olmayacaktır.

Bir de olaya şu açıdan baktığımızda ülke seçmeninin oyunun yarısını almış ve taahüdünde de başörtüsü meselesini çözeceğini vaad etmiş bir parti olarak;Ak Parti'nin bu meseleyi halletmesinden daha doğal birşey olamaz.Ayrıca şunu da belirtmeliyimki böyle değerli bir insanın Yök'ün başına getirilmesinin tek sebebi başörtüsü meselesini çözecek kişi olarak görülmesi veya buna indirgenmesi bu değerli şahsiyete yapılmış büyük bir saygısızlık ve haksızlık olur.

Politikası sadece kriz ortamı yaratmak olan kesim için üzgünüm ama demokrasi ve özgürlük adına artık başörtüsünü üniversitelerde görmeyi içlerine sindirmeye başlasalar iyi olur.Çünkü halk bunu istiyor ve halka rağmen halkçılık olmuyor!!...

Büşra NAS

6 Aralık 2007 Perşembe

Küstah Din Kalpazanları

Küstah din kalpazanı, bireyleri inançları üzerinden ayırıma tabi tutan, devleti dini objeleri kullanarak yöneten ve din ile devlet ilişkisi nedir bilmez kimselere denir. Devletin dini olmaz kavramını unutan ve işine geldiği gibi hareket eden kişilerdir.

Eşitlikçi ve özgür toplumlarda devletin saç ayaklarına dinamit gibi yerleşen, yasama, yargı ve yürütme organlarını ele geçirmek için sinsice planlar yapan kalpazanlar, devletin malvarlığını peşkeş çeken kişilerdir. Devlet idaresini cuma namazlarında imamların ellerine vaaz kağıdı vererek kontrol edebileceğini düşünen bu zihniyet, seçim zamanlarında camilerde imamları aracı olarak kullanıp, kişileri dini kullanarak sömürmek ister. Helal ve haram kavramını istediği gibi kullanmasını bilen bu ideoloji çeşitli zamanlarda bu eylemini sürdürmek için belli liderleri vasitasıyla fetvalar verir. İnsanlar üzerinde inanç baskısı oluşturan bu küstah yaklaşım kişileri objektif düşünmeden uzaklaştırır.

Bu ideoloji kendini kapatarak ve kendini kara çarşaflara sararak içindeki mikroplu düşünceleri sakladığını, kendisinin aslında bir mahlukat olduğunu ve bunu başkalarının görmediğini zanneder. İnsanları dini kurallar çerçevesinde etkilemeye başlayan bu ideolojik yaklaşım, aslında içinde birçok tutarsızlığı barındırır. Kişileri helal ve haram kavramlarıyla uyutmayı amaçlayarak saman altından su yürütürler. İnsanları dindar ve dinsiz olarak ayırarak toplumu kutuplaştırmaya, bireyleri çatışma ortamına sürüklemeye yol açarlar. İşlerine gelince helel olan bazı şeyler, işlerine gelmeyince haram olur. Kendi yaptıkları yolsuzluklar helal ve alın teri olurken, başkası yaparsa haram olur ve şeytan taşlama girişiminde bulunurlar. Vatandaşı seçim zamanı düşünen bu zihniyet seçimden sonra kendini düşünmeye ve devleti soymaya başlar. Çeşitli kuruluşları eşe dosta ve kendi yakınlarına peşkeş çekerek dağıtarak, gelecekleri için yatırımda bulunurlar.

Devlet liderleri ile dini lederleri aynı kefeye koyma cesaretine erişmiş bir ideoloji olan bu zihniyet, dini liderleri ve dini objeleri kullanarak devlet liderlerini karalamaya ve yok etmeye çalışır. Atatürkçü olanları dinsiz olarak nitelendiren bu küçük düşünen beyincikler, Fethullah Gülen'leri, Humeyni'leri gerçek liderleri olarak görürler.

devamı yakında...

not: Mart bu yıl kazma kürekten ziyade, krizi yakacak. Ekonomik kriz için son 4 ay.

Mehmet Saim Som

5 Aralık 2007 Çarşamba

Hiç mi Yüzün Kızarmayacak ?

Yıl 2030, evimde oturup kahvaltımı yaparken, artık belli bir yaşa gelen oğlum, yanıma geldi ve merak ettiği şeyler olduğunu söyledi. Eski kitaplarımdan biri elindeydi. Şaşkın ve meraklı bakışlarıyla bana şu soruları sordu;

Baba bizim bayrağımızda, sizin zamanınızda iken Ay-yıldız varmış peki neden şimdi yok, bayrağımız neden değişti? Ayrıca senin eski atlasını buldum ve orada Türkiye kocaman bir ülke olarak görünüyordu. Şimdi neden o sınırların yarısı bizim? Filistinlilerin,zamanında topraklarını parça parça satarak İsrail'in kurulmasına sebep olduklarını hiç mi bir yerde okumadınız da, topraklarımızı sattırıp şimdi bu ufacık alana bizi hapsettiniz. Siz atalarınızdan böyle mi aldınız bu toprakları, emaneti böyle mi korudunuz. Günden güne topraklarımız satılırken siz uyuyor muydunuz baba?

Bizim evin önündeki, üzerinde mavi, beyaz, kırmızı renkleri ve yıldızı olan bayraklı askerler kim baba? Her gün bize hakaret ederek ve sizi her gördükleri yerde coplayarak demokrasi mi getirdiler baba? Demokrasi bu mudur yani?

Elime geçen gün bir kitap geçti baba, senin gençliğinden kalan. Biz Ankara'ya taşınmadan önce bir şehrimiz varmış, ismi Gaziantep'miş ve 6317 şehit vererek 'Gazi' lik ünvanını kazanmış. Neden şimdi oraya Kürdistan diyorlar baba. Baba hani sizlere Kürtlerle Türkler kardeştir demişler, peki kardeşlerim neden bizi öldürüp ülkemizde ayrı devlet kurdular.

Baba o kitapta Atatürk diye birinden de bahsetmişti. O her kimse 1933'te Bursa'da bir nutuk vermiş, ben şimdi bile ne kastettiğini anlayabiliyorken, sizin gençliğiniz bu kadar mı cahildi de o uyarıları dikkate almadınız.

Şimdiki Kürdistan toprağında yer alan Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmişler ve sen o dönemde gençtin, hiç mi kanın donmadı baba. Neden hesap sormadınız bunları görmezden gelen yöneticilerinize? O az önce bahsettiğim Atatürk size bir hitabe yazmış ve sizi hain yöneticilere ve uşaklara karşı uyarmış ve hitabenin sonunda da 'Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.'demiş. Baba kanınız o kadar bozuk mu ki ülkemizi bu hale getirenlerin yakasına yapışmadınız! Baba Türkiyeli ne demek, biz Türk çocuğu değil miyiz, o kitapta okumuştum 'Ne mutlu Türküm diyene' yazıyordu ve adamın biri varmış adam ne mutlu Türküm diyene diyemeyen biriymiş onun yerine “Ne mutlu Türkiyeliyim diyene” diyormuş ve ülkeyi bir bir satmış ve bu güzel vatanımı geri kafalı, Atatürk düşmanı insanlarla donatmış. Bana niye derslerimde o yüce insan Atatürk’ü anlatmıyorlar bana, niye her defasında hem onu bir simge gibi kullanıp, hem de onun üstünü örtmeye çalışıyorlar baba? Cevap ver baba, “geri kafalı” tayfasına nasıl izin verdiniz bu tayfa nasıl yarı yarıya oy alabildi. Sen, ”ben vermedim” diyosun o, “ben vermedim” diyor peki kim verdi baba?? niye herkes bu kadar korkaktı. Nerdeydi cumhuriyet bilinci, o korkusuz Türk halkı?

Sorular ardı ardına geliyordu, yüzüm kızarmıştı ve başım eğikti, çok utanmıştım. Bir soruya bile cevap veremeden diğerleri geliyordu ve şöyle devam etti; Baba biz Kurtuluş Savaşı denen bir şey yaşamışız, kitaba göre dünyanın gördüğü en şanlı savaşmış ve o savaşta 4 milyon şehit vermişiz. Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar şehit verdiniz. Hiç mi kitap okumadınız, hiç mi sizi uyaran olmadı, hiç mi göremediniz ülkemizin peşkeş çekildiğini, eğer farkında olduysanız ve duygusuzca evinizde oturduysanız sizin o hainlerden ne farkınız kaldı?

Senin eski CD'lerinden birini dinledim baba, bizim de bir İstiklal Marşı'mız varmış, o marşı yanlızca körü körüne ezberlediniz mi? Atalarımız sizi her fırsatta uyarmış, demiş ki 'Ey Türk titre ve kendine dön.'Baba ne zaman titreyeceksiniz, Ankara'yı da kaybettikten sonra mı? Bundan 13 yıl önce titremediyseniz eğer artık hiç bir şey titretemez sizi.

Baba sen son bağımsız olan Türkiye Cumhuriyetini gördün.'Ya devlet başa, ya kuzgun leşe' diyebilecek bir Hasan Tahsin, bir Şehit Şahin, bir Sütçü İmam, Kubilay Öğretmen yok muydu aranızda? Yazıklar olsun baba sizin gençliğinize! Baba beni niye dünyaya getirdiniz, hiç düşünmedin mi bunları beni dünyaya getirirken? Türklüğünüzden utanmadınız hiç olmazsa insanlığınızdan utansaydınız baba. Bu vatan göz göre göre altınızdan kayarken hiç olmazsa ŞEREFİNİZLE ÖLEMEDİNİZ Mİ?' Misakı milli sınırlarını niye verdiniz o zaman. Sizin ki can da, kurtuluş savaşı şehitlerimizin ki patlıcan mıydı?

Bu sorulardan sonra içeriye gittim. Silahıma davranıp, yenilmiş bir samurayın kendini öldürdüğü gibi şerefimle ölmek istedim. Son bir kez düşündüm ve bu kadar aciz duruma düşebileceğimi bilseydim, bu kurşunu bundan 23 sene önce başkalarına sıkar bu işi kökten bitirdim dedim kendi kendime. Ama sonra onunda çözüm olamayacağını düşündüm çünkü 23 sene önce, o ve onun gibi yüzlercesi vardı ülkede, bir kere ona yüzde elli ye yakın oranda oy veren, adeta kış uykusuna yatmış bir ayı gibi uyuyan Türk halkı vardı. Bunlardan sonra oğlumun haykırışları içinde tetiği acımasızca çektim.. Silahın çıkardığı o yüksek ses beni uyandırdı. Meğer herşey bir rüyaymış.. Derin bir nefes aldım ve sırılsıklam olmuş atletimi değiştirmek için yataktan kalktım. Ne gerçekçi bir rüyaydı ama diye düşündüm..

Bu ve bunun gibilerini sizde görmüyormusunuz rüyalarınızda, o karanlık dünyanızda. Görüyorsanız ne yapılması gerektiğini biliyorsunuz demektir ama yok ben görmüyorum diyenlerdenseniz o zaman siz o toz pembe rüyalarınızı görmeye devam edin...Hiç zahmet etmeyin!!

Görkem Altürk

3 Aralık 2007 Pazartesi

Lahana Turşusu


Lahana turşusu, bir adet lahana, tuzlu su, sirke, asit ya da limon tuzundan yapılan bir turşu çeşitidir. Yemesi çok büyük haz verir insana, kıyır kıyır ses gelir ağızdan ısırıldığında. Ben bu hazzı yaşamak için bu akşam bir lahana aldım ve turşu kurmak istedim. Lahananın yapraklarını açarken birden gülümsemeye ve daha sonra kahkaha atmaya başladım. Bu kahkahalara sebep olan asıl neden neydi acaba?

Bu kahkahaların nedeni; Türkiye' nin gerçek yüzüydü. Bu gerçek yüzde yatan kahkaha aslında o kadar sabit şeyler miydi acaba? Tabi ki değildi. Aslında olaylar o kadar saçma ki, insan gülmekten alıkoyamiyor kendini. Örneğin; çapulcu denilen üç kuruşluk pkk sizin 8 askerinizi kaçırıyor, siz çaresizce bekliyorsunuz. Derken başbakan abd ziyareti yapıyor ertesinde kaçırılan askerler serbest bırakılıyor. Çapulcu denilen pkk ile anlaşma yapılıp askerler serbest bırakılıyor. Ama hemen altınızdaki bir devlet bir askeri kaçırıldı diye bir devleti darmadağan ediyor. Bu devlet İsrail. Derken aradan günler geçiyor, 7 sivil kaçırılıyor sonra yine anlaşma yapılıp serbest bırakılıyor sonra bir papaz kaçırılıyor sonuç yine aynı. Üç kuruşluk çapulcular koskoca devletle dalga geçer gibi istediği yeri bombalayıp, istediğini kaçırabiliyor. Sonra medya ayaklanıyor, işte türk ordusunun gücü, işte türk kahramanlar diyerek askerimiz pkkyı yok etti, 60 askeri telef etti diye reklam yapıyor. Boş arazilere yapılan tatbikat niteliğindeki bombardımanlar askeri saldırıymış gibi lanse ediliyor. Bu kadar komik bir devlet yapısı dünyanın başka hangi ülkesinde vardır acaba diye sormaktan alıkoyamıyor insan kendini.

Başka bir örnek vermek gerekirse; bir aşiret reisi hastahanede ameliyat oluyor, hastahaneye aşiret üyeleri polisi sokmuyor. Polis bu aşiret reisi Sedat Buçak' a birşey yapamıyor. Koskoca Türkiye devleti' nin polisi hastahaneye giremiyor. Seçimlerden önce yolsuzluk ve ağır suç fiillerine adı karışan Sedat Buçak, Cavit Çağlar, İbrahim Tatlıses, Mehmet Ağar gibi kişiler bugün elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor, devletimiz hiç birşey yapamıyor.

Dünyanın hiçbir ülkesinde yapılmayan seçim çalışmaları yapıldı geçtiğimiz aylarda bizim güzide ülkemizde. Mazotla, kömürle, başörtüsüyle, dinle, laiklikle oy istendi. İnsanların kendi sorunları ve devletin kendi sorunları bir kenara bırakılıp şaka gibi bir seçim yaşadık. Dokunulmazlık zırhını takmak için herkes birbiriyle yarıştı. Cinsel tacizden, dolandırıcılığa, kara para aklamaktan, silah kaçakçılığına aklınıza gelemeyecek kadar suçtan zanlı olan birçok milletvekilimiz var parlementomuzda. Hepsini bizim aziz halkımız seçti sağolsun. Halk demokratik hakkını sonuna kadar kullandı, kendi hür iradesiyle seçti bu zanlıları. Rahmetli Özal' ın tabirine benzeyen bir tabirle bizim halkımız işini bildi.

Lahanada ülkemizin sorunlarına benziyor. Her yaprağını açtıkça biraz daha ilginçleşiyor. Lahananın yaprakları soyulmakla bizim devletimizin kahkaha malzemesi anlatmakla bitmez aslında. Gelin biz bu sorunlara tuzlu suyu ve asiti karıştıralım. Sonra güzelim turşumuzu kuralım. Zamanı geldiğinde bir bu turşuları afiyetle yeriz ya da yediriliriz. Burası Türkiye burası turşu diyarı nede olsa...

Her zaman ve her yerde yine Padişahım çok yaşa...

Mehmet Saim Som

29 Kasım 2007 Perşembe

Sağın Yeni Kalesi TV


Televizyon,hareketli görüntüleri elektromanyetik dalgalara dönüştürerek uzaklara ileten ve bu dalgalardan, yeniden görüntü elde eden bir sistemdir.(tele+vizyon=uzaktan görme)

İnsanların üzerinde sigara gibi tiryakilik uyandıran televizyon, insanların hayatlarına etki etmektedir. Bireylerin düşüncelerini değiştiren veya geliştiren etkiler yaratan televizyon, bir bakıma insanları kendine esir alan bir haberleşme aracıdır. Görsel olarak yapılan yayınlarda insanlar gördükleri karşısında ister istemez etkilenmektedir. İnsanların duygu ve düşünceleri duymaktan öte görmekle daha kolay değişebilir.

İzlendikçe insanları kendine tutsak haline getiren televizyon insanların toplumdan uzaklaşmalarına, pozitif düşünmelerine engel olur. Zamanla bireyleri toplumdan kopartan bu araç, insanların fikirlerini açıklamalarına engel olur. İnsanlar televizyonun esiri oldukça ona tapmaya, ona ilah gibi yaklaşmaya başlarlar. Toplumu olumsuz yönde etkileyen televizyon küreselleşen hayatımızın önemli bir tehlikesi haline gelmiştir. Bireylerin bilgi edinmelerine engel olan televizyon bireyci ve menfaatçi düşüncelerin gelişmesine, insanların toplumdan uzaklaşmalarına neden olarak insanların hırslaşmalarına ve sertleşmelerine neden olur.

Kişileri negatif olarak etkileyen bu araç küresel güçlerin en büyük silahı haline gelmiştir. Zamanla bilgi verme işlevinden uzaklaşan bu araç insanların mevcut fikirlerini sömürmeye başlar. Örnek vermek gerekirse; sabah programları, mafya dizileri, televole programları gibi örnekler sanırım yeterli olacaktır. Kişileri bu denli olumsuz etkileyen televizyon zamanla bir canavara dönüşmüş ve küreselleşen dünyanın en büyük silahı haline gelmiştir.

İnsanlık adına bu kadar tehlikeli ve vahşileşen bu araç umarım zamanla insanları robota dönüştürmez.

Mehmet Saim Som

27 Kasım 2007 Salı

Basit Türkiye


Seçimlerden önce yapılan seçim çalışmaları Türkiye' de siyasetin ne kadar ucuz ve basit olduğunu gözler önüne serdi. Yapılan seçim çalışmaları çerçevesinde dile getirilen vaatler basitliği gözler önüne serdi.


Gerek partilerin yapmış oldukları seçim çalışmaları, gerek medyanın bunu dile getiriş şekli toplum üzerinde çok ucuz bir yöntemle oy toplama kampanyasına dönüştürüldü. Parti liderlerinin üslupları seçmenler üzerinde nasıl bir etki yarattığından ziyade irdelenmesi gereken asıl konu bu üslupların niye bu şekilde yapılmış olmasıdır. Seçmenleri asıl seçim gündeminden uzaklaştırarak hangi kesimlerin nasıl bir rant sağladığı su götürmez bir gerçek. İnsanları bu denli ağız dalaşlarıyla etkilemek isteyen partilerden ve parti yöneticilerden kullandıkları üslup bazında bir şeyler beklemek en akıl karı olan düşüncedir.


Basit anlamda yapılan siyaset basit anlamda vaatlerden oluşursa bunun sonucunda beklenecek olanlarda basit olmalıdır. Gerek siyasetçi, gerek asker insanlar üzerinde bu şekilde baskı kurarsa toplumun bu baskıya karşı reaksiyonu bu şekilde olur. Toplumun asıl gerçeklerinden uzak yapılan seçim çalışmaları toplumun yarayan kanasına merhem olacağı yerde yaraya tuz basmaya benzemiştir. Asıl sorunlar dile getirilmeyerek mazotla, başörtüsüyle, alevisiyle, kürdüyle yapılan seçim çalışmaları toplumun açlığını, sefaletini, varoşlarda olan bitenleri, doğudaki vatandaşlarımızın çektiği sıkıntıların üzerine bir perde çekmiştir.


İnsanların asıl sorunlarıyla uğraşmayan partiler işlerine geldiği gibi hareket ederek çiftçinin, emekçinin, yoksulun sorunlarını unutup oy yarışması yaptılar. Tabi ki bundan olumsuz etkilenen yine halk oldu. Halkın sorunları her geçen gün artarken neden kimse bu olan bitenlere dur demiyor ya da diyemiyor? Yorum size kalmış...



Carlott


Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog