Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

ozgurpinarisik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ozgurpinarisik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2008 Salı

Balta

8 Mart 2007 de Dünya Emekçi Kadınlar gününde Milanodan gelinlikleriyle "Dünya Barışı" için yola çıkan iki sanatçı otostop yaparak Tel Aviv'e ulaşmayı hedefliyordu. 19 Martta İstanbuldayken, hayatlarının hatasını yaparak, birbirlerinden ayrılıp farklı güzergahlardan gitmeyi kararlaştırdılar. 31 Mart'ta, Pippa Bacca erkek arkadaşına mesaj attı ve bir daha ondan haber alınamadı.

Üzüntüyle öğrendik ki, eşinden ayrılmış, iki çocuk babası ve eski sabıkalı Murat Karataş İtalyan gelin'e Gebze civarında, tecavüz edip, boğmuş ve atmış!

Bir yandan kardeşinin ve annesinin "bu her ülkede olabilirdi" sözlerini öğrendik,
diğer yandan Denizli Valisi Hasan Canpolat'ın;
“Amaç Türkiye'ye ve turizme zarar vermek olabilir.Pippa'ya tecavüz edip öldüren kişi, Türk halkını temsil edemez, bu adam kullanılmış, bu olay da planlı olabilir” dediğini.
Kim suçlu? kim güçlü?


Sivas Valisiyken, 2006'da Denizli Valisi olan ve akepenin seçim otobüslerinden inmeyen, Hasan Canpolat fazla kurtlar vadisi seyrediyor olmalı!

Sorun, da tam burada aslında.

Sorun; fazla Kurtlar Vadisi, fazla hoppidi sitkomlar, fazla oryantal starlar, fazla biri bizi gözetliyorlar... Sorun televizyonundan, gazetesine, medyadan pompalanan cinsellik, ahlaksızlık, şiddet ve mafya'da...

Sorun; böylesi dindar! bir hükümetin, toplumu ahlaksızlığa götüren bu gidişata dur demek yerine, türban adı altında insanları bölmeye çalışmasında,kadınların din ayağına, cinselliği gizlenmesi gereken, bir seks objesi haline getirilmesinde...

Sorun; suç işleyenlerin cezalandırılmamasında, tekrar tekrar serbest bırakılmasında...

Sorun; sorunları çözmemekte, umursamamakta ve büyütmekte...

Sorun, bütün dünyada aynı. Tüm dünyada bazı insanlar, savaşlar için üzülüyor... Kendilerine çok uzak olsa da Filistinde ölen çocukları, Irakta tecavüz edilen kadınları düşünüyor...

Bazıları o savaşları yapıyor, yaptırıyor. Bazı zavallılarsa burnunun dibindeki bu savaşlarda kendi dininden insanlar öldürülürken, savaşı yapan askerlerinin sağ salim evlerine dönmesini düşünüyor.

O, en son kafadan,Denizli Valisi Canpolat, Filistin'e gelinliklerle yola çıkan, avrupalı iki sanatçının düşüncesi; "dünya barışı" iğfal edilmişken, bunun turizmi baltalamak için bir komplo olduğunu düşünmüş.

Baltalar düşünmeye başlamış demek!

Özgür Pınar Işık

7 Nisan 2008 Pazartesi

Ne Dedin Sen? Çatt...

Aslında bugün, Dünya Ormancılık Günü'nde, Ormanlarımızı, kendileri gibi bir yığın odun ve arazi olarak görenlerin Meclis'e verdikleri "ORMAN ALANLARININ, TURİSTİK TESİS KURULMAK ÜZERE KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI‘NA TAHSİSİ, YASA TASLAĞI" adındaki dalavereden bahsetmek için çalışmıştım.

Ama ilginç bir tesadüfle muhteşem bir videoya* rastladım.
7 Mayıs 2007'de, Fox Tv'de, Doğu Perinçek'in konuk olduğu,Çapraz Ateş programıydı bu.
Programı Reha Muhtar ve Mehmet Ali Ilıcak sunuyor.
Konuklardan biri; anası, Nazlı Ilıcak.
Diğeri İnsan Konuşmasına Benzemeyen Sesler çıkaran bir amca.

Doğu Perinçek RTEnin meşhur diz dibi pozisyonunu gösteren kitabını uzatıyor kameralara. Kitabın adı "Tayyip Erdoğan'ın Yüce Divan Dosyası"
Ve anlatıyor.2004 yılı Mart ayında Niğde Ulukışla'da Yerel Seçimler'de akepe seçim minübüs'ünün üstünde şöyle yazıyor;

"84 Yıllık Karanlığa SON!" Açıklıyor; 84 yıl geriye gittiğinizde, 1920, yani İstiklal Savaşının başlaması ve Saltanat'ın bertaraf edilmesiyle, onların karanlığının başlangıcına ulaşıyorsunuz.

İkinci bir örnek olarak, Akepe Isparta Milletvekili Recep Özer'in;

"84 yıllık pisliği temizlemeye çalışıyoruz."

sözünü gösteriyor.Perinçek bunları sayıp,

"Bunlar Cumhuriyet düşmanıdır. Vatan düşmanıdır."

dediğinde ana Ilıcak'la, yanındaki amca bir ağızdan,

"Kim?? Ak Parti mi?? Hahahaaytt" diye gülmeye başlıyorlar ve Nazlı Ilıcak haklı çıkmaya çalışırken ağzından golden shot'ı çıkarıyor;

"Temsil Şeysi Var mı? Partiyi temsil mi ediyor?? Eğer böyle birşey olsa partiye kapatma davası açarlar " deyiveriyor.

Demek ki neymiş?

Eğer bunlar yapıldıysa ve söylendiyse(ki yapıldı, ki söylendi),
Bunu yapan edenlerin de, partiyi temsil şeysi varsa(ki var. akepe teşkilatı ve milletvekilinden bahsediyoruz!),
O zaman partiye kapatma davası açarlarmış.

Yani Neymiş Nazlı ablacığım.

Yargıtay, Ak Partiyi iktidarsızlaştırmak için ve sadece türban yüzünden kapatma davası açmamış.

Zaten size o programda anlatılanlar doğru olduğunda bile, kapatma davası açılabiliyordu değil mi? Peki o zaman kapatma davası açıldıktan sonra aşağıda yazdığınız yazılar,nasıl desek biraz, yalan olmuyor mu?

"AK Parti'yi iktidarsızlaştırma girişimi
Keşke Yargıtay Başsavcısı'nın, sadece hukuki mülâhazalarla hareket ettiğine ve Anayasa Mahkemesi'nin de, evrensel ilkeler doğrultusunda bir karar vereceğine inanabilsek. Fazilet Partisi'ni kapatma kararının siyasi olduğunu bizzat Yüksek Yargı'nın bir üyesi, Haşim Kılıç açıklamamış mıydı? Şu anda Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliği hakkında karar vermeye hazırlanıyor. Diyelim ki, yetkisini aştı, şekil şartlarının yerine gelip gelmediğine bakacağına esasa da girdi. Kapatma davasıyla "iğdiş" edilmiş bir parti, nasıl ses çıkaracak? Üstelik kapatma davası, başörtüsü sebebiyle açılmış. Anayasa Mahkemesi, esastan bir inceleme yapmasa dahi, rektörlerin ve YÖK'ün bazı üyelerinin yasakları sürdürme eğilimi mevcut. Hakkında böyle bir dava varken, AK Parti, kolay kolay bu konuda ısrarlı girişimlerde bulunabilir mi? Özetle, kapatma davası, AK Parti'yi "iktidarsızlaştırma" teşebbüsüdür. "

(http://www.sabah.com.tr/2008/03/16/haber,4A0E8F2E97B243A5A327E8E53B4F3199.html)

"Başörtüsü, don ve laiklik
Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, iddianamesini, "düşünce özgürlüğü" çerçevesinde sarf edilen sözlere ve "kırmızı sokaklar", "bilbordlarda mayo yasağı" gibi, bilahare hakkında düzeltme yapılan gazete haberlerine dayandırıyor.Beni en çok şaşırtan, Cüneyd Zapsu'nun, başörtüsünü "don" ile ilişkilendiren cümlesinin laiklik karşıtı sayılması oldu. "Başörtüsünü çıkart demek, bir kadına donunu çıkart demek gibi bir şey." Muhtelif yorumlar yapılabilir: "Bu cümle, ince eleyip sık dokumadan öylesine sarf edilmiştir; kadınlar açısından inciticidir; hatta başörtüsüne karşı saygısız bir tavır içermektedir" denilebilir.Ama "laikliğe" aykırı bir cümleden katiyen söz edilemez. Laiklik, devletin temel nizamının din esaslara dayandırılmaması, inançlara karşı eşit mesafede kalınması anlamına gelir. Laikliğin, ikinci ayağı da, din ve vicdan özgürlüğüdür.Cüneyd Zapsu, acaba ne deseydi, laikliğe ters düşen bir düşünce ifade etmiş olurdu? Biraz fikir jimnastiği yapalım: - Her kadın, don giydiği gibi başını da örtmelidir. - Başörtüsüz kadınlar da, donsuz kadınlar kadar edep dışı bir davranış içindedir. Ama Zapsu, zaten, böyle konuşamaz, çünkü hem eşi ve kızlarının başı açık, hem de kendisi laik düzenin bir parçası.Özgürlüğün genişletilmesi, meselâ, "başörtülü kızların okumasına izin verilmesi" veyahut bu özgürlüğün savunulması, laiklik karşıtı bir tutum değildir; aksine, "din ve vicdan özgürlüğü" bağlamında, laiklik ilkesinin bir gereğidir. Laiklik karşıtı bir tavırdan söz edebilmek için, bir özgürlüğün ortadan kaldırılması veya sınırlandırılması gerekmektedir. Herkese başörtüsü mecburiyeti; içki yasağı; evlenmede, boşanmada, cezalarda şeriat hükümlerinin uygulanması gibi...Bugün Başsavcı'nın gerekçesinde yer alan birçok düşünce, her gün çeşitli köşe yazarları tarafından ifade ediliyor. Herkes, hepimiz, laiklik ilkesini çiğniyor muyuz? Laiklik, din düşmanlığı değildir. 28 Şubat dayatmalarını sessizce kabullenmek hiç değildir. Önce bunda anlaşalım. "

(http://www.sabah.com.tr/2008/03/17/haber,9643881979484A0E93D3561FE3C19CA4.html)

Siz kendi ağzınızla söylemişsiniz.

7 Mayıs 2007'de, Fox Tv'de, sizin de konuk olduğunuz Çapraz Ateş programında, Doğu Perinçek'in verdiği o iki örnek bile partinin görüşünü yansıtıyorsa,
Kapatma Davası Açarlar.

O zaman, İnanmıyorum, %47 oy almış bir partiye nasıl kapatma davası açılır? Bize yazık değil mi? diye çırpınmanın bir anlamı kalmamıştır.

Laikliği don lastiği gibi genişleterek , akepeli tayfanın her yaptığını mazur çıkarmaya çalışmayı bırakın ve dua edin de, 7 Mayıs 2007 de söylediğiniz bu cümle, Sevda Demirel'in Hande Ataizi'ne attığı, o meşhur tokat gibi suratınızda patlamasın.



"Ne dedin sen?? ÇATT"




Özgür Pınar Işık
* Adı Geçen Program'ın Videosu;
* Not; Eğer vaktiniz varsa ve bu programı izledikten sonra aşağıdaki adresten TRT1'de 1991 de yayınlanan bir programda, liderlerin konuşmalarını da izleyin. Siyasette, geriye doğru evrildiğimizi daha net anlayacaksınız.Bütün büyük liderler orada.Sırayla konuşuyorlar.
Bir araya gelebiliyorlar! ve ne yapacaklarına dair programlarını anlatıyorlar.
Ters görüşlerde olsalar da çoğunlukla saygı çerçevesinde. Öfkeyi hitabet sanatı saymayan bir siyasi bakış.
Her konuda geriye doğru evriliyoruz.
Zorla, hiddetle, olmadı öfkeyle.

4 Nisan 2008 Cuma

Altın talanı adım adım ilerliyor...



Eski Bir Şarkı

Orda bir köy var uzakta.O köy bizim köyümüzdür. Gitmesek de, görmesek de, O köy bizim köyümüzdür.

1980'lerde, eski model radyomuzdaki, çocuk programlarında dinlemeyi en çok sevdiğim şarkılardan biriydi.

Anıtkabirin hemen yanındaki evimizin balkonunda, gözlerimi kısıp mümkün olduğunca uzağa bakarak, bu çocuk şarkısını söyler, o uzaktaki köyler ve o köyde yaşayanlar hakkında hayaller kurardım.

Gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdü çünkü.

Hiç görmediğim, kestane, gürgen palamut, altı yaprak, üstü bulut ormanların, hemen yanıbaşındaki köyümü düşünür eylerdim kendimi çocukken.

Çocuk şarkılarıyla birlikte, bizim olan köyler de değişti.

Evet, hala köyler vardı uzakta ama,
Gitmiyorduk.

Görmüyorduk.

Ve o köyler bizim değildi artık.

Maden şirketlerinin ve yabancılarındı.

Didimi İngilizlere, Kaşı Fransızlara vermiştik.

Kaz Dağları ve Artvinle doymayan maden firmaları ise gözlerini Türkiye'nin Organik Çam Fıstığı Deposu İzmir Kozak Yaylası'na dikmişti.

Ve, 5 milyon Çamfıstığı Ağacı ile civardaki 17 köyün geçimini sağlayan bu cennet, Maden Firmalarının sondaj çalışmalarına açıldı.


Kozak Yaylası


Kozak Yaylasında, helenistik çağdan bu yana ekolojik olarak yetişen çamfıstığı ağacından, Türkiye’nin yıllık 40 milyon doları aşan ihracat geliri var. Yayladaki köylüler, altın madeni çıkarılması halinde 17 köyün geçim kaynağı olan çamfıstığı ağaçlarının kuruyacağını, tarımın ve doğal güzelliklerin yok olacağını söyleyerek Kozak Yaylası Çevre Koruma Kültür ve Turizm Derneğini kurdular.Paneller düzenlediler, olanları ve olacakları anlatmaya çalıştılar. Dernek Başkanı Taner Tekin'in açıklamasını olduğu gibi incelemek gerek diye düşünüyorum.


"Maden şirketleri öncelikle orman arazisini kiralayarak maden arama çalışması yapmaya başladı. Hatta sondaj çalışmasını da başlattılar. Maden Yasası elimizi kolumuzu bağlıyor. Altın madeni, Kozak Yaylası’nı kurutur.
Altın madeni yalnızca bir doğa harikasını yok etmiyor, çevrede yaşayan köylülerin hayat damarını da kurutuyor. Çünkü bir ton cevheri işlemek için 10 ton suya ihtiyaç var.
Su kaynakları kesilirse tarım yapamayız, yeraltındaki suyla beslenen çamfıstığı ağaçları kurur. 10 yıl sonra maden araması yapanlar gider bize de atıklarla zehirlenmiş, üzerinde çamfıstığı yetişmeyen kuru ağaçlar kalır.
Üstelik devletimizin bu madenlerden aldığı pay sadece yüzde 2.
Helenistik çağdan bu yana ekolojik olarak yetişen çamfıstığı ağaçlarına ve tamamen endemik bir yapıya sahip olan ve bölge ekonomisinin can damarını oluşturan, 300 binden fazla insana su sağlayan bu yayla feda edilir mi?
Sondajdan çıkan atık, hem Ayvalık ve Altınova’nın içme suyu ihtiyacını karşılayan Madra Çayı’na ve barajına karışıyor hem de yeraltı sularını kirletiyor.
Sondaj için birçok ağacı kestiler. Bir de siyanür havuzu kurulursa yayla yok olur. Bizim altınımız toprağın altında değil, üstündeki çamlardır."

Köylülere iş vererek kandırmaya devam eden Koza Altın İşletmeleri gibi firmalar aslında sadece altın aramıyor, Çevre Cinayeti de işliyor.
Nasıl mı?


Maden Arama Firmaları /Kaz Gelecek Yerden Tavuk Esirgenmez


Kozak`ta araştırma yapan Ege Üniversitesi Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve Ovacık Altın Madenleri bilirkişisi Prof. Dr.Ümit Erdem, madencilik faaliyetlerinin yaylaya büyük zararlar verdiğini belirterek, bölgenin `Ekolojik hassas bölgeler` arasında yer aldığını, taş ocağının çalışmasının bile mümkün olmayacağını belirtti. Dünyada aranan üç türlü fıstığın en güzelinin Kozak Yaylası`nda yetiştiğini dile getiren Erdem,

"Altın değil herhangi bir madenciliğin, özellikle ekolojik hassas yörelerde yapılması bizim doğal kaynak israfımızdan başka bir şey değil. Maden Yasası`ndaki değişiklikle ruhsat alan her kişi, her kurum istediği yerde arama yapar duruma geldi. Kaz dağları`nda da Kozak Yaylası`nda da madencilik yapmak cinayettir. Dünyanın bir numaralı çam fıstığı üretim havzası Kozak Yaylası'ndadır. Köylü onlara gözü gibi bakar. Böyle yerlere ekolojik hassas bölge diyoruz. Bırakın altın aramayı böyle yerlere çivi çakarken bile oturup 80 yıl düşünmek gerekir" dedi.

EGE Üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü öğretim üyesi Prof.Mehmet Nurullah Kumru da, Kozak Yaylası ve civarında Devlet Planlama Teşkilatı`nın hayata geçirdiği bir proje ile Ege Üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü `nün çalışmaları doğrultusunda yörede çok miktarda uranyum potansiyelinin ortaya çıtağını ifade etti.Kumru , altınla birlikte çıkartılan uranyumun çevre ve insan sağlığı açısından önemli olduğunu, altının alınıp uranyumun bırakılması durumunda radyoaktif madde açığının ortaya çıkacağını dile getirdi. Kumru ,

"Verilere göre petrol, doğalgaz, kömür, uranyum gibi maddelerin önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde tükeneceği belirtildi. Ayrıca uranyumun çevreye verdiği olumsuz etkinin dışında uranyum madencileri üzerinde yapılan araştırmalarda, radonun akciğer kanseri için ana sebep olduğu da ortaya çıkartıldı" dedi.

Kozak Yaylası da Kaz Dağları ve Artvin gibi, herşeyden önce doğal varlığımızdır. Maden arama çalışmaları hem doğaya hem de çevredeki insanların sağlığına zarar verecektir.Bu yayla civardaki 17 köyün geçimini sağlamaktadır. Köylülerin dediği gibi yılda 40 milyon liralık ihracat getirisi olan bu doğal sektörü, maden arama çalışmalarıyla baltalamak, altın ararken, altın yumurtlayan tavuğu kesmeye benzer.
Ancak Maden Firmaları Bergama deneyiminden ders alarak, gözlerine kestirdikleri yerlerde "Halkla İlişkiler" adı altında köylülerin gözlerini boyamaya, geleceklerini elinden almaya çalışıyor. "Anadolu'nun Altındaki Tehlike" yazısında Sn.Özer Akdemir'in belirttiği gibi;

"Tüm altın madeni girişimlerinde yoksul köylülere iş vaadi var. Tarlaların, arazilerin, maden sahası içinde kalan yapıların ederinin 10-20 katı fiyatlarla satın alınması söz konusu. Bazı yerlerde, (Uşak - Kışladağ ve İzmir - Efemçukuru gibi) köylülerin arazilerini satmamaktaki kararlılıkları hükümet destekli kamulaştırma sopası ile karşılanıyor. Madenci şirket "kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez" mantığı ile köylere, yol-su, sağlık ocağı, okul vs. altyapı ve sosyal yaşam tesisleri yaptırıyor. Hatta, Uşak'ta olduğu gibi damızlık boğa dağıtılıyor, iftar yemekleri veriliyor (Bergama), şenlikler düzenleniyor. Maden sahası içinde kalan köylerdeki taşınmazlar bedellerinin çok üzerinde fiyatlarla alınırken, Bergama Ovacık köyü ve şimdi Erzincan Çöpler köyünde olduğu gibi, köy madenin birkaç kilometre uzağında yapılan dubleks evlere taşınıyor.

Bunun yanında madene karşı olanlar, çok çeşitli yöntem ve araçlarla susturulmaya, baskı altında tutulmaya, yıpratılmaya çalışılıyor. Bergama köylülerinin önce gizli örgüt kurmakla suçlanmaları, ardından mücadelede öne çıkan unsurların "Alman ajanı" olma iddiası ile DGM'de yargılanmaları ve nihayetinde madenle ilgili gelişmeleri haberleştiren gazete ve gazetecilere açılan tazminat ve ceza davaları "maden karşıtı" unsurların etkisizleştirilmesine yönelik uygulamalardan birkaçı. Madenci şirketler tarafından yapılan bir diğer halkla ilişkileri geliştirme yöntemi de "bilgilendirme gezisi" adı altında yörenin önde gelen isimlerinin yurtiçi ve dışında çeşitli yerlere götürülmesi oluyor. Hatta, bu öyle bir hale geliyor ki, tıpkı Bergama'da olduğu gibi, madenin açılıp açılmaması sonucunu doğuracak bir rapor hazırlamakla görevli "bilim adamları"ndan oluşan heyetler bile, eşleri ile birlikte ABD'de "inceleme gezisi"ne götürülebiliyor. 1997 yılındaki Danıştay kararının ardından kapatılan Bergama altın madenini Başbakanlık'ın talimatı ile yeniden inceleyip "açılabilir" diye görüş bildiren TÜBİTAK raporu böyle hazırlandı. "

Sonuç


1980'lerden itibaren herşey "para" ve "güç" oldu.

Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik herkesin hakkı olan konular olmaktan çıkarılıp,adım adım özel sektörün kucağına atılıyor.

Ülkenin bütün varlıkları, en önemli kurumları, kuruluşları teker teker satıldı.

Gümrük Birliğinden sonra cari açık devasa boyutlara ulaştı.Bu iktidar döneminde, sıcak paraya verdiğimiz inanılmaz faizle, ekonomizi, güzel gösterilmeye çalışılmış, sıkça da estetik ameliyatlardan geçmiş bir hayat kadını gibi yabancı yatırımcılara ve hatta japon ev kadınlarına bile pazarladık.


Ulusalcılığı rafa kaldırıp, küresel küresel diyerek küresel krizin tam göbeğinde buluverdik kendimizi.Üstüne üstlük tüm varlıklarımızı kaybetmiş, kolumuz kanadımız kırılmış olarak.

Ab fonlarıyla beslenen eğitimden, sağlığa farklı kurumlarda, ülkemiz aleyhine gelişmelere göz yumulmasıyla karşılaştık.

Üretimi destekleyecek hiç yatırım yapmayıp insanları sadaka toplumu haline getirdik.Sadaka toplumu olsunlar ki oyları satın alınabilsin.

Şu sıralar gündem çok farklı.

Kendi erklerini devam ettirmek için bazıları, yukarlarda atmadığı taklayı bırakmaz, hakka hukuka inanmadıklarından yargıyı bile bulanıklaştırmaya çalışırken,

Ab'nin kendisine çıkacağı destek karşılığında dümeni o tarafa kırmış, 301. maddeyi kaldırmayı ve Türklüğe küfrü serbest bırakmayı bile göze almışken,

Vergi Rekortmeni, Medya Tekeli, Zatımuhterem, yanar döner fenerler gibi, sıkmabaşta hükümete karşı çıkıp, 301de sesini çıkarmazken (o da dümeni hükümete kırmış)

Ortalıkta dümenleri kıran kıranayken,

Orda bir yayla var uzakta.

Maden firmalarının kucağına atılmış.

Doğal bitki örtüsü zenginliği ve korunmuş geleneksel yapısıyla, İzmir'in Bergama ilçe merkezine 20 kilometre uzaklıktaki Kozak Yaylası, uluslararası altın tekellerinin istilasına uğrayarak yok edilmeye başlandı.

Kozak Yaylası hepimizindir.

Sahip Çıkalım.










Özgür Pınar Işık

3 Nisan 2008 Perşembe

Ankara'nın Şerrinden Brüksel'in Şefaatine Sığınmak

RTE ve tayfası için işler sarpa sardı.
Durum aynı o kedi karikatüründe olduğu gibidir.
Daha şundan birkaç ay önce kibirli kibirli dolananlar şimdi adı “hukuk” olan büyücek bir yün çilesine dolanmaktalar…
Bundan kelli çile dolduracaklar yetmişbiri birden, yetmişbiri bir yerde…

* * *

Kapatma davası açılmaz sandılardı.
Açıldı.

Köpeksiz köyde değneksiz gezmeye alışanlardı bunlar.
Köyün köpekleri yoktu ama vatanın, cumhuriyetin ve devrimlerin sahibi, inançlı ve kararlı bir halkı vardı en nihayetinde.

Yargı kendi keyiflerine göre işler sanırlardı.
Sandıkları gibi olmadı.
Sandıkları kırk yediydi…
Sanmadıkları kırk kediydi…
Kırkı birden yün çilesine dolanmış, dolandıkları çileyle baş başa kalmış…

* * *

İmdatlarına yabancı kedileri çağırdılar.
Yıllardır bir köşede beklettikleri Ergenekon'u hep birlikte diriltip orta yere bıraktılar...
Ulusalcı, vatansever, Kemalist aydınları, yazarları, parti liderlerini, bilim adamlarını, basın yayın yöneticilerini, gazetecileri toplamaya başladılar gece baskınlarıyla.
Ulusalcı, Kemalist, Vatansever insanları korkuturuz, seslerini çıkaramaz sandılardı.
Ama olmayan Ergenekon’dan medet umarken bu milletin olmayana erebildiğini unuttular.
Her seferinde bir yolunu bulup kendisini yok olmaktan kurtarabildiğini hesaplayamadılar.

Şimdi bu soruşturma kapsamında tutuklu bulunanlar, kendilerini yargı önünde savunacaklar ve biz de hep beraber izleyeceğiz, neler olacak…
Her zaman güvendiğimiz Türk Yargısı önünde, siyasi görüşlerinden çekinenlerimiz olsa da hiç kimsenin vatanseverliğinden şüphe etmediği Doğu Perinçek mi yargılanacak, yoksa aynı İsviçre’de yaptığı gibi Perinçek, bu sefer de Tayip ve şürekasını mı yargılayacak…
Hep beraber göreceğiz.

Ve sanırım birbirine paralel iki ayrı kapatma davası izleyeceğiz: İkinci bir çile…

* * *

Şimdi bu iki kapatma davasıyla baş başa kalan kedicikler, engelsiz bir dörtyüz metre koşusunun o son düzlüğünde, hiç sebepsiz yere tökezlemelerine sebep olan “Velev ki türban”larını yarı yolda atıp, varış yerine ulaşabilmek için yeni kestirmeler arıyorlar. Lokmacı Barikatını kaldırıp Lefkoşa’dan Nicosia’ya geçmeye çalışıyorlar…

Ankara'nın Şerrinden Brüksele sığınıyorlar…

Ellerini, en derininden bir huşuyla ve ne derlerse desinler yapmak üzere, peşin ve kesin bir biatla açıp yalvarıyorlar:

"Yaa R(AB)-D. Kurtar Bizi bu Kemalistlerin, Ulusalcıların, Vatanseverlerin şerrinden. Sen bu zındıklara karşı yanımızda ol. Ankara'nın Şerrinden Sana Sığındım. Amiin"

Şimdi sıra Tanrılarına Kurban Vermekte…

* * *

Ve en dolaşık, en bulaşık kedimiz İsveç’ten, Orhan Pamuk’un anavatanından kurbanı açıklıyor:

“Sosyal Güvenlik Yasası'nın Meclis'ten geçmesinin ardından 301'inci madde TBMM'ye gelecektir.”

Yani…

Yani; Türk’e ve Türklüğe küfretmek serbesttir!

* * *

Ama...

Ama işler kediler için gerçekten sarpa sarıyor.

Tanrılarının gözü bir kez kan görmeyedursun; doymazlar…

Sandıkları kırk yedi’ye de bunu anlatamazlar.


Özgür Pınar Işık

25 Mart 2008 Salı

Bir Türlü Olmayan Doğumun Bitmez Sancıları

Söyleyeceklerimi duymaya hazırsındır umarım sevgili dostum.Sana güzel haberler vermeyi ne çok istediğimi bilemezsin.Ancak günlerdir Ankara'da gökyüzünde sıkıntı ve huzursuzlukla dolaşıp duran boz-gri bulutların taşıdığı bereketi bir türlü bırakamaması gibi, Türkiye de devamlı yeni sancılar çekmesine rağmen, doğumu uzayan bir kadın gibi kıvranıyor.

Yüzyıllar önce Orta asyadan gelip yurt edindiğimiz, bir kısrak başı gibi Akdenize uzandığımız Anadolu, daha önce de sayısız savaşlara ve entrikalara sahne olmuştur.

Osmanlı'nın yıkılışı da sancılı olmuştur, o küllerden doğmuş tertemiz çocuk Cumhuriyetin doğumu da.

Hain Vahdettin'in gidişine üzülenler de çıkmıştır, Mustafa Kemal'in başarışına da.

Saltanatın gidişine hırslananlar ve kabullenemeyenler de olmuştur, Kadınla erkeğin eşit olmasına da.

Bu topraklar tarih kitaplarından önce bile birçok kez ölümlerin kederini ve ölümden sonraki doğumların heyecanını taşımıştır her zerresinde.

Son zamanlarda yaşananlara, belki de bu kadar görmüş geçirmişliğinden ve bilgeliğinden şaşırmaktadır bu topraklar, bizim kadar.

Peki son zamanlarda neler oluyor bu topraklarda?

Türkiye Cumhuriyeti'nde kılıçlar kınından çıktı. Herkes safını seçti ve savaş başladı.

Yaklaşan ekonomik buhranın ayak sesleri uzaktan duyulurken, Başbakan İspanya'da velev ki.. diyerek, daha önce kesinlikle öyle olmadığını savunduğu türbanı, siyasi simgesi ilan etti.

YÖK'ün başındaki kukla ortalığı daha da karıştırdı ve üniversitelerde yeni girmiş öğrencisinden, en üst düzey öğretmenine huzur, dirlik kalmadı.

Türban Krizi, elim sende sınır ötesi operasyonu aslında birşeylerin habercisiydi.Hepimizin aklında olan, "5 Kasımda Bush'la Tayyip ne konuştu?" nun cevapları vardı buralarda çünkü.
Ancak Amerika Hac Ziyaretinin ve tanrı'larının buyruklarının ne olduğu son günlerde ayan beyan görülmeye başlandı.

Bu soruşturma başlayalı oldukça uzun süre geçti ancak, İddianamesi yok,
Kafalar iyice karışsın diye içine her türden adamı katıp karıştırdılar ve adını Ergenekon* koydular.
Görünen o ki, Ümraniye'den çıkan Ergenekon Soruşturması, öykündüğü aslına benzer bir şekilde, Amerikanın emriyle ve Amerikaya karşı olan tüm Türkleri yok etmek istercesine önüne gelen tüm engelleri göz altına alarak ilerliyor.

Akp nin yaptığı yolsuzlukları kitaba döken ve herkes tarafından okunan Ergun Poyraz 8 aydır içeri alındı.
Neden?
Akp'nin yolsuzluklarını açıkladığı için mi?
Buraya kadar eski subaylar, mafya eskileri, muhalif yazarlar, ya da onu bunu Ergenekon'la topladılar.
Hele yandaş basını görmeyin.
Breh breh breh!
Mangalda kül bırakmadılar.
Ağzımız açık "neymiş bu Ergenekon? "dedik.
Peki bu sancılar nasıl başladı?

Aslında, 5 Kasım'da, herşeye rağmen Amerika'ya gidip, Bushla görüşen, Tayyip Erdoğan'ın kapalı kapılar ardında ne konuştuğunun bilinmemesiyle başladı sancılar?

Velev ki.. den sonra uyarı gelmesine rağmen, %47 sarhoşu AKP uyarıları dinlemeyerek son hız devam edince, kapatma davası gündeme geldi.

Sonra?
Sonradan olma akpli Ertuğrul Günay'a, Beş vakit az geldi, gürledi var gücüyle, kapatma davasının nedenini öğrendik böylece.
Neymiş?
Kapatma davası Başsavcı Ergenekon'un ucu kendine uzanır diye açılmış!

Sonra?
Çalışma Bakanı Sosyal Güvenlik Yasa Tasarını halletmiş olmalı ki, bize bazı bilgiler verdi
"Kanıbozuklar" hakkında.

Sonra?
Arınç cenazede Ölümden bahsetmeye başladı.

Sonra başbakana bi baktık, hop orda, hop burda, hop kapı arkasında, bağıra çağıra gerdi ortamı, sureler okudu, var gücüyle kapatma davasının demokrasiye aykırı! olduğunu bağırdı.

Kapatma davasından tam bir hafta sonra geceyarısı baskınıyla, ağızlarının payı verilecekti nasıl olsa.
Gel gör ki durum pek de umdukları gibi olmadı.
Akepe bu sefer öfkeyle kalkıp zararla oturdu.

Gecenin dördünde kendi gazetesini bombalama işini organize eden (ilerlemiş yaşından dolayı yapmış olsa gerek) İlhan Selçuk'un ve diğerlerinin tutuklanması kılıçların kınından çıktığının işareti olarak algılandı tüm Türkiye'de.

Cumhuriyet Gazetesi önünde bir kalabalık ellerinde "Hepimiz İlhan Şelçuk'uz" yazan pankartlarla "Tayyip bizi de gözaltına al" diye haykırdılar.

Ne oldu?
İlhan Selçuk'un dediği gibi durumun vahim olduğunu biliyorduk, ama bu kadar vahim olduğunu bilmiyorduk.
Safları sıkılaştırdık.

ABD ne buyurdu 5 Kasım'da?
Muhalif kimse kalmasın.Ve öyle olması için ellerinden geleni yaptılar.
Perinçek seçimlere girerken "Ne ABD ne AB Tam Bağımsız Türkiye" diye haykırdı, Avrupa'ya gidip Ermeni Soykırımı Yalanını Belgeleriyle suratlarının ortasına çarpmıştı.
Aydınlık dergisi ise gerçekleri tüm ayrıntıları ve belgeleriyle yayınlıyordu.
Ve ABD ne dedi?
Perinçek ortada olmasın.

Artık kılıçlar kınından çıktı ve bekleniyor.
Yargıya, hukuka, Türkiye Cumhuriyeti'ne inanan insanlar bekliyor.
FKTKnın, Şayyil Tayyar'ın sobelemeleriyle ülkedeki gelişmelerden haberdar oluyoruz, ama bekliyoruz.
Ertuğrul Günay kıvırdı, "valla billa demedim",
Çalışma Bakanı kıvırdı "ben onları kast etmedim",
Şimdi de başbakan "ortamı germek isteyenler olabilir" diyor.

Kim onlar acaba?
Acaba ortamı gerip ülkeyi kendi bireysel çıkarları için zayıf gösteren bu kişiler, bu olaylar başladığından beri Doğu Anadolu'da çıkan olaylardan haberdarlar mı?


Bu topraklar geçmişte de çok savaşlar gördü, alt edemeyenlerin yaptıkları entrikaları da...
Gök Tanrı'ya şükürler olsun ki, artık Saltanat'la idare edilmiyoruz, yargıya ve hukuka güvenme şansımız var.
Hukuk var ve işleyecek.
En tepedekinden en alttakine herkes de hukuka güvenip bekleyecek.
Bekleyeceğiz ve göreceğiz.
Bakalım bir türlü doğumla sonuçlanamayan bu sancılar, aslında neye gebe?

Özgür Pınar Işık





(*Ergenekon destanı, Göktürkler'in türeyişini anlatan bir Türk destanıdır.
Genel olarak, düşman tarafından hile ile yenilgiye uğratılan Türklerin, Ergenekon Ovası'nda yeniden türeyip tekrar eski yurtlarına dönerek düşmanlarıyla çarpışmalarını anlatır.)


Okuyucuya Notlar:

-Türkler'in en iyi ihrac malı olan ordusudur. Buna yakın gelecekte tekrar şahit olacağız. Ergenekon Soruşturmasının hedefinde TSK nın olduğu söylentileri geliyor kulaklarımıza.
İçine tarikat bağlantılarının sızdığı bir ordudan kimseye hayır gelmez.Ne onlara ne bize!

-Bazı arkadaşlar Tuzla'da suya düşüp ölen ve bir gün suda kalan bir genci kullanarak,Atatürk Devrimleri'ni de o sığ sularda boğmaya çalışıyorlar.
Haklı oldukları bir konu var.Eğer henüz gencecik bu çocuklar, Bülent Ecevit okudukların söylemelerine rağmen, Atatürk Devrimleri'ni benimseyememişlerse, (Akıl yapısının sağlıksız çalışmasını olasılık dışı bırakarak söylüyorum), bu vahim durumda, onların olduğu kadar hepimizin de suçu var demektir.
Öyleyse Yakın Türk Tarihi ve Atatürk Devrimleri hakkında da yazmak gerekir diye düşünüyorum.
Gerçek kitaplardan, isimler ve referanslarla.
Çok yakında.
Bekleyin.

20 Mart 2008 Perşembe

Aklını Başına Devşirme Zamanı.

İnsan, konuşan/düşünen hayvandır derler. Oysa insanı, hayvandan ayıran en temel özelliklerden biri hukuka saygı duymasıdır.

Bugün Türkiye çapında, Kıbrıs dahil üniversitelerin hukuk fakültesi dekanları, bir bildiri yayınlama kararı aldılar.Bu bildiride;

"Basın ve yayın organlarının yayınladıkları haberlerde ve yorumlarda, herkesin ve özellikle siyasi parti temsilcilerinin kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda yargı organlarını yıpratacak, hakim ve savcıları baskı altına alacak yaklaşımlardan özenle kaçınmaları zorunludur. Yargıyı korumak, hukuk devletini korumaktır. Bu görev, hepimizindir." dediler.

Hükümet destekçilerine soruyorum,

"Ölüm en büyük gerçek. Bunu başsavcı da görmeli herkes görmeli"

Ne demektir?

Bunu Türkiye Cumhuriyeti'nin eski meclis başkanı olma onuruna erişmiş biri nasıl söyler, madem böyle bir davada adı geçtiği için ancak "şeref" duyardı, kim oluyor da "ölüm" göndermesi yapıyor bu "şerefli" dava korkusundan, Türkiye Cumhuriyetinin Savcısına.

İnsan, bu durumu nasıl destekleyebilir?
Haklarında dava açılmış, üyelerinin adları yolsuzluklara karışmış ve fakat %47 oy almış İKTİDAR partisi akepe o kadar emin ki, kendinden ve sizden, içlerinde bulundukları bu zor durumdan, her zaman yaptıkları gibi sıyrılmak için, anayasanın parti kapatma kısmını değiştirmek istiyor.

Bunu, medyası "Kapatmaya Türk usulü formül " diye sevimli hale sokmaya çalışıyor.

Ama, onlar da biliyor, biz de biliyoruz, siz de biliyorsunuz, yasayı değiştirmek istiyorlar, çünkü suçlular. Suçlu olmasalar savunma hazırlığı yaparlar, katakulli değil.Benim merak ettiğim siz de, akepe kadar güveniyor musunuz kendinize? Yıkanmış aklınızı köşeye kaldırıp, itaat ve biat etmek yerine, araştırıp, öğrenmek ve insan olmak zamanı gelmedi mi?

*
İnsanı hayvandan ayıran özelliğin konuşmak ya da düşünmek olduğunu söyler bazıları.

Ancak özellikle son zamanlarda Çanakkale'yi, kadın kolları'nı, onu, bunu, konuşma vesilesi yapanlara baktığımızda konuşmanın tek başına ayırd edici bir özellik olmadığını görüyoruz.

Türk olmayı bilmediğinden Osmanlı naraları atarak,

Laiklikten anlamadığından, Cumhuriyeti yıkıp Sözde İslamın (Amerikanın dayatması olan Ilımik İslamdır bu) birleştirdiği ikinci cumhuriyet oluşturma hayalleri kuranlar,

Hukuk nedir bilmediklerinden, %47 oy aldıkları için savunma vermek yerine saldırmaktadırlar.

Ancak bilinmesi gerekir ki,

Biz Osmanlı değil, Türk'üz,

Burası İkinci Cumhuriyet değil, Türkiye Cumhuriyeti,

Davayı açan da, görevini yapan Türkiye Cumhuriyeti'nin başsavcı'sı, Abdurrahman değil!


*

Eğer küresel dalga'dan değil de, Türkiye Cumhuriyeti'nin Başsavcısı yüzünden borsa düştü ise, o borsa, borsa değildir.

Eğer Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı yüzünden yırtılacaksa, o demokrasi, demokrasi değildir.

Eğer "Hukuk", işine gelmediğinde "insanlık ayıbı" oluyorsa, o hukuk da hukuk olmaktan çıkar.

Biz de, "insan" olmaktan.

Oysa, İnsanı, hayvandan ayıran en temel özelliklerden biri, hukuğa saygı duymasıdır.

Ey şuursuzca itaat eden ve aslında gönülden! bağlı olduğu Müslümanlığı bu şuursuzluk yüzünden ayaklar altına alanlar,

Aklınızı başına devşirme zamanı gelmedi mi daha?


Özgür Pınar Işık

16 Mart 2008 Pazar

Çok ve Boş Konuşanlar

Acayip bir milletiz azizim.
Konuşması gerekenler susar, susup utanması gerekenler daha çok yükseltirler seslerini!
Bu halkın ümüğünü sıkar, cebindekileri "ekonomi şahane gidiyor" safsatasıyla boşaltırsınız sesini çıkarmaz. Ancak şehitlerinin kanının yerde kalmış olma ihtimali açar gözlerini.
Dönüp dolaşıp aynı şeyleri yaşar yine de ders almaz, yeniden karşılaştığımızda şaşırırız. Sil baştan!!
Akp'nin kapatılma davası haberini radyodan Mehmet Barlas'ın sesinden duydum.
Küçükken şımarık çocuklar vardı, oyunda yenseniz bile kazandığınız bilyeleri vermek istemez, mızıkçılık yapar acındırırlardı kendilerini, kazandığınız bilyeleri vermemek için...
Mehmet Barlas da böyle bir çocuğun ses tonunda, mızmızca omuzlarını silkiyormuş gibi "demokrasi ayıbı" ve "insan hakları"ndan bahsediyor, dizlerine hafiften vuruyordu.
Neden üzüldüğünü açıkçası anlayamadım.Türkiye AKP'nin bu vurduyduymaz, keyfi ve bilgisiz yönetimi sonucunda son hızla, paldır küldür bir ekonomik krize ilerliyor.Zaten kapatma davası açılmasaydı da, artık "AKP kurmayları" nın pek sevdikleri lafebeliğiyle ve yanlış hesaplarla kurtarabilecekleri bir durum olmayacaktı ortada. Halk söylenmeye başlamış, işsizlik, geçim sıkıntısı, tepedekilerin "deli dumrul" tavırları herkesi rahatsız etmişti. Amerikanın "get out"undan sonra "yallah"lanan Türkiye apar topar Kuzey Irak'ı boşaltmış ve yine başbakan Amerikan basınına açıkladığına göre PKK'nın terör ödülü olarak, eski sandıklardan çıkarılmış cilalı gap ve kürtçe televizyon primleri sunacaktı. Liboşların gözü açılmıştı. Belki de gemiyi terk eden fareler gibi bir an önce uzaklaşmak istemişlerdi, bu batması kesin gemiden.
Zaten gemi batacaktı yolun ucu görünmeye başlamıştı, acaba bu kapatma davası, bu adamların tam da ihtiyaç duydukları bir zamanda, çok iyi becerdikleri mazlum edebiyatı ve takiyeyle daha da güçlenmelerine yol açar mıydı?
Bu "AKP Kurmayları" kadar konuşmayı seven az adam gördüm mirim. Liderleri de pek seviyor ya günde üç beş kez konuşmayı, bunlar da pek düşkünler. Dava haberi kulaklarımıza henüz ulaşmış, biz bu fikre yeni alışmıştık ki, her taraftan yorum bombardımanına tutulduk. Kıdemine, mevkine bakan, bakmayan homur homur homurdandı, bazıları biz bu durumdan güçlü çıkacağız dediler, bazıları liboşlardan öğrendikleri "demokrasi", "insan hakları", "16 milyon küsür seçmenin getirdiği.." sözlerini gevelemeye başladılar hemen.
Anlaşılmaz bir ülke burası sevgili dostum. Hukuku bildiğini söyleyen, eski sosyalist yeni milli görüşçüler hukuka sığmayacak açıklamalar yapar da başbakan durur mu?
Haftasonu bütün kanallarda kapatma davası yorumlarının arasında, gençlik kolu toplantıları, kadın kolu toplantıları izleyip durduk. Başbakan'ın bir konuşmasına yine radyodan rast gelip acaba kapatma davasıyla ilgili ne söyleyecek diye dinledim. Size burda konuşmasına dair gülünmeden anlatılabileceğim ciddi bir şeyler olmasını çok isterdim. Ama yoktu.
Başbakan konuşmayı çok seviyor.
Çok da konuşuyor.
Kurmayları gibi.
Ama hiçbirşey söylemiyor. Alkışlaması için parayla ya da nohutla tutulmuş bir güruh, maçtaymışcasına, başbakanın söylediklerini alkışlarken, başbakan da aslında hiçbirşey söylemiyordu.
Bu ülkede şakşakçı çoktur. Aslında çocuğu olma ihtimali olmayan bir transseksüel "askere oğlum olsa göndermem" dediğinde bile bunu alkışlayan birkaç şakşakçı çıkar.Başbakanın Cumartesi akşam ve Pazar öğleden sonraki konuşmalarında da aynı boş alkış vesilesi cümlelere rastladım.
"Başbakan:Biz ne dedik? (sessizlik)
Biz sizi seviyoruz./Biz size sevdalıyız. (alkışlar."Türkiye Seninle Gurur Duyuyor" tezahüratları)
Ve başbakan eliyle izleyicileri kendilerine takdim edip
İşte Cumhur, İşte Halk Burada"
Anlayan beri gelsin.Bu adamlar hakkında gerekçeleri çok mantıklı olan bir dava açıldı.Belki bu gerekçeleri daha genişleterek sadece laiklik değil "vatanı satmak" suçlaması bile yapılabilirdi. Babacan ve Gül'ün Amerika'yla yaptıkları gizli "Kuzey Irak'a Girmeme Anlaşması" vatanı satmak değil de nedir?
Ama Babacan Kanal 7 Pazar sohbetinde, aslında ABye giriş için daha ısrarlı olmamız gerektiğini, söylediklerinden alınmamamızı salık veriyordu. Hangi ABden, hangi yüzle bahsettiğini anlamakta zorlandım doğrusu.
Kafa tutma konusunda sınır tanımayan, kenttaşlarının bile yuhaladığı, hukukçu! Bülent Arınç "Ölüm en büyük gerçek. Bunu başsavcı da görmeli, herkes görmeli" diyebiliyor.
Kendine hukukçu da diyebiliyor.
Bense bu ne utanmazlık, bu ne saygısızlık, bu ne gözü karalık diye geçiriyorum içimden.
Sonucu ne olacak bilmiyorum, ama Akp hakkında bir kapatma davası açıldı. Akp geçmişte de her seferinde uyarılardan ders almamış ve gerilimi tırmandırdırmıştı. Şimdi de iğneyi görünce ağlamaya başlayan mızmız çocuklar gibi ağlayıp bağırmaya, kendini acındırmaya başladı her tarafıyla.
Bu iğne süreci pek de çabuk geçmeyecek.Akp kabul etse de etmese de, Cumhuriyet rejimine karşı olan hemen tüm hareketleri için savunma verecekler.
Ve bu süreci mahalle kabadayısı edasıyla, geçmişte çiftçiye, işsiz babasına, şehit anasına yaptıkları gibi ağızlarından köpükler saçarak geçirmeleri, ellerinde kalan gözü açılmamış ve tarikat bağıyla bağlandığı için kolay açılmayacak, o zümre dışında kimseyi etkilemeyecektir.
Ama burası garip memlekettir azizim. Bir bakarsınız, bu davada adı geçtiği için övüneni övünmeyeniyle, birilerini delikten süpürmüşler ve yerlerine başka birileri gelivermiş. Bizse bunların bize bıraktığı borçlar ve buhranla kalakalmışız.

Özgür Pınar Işık
İddianameden:
"Şeriat hedefine ulaşmada, demokrasiyi bir araç gören bu zihniyet, “gerçek amacını doksanlı yıllardan sonra dünyada küreselleşmenin merkez güçlerinin ülkemiz ve bölge ülkeleri için ürettiği ‘ılımlı İslam’ ideolojisi ve onun siyasi hedefi ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eşbaşkanları sıfatıyla söylemlerini insan hakları, demokrasi, din ve vicdan özgürlüğü, öğrenim hakkı gibi asıl referansları olan şeriatla hiç bağdaşmayan kavramların arkasına gizlenerek” göstermişlerdir."

14 Mart 2008 Cuma

Takke Düştü Kel Göründü

Dünya Çarşısının tam göbeğinde Anadolu Gıda Pazarının sahibi Kemal Efendi, dönen yeni model iş sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı.Eski tahta taburesini özlüyordu vücudu.Öğle yemeğinde kebabını afiyetle yiyip, arkasına da yaslanıp tatlı tatlı kestirirdi.AB sendikasına girebilmek için önce döneri, sonra tüm kebapları kaldırdılar.Yediği yemekten hiç tatmin olamıyor, üstüne üstlük bu yeni model sandalyeler devamlı hareket ettiğinden, bedeni bir türlü huzura eremiyor içi geçemiyordu bir türlü.
Kapının önünden çaycıya seslenip sigarasını yaktı.
AB sendikası işi ne olmuştu bilmiyordu ama artık hiç ağza alınmıyordu.Bir ara bir artiz tarzı eşarplar moda oldu deyip açtıkları şu tesettür köşesi dükkana hiç yakışmamıştı.Ama öğrenci kıyafetleri bölümünden, Yusuf Ziya efendi yasakları kaldıralım diye diye, her tarafa hayalet kıyafetlerine benzer pelerinli alaca bulacalar doldurmuştu.Alman pazarına gelen sarı kadın da o kıyafetlere bakıp "çok güzelmiş çok" demişti dalga geçercesine.
Bu yeni mağaza müdürü tayyip, önceden bir boydan bir boya uzanan, içinde bol çeşitte çokca yiyeceğin olduğu gıda reyonunu küçültmüş, yiyecek getiren köylüleri ana avrat kovaladığı için meyveyi, sebzeyi pahalı satmak zorunda kalmışlardı.
Dükkanda gezen çoktu da, gezenler habire hesap kitap yapıyor ama aldıkları ufacık poşetler ne dükkana kar sağlıyor, ne de götürenin karnını doyuracağa benziyordu.
Dükkandaki bütün işlere eşini, dostunu, tanıdığını dolduran mağaza müdürü hepsini tanıtırken kollarını kocaman açmış,
BEEEN BU ARKADAŞLARA KEFİLİM. PARAM KADAR KEFİLİM, KEFİL OLURUM..
diyerek yüksek sesle konuşmuştu kendisiyle.Muhasebeye koyduğu Kemal abisine doğru baktı.Ne utanmaz adamdı o öyle. Geçen muhasebe kayıtlarını incelemişti.Resmen zarar ediyorlardı. Ertesi gün Kemal abisi bilançoyla oynamış kar ediyormuş gibi gösterivermişti.
"Yahu zarar ettiğimizi biz biliyoruz, yapma Kemal!" deyince de her zamanki gibi yüzüne yayılmış sırıtışıyla,
"Ama efendim en azından çarşının içindeki itibarımız arttı" demişti.
İçinden geldiği gibi " s.çarım itibarına da, sana da" diye tekme tokat kovalamadığına yanıyordu şimdi.
Bütün reyonlarda bir huzursuzluk hakimdi.İnsanlar kendi aralarında toplaşıp toplaşıp fısırdaşarak konuşuyorlar, alt tabakadaki işçiler açlıktan ve yoksulluktan haykırıyorlar, can havliyle haykıran işçileri mağazanın güvenlikçisi sopalarla, olmazsa su sıkarak kovalıyordu.
Dükkanın beti bereketi kaçmıştı.
Tayyipin ilk işe başladığı günü düşündü.
Dindarım diyordu.Herşey çok güzel olacak.Satışlarımız artacak.Refaha ulaşacağız.Evelallah başaracağız.
Müslümanlığına güvenmişti açıkçası.
Çalmaz çırpmaz sahip çıkar dükkana diye düşünmüştü.
Oysa tayyip dükkanda olduğu sürece ona buna çatıyor, dükkana gelen promosyonları oğullarına dağıtıyor, Amerikan pazarının önünde dolaşıyordu kasap kedileri gibi.
Hatta Amerikan Pazarının parayla tuttuğu bir hocanın, müdür tayyiple işbirliği yaptığı dedikoduları dolaşıyor, orda burda salya sümük ağladığından olacak, Amerikan hastanesine kaldırılan bu hoca efendinin sayesinde Amerikan Pazarının sahibi George Efendinin bizim dükkanı kendi işleri için kullandığı söyleniyordu.
Georgela Simon Hop Hop diyerek etrafta dolanıyorlardı.Bizim Mağaza müdürü tayyip de onlarla birlikte Hopluyor, Simonun dükkanını gasp edip ele geçirmeye çalıştığı yan komşu Mahmut efendinin çoluğunu çocuğunu dayaktan geçirdiğini, tekme tokat kovaladığını duyuyordu.
Hatta bizim dükkanın şu aşağı köşesinde de tadilat yapıyoruz diye sınırdan çalmaya çalışıyorlardı diye söylendi yüksek sesle.
Kendi sesiyle sıçrayarak uyandı.Düşünceler içinde sıkıntılı bir uykuya dalmıştı.
Ayağa kalktı.
Şöyle bir etrafa bir baktı.
Artık saklanacak bir şey kalmamıştı.
Gülümsedi kendi kendine.
"Takke düştü kel göründü" dedi.
Tayyipe doğru yürürken, birazdan aynı şeyleri ona söyleyip topunu birden kovalamayı düşünüyordu.
Yapacaktı da.

ÖzgürPınarIşık

8 Mart 2008 Cumartesi

Ilımlı İslam Görünümlü Yahudilik

Ey İslamik Yahudi,

Sen ki başına örttüğün örtüyle sadece saçlarını değil, insafsız ihtirasını, kıskançlığını, cahilliğini saklayan,

Sen ki başımızdakilere sövüp, başımızdakilerden daha ılımlaştıran islamı,

Sen ki kendi bacını, gardaşını düşünmeyen,

Sen ki yarışırcasına başkalarıyla, kendi doğruluğunu kanıtlamaya çalışan,

Sen ki kendinden başkasını umursamayan İslamik Yahudi!

Müslüman kılığında dolaşan utanmadan.

Bilmezsin ki İslam engin hoşgörüdür. Örtüyle olmaz. Sevgiyle olur.

Sevgi basit bir kelimedir.Sana çok basit gelir.

"Dünya duayla döner" derdi anneannem.İşte onun nur yüzünde, kırışıkların arasındaki gözlerinde, vardı sevgi.
Sevgiyle dua ederdi tüm vatan evlatları için.
Huzurla.

Onlar ki dualarında bile sevgi yoktur.Haset doludur, kıskançlık doludur, bencillik doludur duaları.

Ve kabul olsun isterler!

Onlar müslüman değildirler.

Olsa olsa müslüman görünümlü yahudidirler.

Biz ki elimizden geldiğince, dilimizin döndüğünce memlekette olanları anlatmaya çalışan insanlar kızıyoruz başımızdakilere,

Uzağa gitmeye gerek var mı o kadar içimize işlemişken İslami Görünüşlü Yahudiler? Yanıbaşımızda böbürlenip kendi adaletlerini uygulamaya çalışırken.

Onlar ki özgürlüğü lafta savunurlar da, karşılarına çıktığında ahlaksızlık sayar,

Onlar ki sevgiyi, aşkı televizyon dizilerinden izler ağlar da, gerçek sevgiye zerre değer vermezler,

Onlar ki konuşma hakkı vermeden yargılar, kendi kanunlarını uygularlar hükmettiklerine,

Onlar ki Yaradanın sevgiyle, kendisinin aksi yarattığı dünyanın, hoşgörüyle, inançla döndüğünü bilmezler de kendileri döndürüyor sanırlar,

Böbürlenerek dolaşırlar, tehdit ederler insanları İslam kılıflı sopalarıyla,

Saç telinden korkarlar da, bilmezler ki İslam Yaradandan başkasından korkmamaktır.



Uzağa gitmeye gerek var mı dostlar?

Büyükbaşlara uzanmaya gerek var mı hiç?

Etrafına bak ey dostum.

Bu anlattıklarımdan göreceksin bol bol.

Ve o kadar zordur ki işimiz senle dostum. Bu bulanık, sığ sularda ahlaksızlıkla suçlanırken, mis kokulu çiçekler açtırmaya çalışmaktayız senle.

İlerde Başı Dik Yaşayacak Çocuklarımız koklasın ümidiyle.

Sözüm sanadır ey dostum.

Kolay olmayacak. Hainliğin, tehditin, zorluğun her türlüsünü göreceğiz emin ol.

Ama ilerde bir gün çocuklarımız yurdumuzun satılmamış herhangi bir pınarının başında, kesilmemiş herhangi bir söğüt ağacının altında, günah mıdır diye korkmadan ayaklarını sıvayıp o suya soktuklarında bizim için dua edecekler.

Ve işte o çocukların duaları kabul olacaktır.

Özgür Pınar Işık

28 Şubat 2008 Perşembe

Bir Millet Uyanıyor.

İnanın bana sevgili dostlar, sizi kandırmıyorum.
BİR MİLLET UYANIYOR ve silkinip kendine, özüne dönüyor.
Dimdik ayağa kalkıp etrafına bakıyor.

Bunun adı Güneş.
Güneş bir şehit bebesi.Ayaklarında yırtık çoraplar.Gözleri yaşlı.O ağlarken onunla hepimizin canı yanıyor.
Hepimiz Mehmetçik oluyoruz.
Ve bir millet uyanıyor.
Mehmetçik dediğin nedir ey dostum?
Türk değil mi?
Sen hiç askerine kendi adını koyan millet gördün mü?
Sen, ben, yoldaki teyze, bakkal amca, simitçi dayı,öğrenci..
Hepimiz Mehmetçik değil miyiz?
Peki askerle biter mi herşey?
Ya hükümet?
Onlara da güvenebilirmiyiz aslan Mehmetçiklerimiz gibi?
Bize yallah çekmeseler, Anamıza küfretmeseler, bizim lokmalarımızdan kesip kendileri yemeseler, bizim çocuklarımızı aç bırakıp kendi çocuklarını zengin etmeseler, Mehmetçik orda yurt için savaşırken, onlar Tekeli satmasalar, türbanla üniversiteleri karıştırmasalar, vakıflar yasasını çıkarmasalar...
Bir yandan ordumuz PKKyla savaşırken Cumhurbaşkanı,devlet kasasından Tanzanya'ya mürit okulu açmaya gitmese..
Bunları yapmasalar güveniriz belki ama hükümet, Kurtuluş Savaşı sırasındaki İstanbul Hükümeti gibi davranıyor.
Bu halktan ayrı, bu halktan uzakta, bu halkın sözünü dinlemez, önemsemez ve kendilerini oraya getirenleri unutmuş.

Ama bütün bu A.salak'lara rağmen, siz benden duymuş olmayın ama dostlar,

BU MİLLET UYANIYOR.

Bir yandan şehit haberleri gelirken, bir yandan otogarlar tıka basa eli kınalı gençleri askere uğurluyor.Otogarda gözü yaşlı anasına sarılmış bir kürt genci arkasındaki bayrağı gösterip, "herşey bunun için" diyor.
DTP mitinginde, PKKlı göstericilere başörtülü bir bacımız;
"Savaşı durdurun' diyorsunuz.Çoluk- çocuk ölürken siz nerdeydiniz? Şerefli askerler şehit olurken siz nerdeydiniz?" diye haykırıyor korkmadan,
Ak! parti il binasını polis, binaya girmek isteyen Tekel işçilerinden koruyor,
Milli Eğitim bakanının dışarı attığı işsiz öğretmen, bakanın yüzüne iğrenerek bakıyor, çıkarken ;
"bizi susturamayacaksınız" diyor.
Kendi maliyesinin bakanı Unakıtan gazeteceleri Yallah'lıyor. Hiçbir gazeteci "Kimi, nerden kovuyorsun efendi?"diyemiyor.
Onlar çekinir, bu sırrı size söyleyemez,ben size söyleyeyim,
BU MİLLET UYANIYOR.

Halk, Mehmetçiğin savaşının, içimizdeki düşmanlarla savaşmazsak beyhude olduğunu biliyor.
Kimse bu halkı şiir okuyarak kandıramaz, yallahlayarak kovalayamaz, korumalarla dışarı atamaz.

Tarih : 21 Şubat 2008. Kosovanın bağımsızlığının hemen ardından, ilginç bir zamanlamayla Türk Askeri Kuzey Irağa giriyor.

Tüm dünya şaşkın, "hemen çıkın" diyorlar yalvarırcasına.. "Bir iki hafta kalın, fazla uzatmayın".

Ve BİR MİLLET UYANIYOR.
Gerçek bir gaflet uykusundan uyanmışcasına gözlerini ovuşturarak..
Uykusunu yeterince almış gibi Zinde ve Dinç.
Her zorlukla başedecek kadar Güçlü.
Toprağa verdiği her şehitle daha bağlanarak Vatanına.
Alevisiyle, kürtüyle, lazıyla, çerkeziyle, avşarıyla...
Türkler...
İşte bu millet.

UYANIYOR.

18 Şubat 2008 Pazartesi

İki Kadın


"Buz gibi soğukta, erkenden kalktı.

Hiç önemli sayılan bir işte çalışmamış olmasına rağmen, görev adamıydı çünkü.Genlerinde vardı görev aşkı.Tarihin bile hatırladığından eskiye, geriye gitmek gerekiyordu onun asil kanının karışımını anlamak için..Oysa o kadar eskiyi hatırlayamıyor sadece evlatlarını ve dedelerini düşünüyordu bugün.

Kalktı buz gibi odada çocuklarının üstünü örttü, kocasına eğilip ;
"Ben çıkıyorum sen yumurta haşla, çay demle, çocukları yedir, gelirim öğleden sonra" dedi
Kocası yattığı yer yatağından saygıyla baktı eşine.
Üzüntüyle "tamam" diye kafasının üstüne çekti yorganı, uzun süredir içinden çıkamadığı, bir baba için dünyanın en kötü hissi "çaresizlik"le..
Kadın ne kadar sıcak tutacak çulu varsa üstüne geçirdi çıkmadan.
Hayatın zorluklarının beyazlarla doldurduğu, boya yüzü görmemiş saçlarını, şöyle eliyle düzeltti.
Keşke giyecek kabanı da olsaydı üstüne.Kaban yerine işsiz kocasının hırkasını da geçirip asıl giysisini aldı eline;
Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın portresini.
Çocuklarına gösterdiği şefkatle sarılıp kucakladı çerçeveyi.
Cebinde ne otobüse binecek parası vardı, ne orda yiyecek birşeyler alacak..
Halk ekmeğinin ucundan bölmüş cebine koymuştu, acıkırsa kemirmek için..
Kapıyı açtığında yüzüne buz gibi soğuk vurdu, elleri bir anda buz kesti, bir elini cebine sokup cebindeki ekmeği ısıtırken bir yandan da resme sarıldı sıcak tutacakmışcasına.. Sadece bir çerçeveye değil, bu vatanın evlatlarına sarılıyor gibiydi, tüm çocukları kucaklıyor gibi...
Gökyüzüne baktı umutla, çünkü tarihin hatırlamadığı zamanlardan beri yaşayan genleri, ona, herşeye rağmen bugünün güzel olacağını söylüyordu..
Gülümsedi, başını önüne eğdi gülümsediği görülmesin diye ve ağzının içinden usul usul, kesik kesik bir türkü tutturup yürümeye başladı..


Yürüyecek çok yolu vardı.."

***

Bu kadınlardan cumhuriyet mitinglerinde o kadar çoğuna rastladım ve tanıştım ki,
Çocuklarını zar zor okutmaya çalışan, sonra işsiz kalmasına üzülen, eline geçen üç kuruş parayla kıt kanaat ailesini geçindiren, yolsuzluk arsızlık bilmeyen, gösterişsiz, müslümanlığın nuru, temizliği yüzüne işlemiş müslümanlığı tarikatlarla değil içinde yaşayan, müslümanlığını satılığa çıkartmamış o kadar çok anamız vardı ki o mitinglerde.
O analar ki, çocukları miting var dese korkarlardı...
Devlete karşı koymak gibi gelirdi onlara, yapamazlardı..Yasalardan korkarlardı, ana yüreği işte...
Cumhuriyet mitinglerindeyse onlar yer açtılar bize, biz arkalarından yürüdük...
Ana kalbi, çocukları için tehlikeyi her şeyden önce hisseder ve korumaya çalışır evlatlarını..
Birşeyler ters gidiyordu, çocukları tehlikedeydi, edelerinden aldıkları mirası korumaları gerekti ve harekete geçtiler.
Hepimiz onların evlatlarıydık..
Hepsi bizim anamızdı, ablamızdı, kardeşimizdi..
İyi ki varlardı ve iyi ki hep var olacaklar...
Tarih kitapları onları hatırlamasa da.

**

Resmin sağındaki kadın mı?

O kadın da nasıl zamanında birileri "tak bu türbanı meclise gir" dediyse şimdi de "yaz bu Cumhuriyet Mitinglerindeki başörtülü kadınlar için küfür gibi bir yazı" demiş.

Oturmuş, yazmış, Amerika'da.

Çiftlik değilse de, cürmüne göre bir villada.
Böylece türbanın, namusun ve müslümanlığın nasıl sadece kafasına sardığı o beze ait olduğunu göstermiş hepimize özgürlük adı altında!


Kendisi ne Türk'ü bilir, ne türkü bilir, ne çocukları aç yatmıştır, ne namusuyla yaşamak istediği için parasız kalmıştır.


İki kadın var o resimde.

Biri sadece başı bağlı değil, bağımlı.

Biri sadece özgürlüğünün ve geleceğinin peşinde.

12 Şubat 2008 Salı

Laik Atatürk'e Türban Taktılar!

Adamın biri radyoda bağırıyor:

"Neden karımın saçını başını elaleme gösterecekmişim? Biri bana bunu açıklasın. Neden?"

Diğeri gururla söyleniyor:

"Ben Bursa'da yaşayan bir ev hanımıyım. Türban takmıyorum ama türban takanlar özgür olsun istiyorum."

Ntv Radyo'da halkın görüşlerini alıyorlar, isteyeni kadar istemeyeni var türban özgürlüğünün!
İsteyen de istemeyen de diğer tarafa çok kızıyor.

Mailime bakıyorum. Bir resim gelmiş. Türbanlı bir kızımız, İstanbul'da bir parkta, erkek arkadaşına yaslanmış. Saçı kapalı ama neresi açık bilmiyoruz?!..

Bahçeli'de yürüyorum...
Devlet olan Bahçeli gelmesin aklınıza; Bahçelievler 7.Cadde.
Bir kırmızılık geçiyor önümden. Kırmızı türban, kırmızı palto, kırmızı çizme ve kısa pantolonlu bir hanım sekerek otobüse biniyor. Amacının artık otobüslere değil jeeplere binmek olduğunu hissettirerek..

İşyerimde çalışan çaycı hanımı, ev sahibi, kiralarını ödeyemedikleri için evinden çıkarmaya çalışıyor. Liseye giden biri kız, biri erkek iki çocukları var. Karı koca çalışıyorlar ama olmuyor. Kadıncağız ağlıyor. Alınteriyle idare etmeye çalışıyorlar.
Türbanlı değil.
Baksınlar başlarının çaresine dini yarımlar!
Çocukları okuyamıyor, mutlu olamıyorlar.Kime ne?


Bir yandan türbanlı kızlar sanki daha önce okumuyorlarmış gibi bizi de alsınlar üniversiteye diye tepiniyor, bir yandan televizyonda Tıp Fakültesinden bir öğretim üyesi dert yanıyor; "Türbanlılar erkek kadavra incelemeyiz diyorlar"... Müslümanlık böyle mi oluyormuş?
En müslüman ilimiz Konya'da da ekmeklerin içinde kullanılan E-472 mayası domuzdan mamül mü değil mi tartışması var. Başımızdaki müslümanlar kontrol etmiyorlar mı bunları?
Bilinmiyor.


Akepe iktidarındaki isimlerin karılarını, kızlarını incelemiş Soner Yalçın.
Hepsinin ortak özelliği kapalı olmaları, okumaları ancak okul biter bitmez evlenmeleri ve çalışmamaları imiş.
Mehmet Barlas programında açıklıyor;"Kadınlarımızın çoğu eve hapsolmuş. Ya işsizler, ya isteyerek çalışmıyorlar. Bu büyük bir işgücü kaybıdır"


***

Özgürlüklerden yanayız ama sadece örtülerle ilgili..

Elhamdülillah müslümanız ama domuzdan mamul mayalarla mayalanmış ekmekler yiyoruz.

Başımızda örtümüz var ama parklarda erkeklere abanıyoruz.

Türbanla okuyalım diye tutturuyoruz ama okurken niyetimiz bilim olmadığından okul biter bitmez kocaya varıp hayırlı bir izdivaç peşinde koşturuyoruz.

Vakıflar Yasası çaktırmadan hallolmaya çalışılıyor; Sevr dayatılıyor... Sosyal Güvenlik Yasası ile haklarımızı elimizden alacaklar, tam da hep beraber karşı koyma zamanı... Ama biz örtülerle bölünüyoruz.

Sonra da yabancı gazetelerde haberler çıkıyor: "LAİK ATATÜRK'E TÜRBAN TAKTILAR!"

Atatürk Türk Kadınını yüceltti, aradan seksenbeş yıl geçtikten sonra kimileri "biz aşağılanmak istiyoruz" diyorlar. Herkes layık olduğu türbanı taksın deyip geçmek yerine ben merak ediyorum.

Bu türbanı kime taktılar?

27 Ocak 2008 Pazar

İnsanlık ve Dinler Tarihi üzerine bir Masal ; ULAK

Bu evrendeki bütün herşey gibi 'Yaradan'ın adıyla başlıyor Ulak..
Çağan Irmak'ın "Mustafa Hakkında Herşey"ini izlediğim zaman beni filmde memnun eden tek şeyin Nejat İşler olmadığını hissetmiştim... Yönetmenin filmlerini sevmemi zorlaştıran aşırı duygusallığını bir yana koyduğumuzda "Ulak" gerçekten izlenmesi gereken bir film, dinlenilmesi gereken bir masal...
Önce masalın sonunu, sonra başını dinliyorsunuz ama her anında merakınızı dipdiri tutan bir heyecan duyuyorsunuz..
Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde geçmiş olabilecek bu masalda dinler tarihine bir çok göndermeler var.. Karakterlerin isimleri ve başlarından geçen öyküler sizin din bilgilerinizi zorlayarak bağlantı kurmanızı sağlıyor..
Seyyah Zekeriya köy köy dolaşıp çocuklara 'Ulak'ın masalını anlatıyor.. Bunu kendine görev edinmiş çünkü anlattığı masal onun için çok önemli..
Anlatılması gerek , unutulmaması gerek masalın..
Ancak en son geldiği köyde insanlar biraz farklı..Farklı dediysem 'Seyyah'ın alışkın olduğu köylerden farklı.. Aslında eminim size hiç de yabancı gelmeyecek bir köy burası...
İnsanlar insanlıklarını kaybetmişler,
Okuyan, araştıran aşağılanıyor,
İnsanlar para için kendi zavallı kızlarını bile satıyor,
Kendi öz evlatlarına eziyet ediyorlar...
Bu ufak köyü ve zamanı genişlettiğinizde aslında dünyada KÖTÜlerin herzaman olduğunu ve bu KÖTÜlüklerini uygulamak ve kabul ettirmek için herzaman kaba kuvvet ve dedikoduları/kara propagandayı kullandığını görüyorsunuz..
Filmi görmek isteyeceğinizi düşünerek tamamını anlatmayacağım ancak filmdeki bazı diyaloglar insanın aklına kazınıyor. Bunlardan birinde, 'Seyyah' çocuklardan birine köyün en kötü karakterini gösterip ;
"Niye onu sevmiyorlar, biliyor musun?" diye soruyor.
Çocuk; "Kötü olduğu için"diyor.
Seyyah cevap veriyor;
"Hayır çocuğum insanlar ondan nefret ediyor, Çünkü ondan korkuyorlar. İnsanlar korktuklarından nefret ederler."
Ve filmde KÖTÜ adamların yaptıklarını bilerek susanlar için de bir uyarı var:
"Yapan kadar, bilip de söylemeyen de suçlu!"
***

İşte 'Ergenekon Show'u en çok hatırlatan yer de burası...
Gelin ben de size ufak bir masal anlatayım;

Benim masalımdaki ülkede yaşayan çoğu insan derin devletin uzun zamandır, "Ağlayarak Gülen Hacı Hoca Vesaire Efendi" olduğunu ve kendisinin Amerikan İstihbarat Servisi tarafından soğuk servis edilen bir intikam türü olduğunu biliyor ya da seziyordur.
Bu masalda kötü adam ve tebaasına 'Cemaat' diyelim isterseniz.
'Cemaat', bırakın hükümeti, meclisi; emniyet güçlerine, adalet mekanizmasına, eğitim sistemine, sağlık sistemine enikonu sızmış.
Kızıyorlar, kendilerine 'yılan' denmesine ama, mertçe değil yılan gibi alttan alttan çalıştıkları ve sinsi oldukları için 'yılan' deniyor onlara.
Artık güç onların elinde. O yüzden iyice arsızlaşıyorlar. Masaldaki ülkenin üniter devlet yapısını bozuyorlar, köy halkının ortaklaşa yaratıp ortaklaşa yararlandığı şeylere düşmanlar.
Ele geçirdikleri emniyet güçleri, rastgelen vatandaşları tekmeyle, tokatla, kaza kurşunuyla öldürebiliyor.
Yine bu ülkenin insanlarını ayrıştırmak ve gözlerini açmamak için kendi cinayetlerinin günahlarını ve yedikleri bu kadar naneyi, nasıl yapalım da başkalarının üzerine atalım diye düşünüyorlar!
Ve ilginçtir, her seferinde bir yol buluyorlar.

Kapılar ardında belki de şöyle konuşmalar oluyor:
-Başbakana, 'üç kuruşluk' diyeni alın!
-Akşam Gazetesinde yazanı alın!
-Bir de asker lazım...
-Seçin şu listeden hocam...
-Tamam şu iyidir, kapın getirin! Doğan'a söyleyin de yaygara kopartsın.. Yoksa ben onun kafasını kopartırım!
-Tabi hocam iletiyorum..
-Bu arada, şu kuş gribini, türbanı falan doldursun ki gazetelere halk başka şey düşünemesin.
-'Kuvayı düğünü', 'Kuvayı çöpten bomba toplaması', 'Kuvayı köpeği ısırdı' haberlerini de şöyle bir yayıversinler de KUVAYI MİLLİYE türü bir güç birliği kurmak hayali neymiş görsün şu korkaklar.....
Olur mu?
E masal bu, olur.
***

Maddi, manevi baskılarla, döverek, öldürerek, tutuklayarak ve insanların isimlerini karalayarak, korku salma yöntemine başvuran KÖTÜ adamlarımızın yani 'Cemaat'in vakti azaldı gibi...
Bir heyecan, bir koşturma... Şaşaalı bir amerikan senaryosyuyla yerli korku filmi çekmeye çalışıyorlar sanki..
Ama biz Türkler ne yazık ki amerikan yapımı korku filmlerinden korkmuyoruz.
Bizim tek korkumuz; Yüce Yaradanın bize verdiği iman ve düşünce gücü, Atalarımızdan aldığımız vatan ve ulus sevgisi ve Türklüğün ve Türkiye Cumhuriyeti'nin sonsuza kadar yaşayacağına inancımızı kaybetmek olabilir.
'Yüce Gök' bize bu günleri göstermesin inşallah!

Şu an sinsice içine girdikleri devletteki güçlerine güvenen emperyalizm güdümlü kötü adamlarımız da emin olsun, tarihe baktığımızda görünen şudur ki;
Masalımızı unutmadığımız ve unutmayacağımız için "Ulak" hep içimizde yaşayacak.
Çünkü biliyoruz; "Cesaretin bittiği yerde Esaret başlar!" ve bundan güç alarak diyoruz ki;
"Onlar değil, Biz kazanacağız!"

özgürpınarışık

20 Ocak 2008 Pazar

Doğru Kişiler ve Doğru Seçimler Üzerine bir Pazar Yazısı

Babam okul hayatım boyunca bana "Arkadaşını iyi seç kızım.Hayatta en önemli şey arkadaştır." derdi..

Otuzlu yaşlarımda, geriye dönüp baktığımda, iyi seçilmiş arkadaşların, pot yapmayan elbise , dar ya da bol olmayan gömlek , mideye oturup rahatsız etmeyen yemek, rahatça okunan kitap gibi insanı rahatlattığını görüyorum..
Gerçek arkadaş da insanın üstüne cuk oturur , bunaltmaz daraltmaz , destek olur, ileri götürür, katar , çoğaltır , gerektiğinde senin için herşeyi düşünmeden yapar..
Güvenirsin , hiçbir zaman kazık yemeyeceğini , eğer hata yapıp düşersen ona sığınabileceğini sana destek olacağını bilirsin..
Geçmişe baktığımda, az sayıdaki dostlarımın yukarıdaki tanıma uyduğunu görüyorum..Bu konuda şanslıyım.. Ancak bu eleği çalıştırıp, üstünde kalanları görene kadar da az üzülmedim..

İnsanı en çok, değer verdiği ve güvendiği insanların ihaneti üzüyor sanırım.. Geçmişte birçok kereler üzüldüm.. Canım acıdı.. Çünkü güvenmiştim..
Ama ne kadar seversem seveyim, eğer ihanete uğradıysam ve bu karşı tarafca bilerek yapıldıysa bunu asla affetmedim.

Okul bittikten sonra da her endişeli Türk Babası gibi babam bu sefer beni karşısına alıp,
"Sana hep arkadaşını iyi seç derdim hatırlıyormusun? İnsanın hayatındaki en önemli seçim eş seçimidir.Arkadaşını seçerken nasıl dikkat ediyorsan hayat arkadaşını seçerken de öyle dikkatli olmalısın" demişti.
Gerçekten de, hayat arkadaşı yani eş de insanın hayatının yönünü çizen seçimlerden biridir.. Eş olarak seçtiğiniz insanla birlikte hayat tarzınız , yaşamınız ve hayattan aldıklarınız farklılaşır..

"Adı Politika Dergisi olan bir dergide neden böyle şeyler yazıyor bu kız.. Elif Şafak gibi kendinden bahsedesi mi geldi? Bunları biz de biliyoruz"
diyebilirsiniz..

Elif Şafak ya da Perihan Mağden gibi devamlı boş boş kendimden bahsedecek değilim tabi.
Gelelim konunun dergiyle ilgili kısmına..

Türkler, Dünya tarihinde uzun süredir aktif olarak yer almaktadır.. Atatürk'ün Türk Tarihi Projesinden haberdar olanlar onun, "Anadolu 7000 yıllık Türk beşiğidir" sözünü hatırlayacaklardır.. Türkler düşmanları tarafından tarih boyunca korkutucu bir ırk olarak görülmüşlerdir..Bunun nedeni sadece Türklerin savaşçı yapıları değil zeka'ları, ulus olma bilinçleri , bağımsızlıklarına düşkünlükleri ve kararlılıkları'dır.
Şanlı Türk tarihine baktığınızda, Dünya Tarihinde Türklerin yerini daha net görebiliriz..

Türk tarihinin en zavallı evlatları bizleriz. Zira isteyerek ya da istemeyerek yaptığımız seçimler, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde yazılan o destandan sonra Türk tarihinin en kişiliksiz parçası olarak yargılanmamıza neden olacaktır , Türk Ulusu'na yakışmayacaktır...
Tabi eğer bundan sonra, Türklerin Özgür bir tarihi olacaksa..

Çünkü, arkadaşımızı,eşimizi seçerken bile ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini bilen bizler, ne yazık ki başımıza getirdiklerimizi doğru seçemedik..
Birkaç çuval kömüre , üç beş çuval pirince kandık..
Ve Türk tarihi 21.yy başlarında bambaşka bir sürece geçti..
Başımızdakiler ve yandaşları her türlü haksızlık ve hukuksuzlukla şanlı tarihimizi silip alaşağı ettiler..
Ve bu duruma fikren karşı olan bizlerle birlikte, onlara güvenen ve destekleyen saf! halkı da sattılar.
Karşı çıktığımız herşey kılıfına uyduruldu..

Ve biz , olur mu, olmaz mı derken..
Türban gibi bir "Siyasi Simge"yle gizli kapaklı işlerin örtülmesine,
Dindarlık adı altında ülkenin türlü şekillerde bölünmesine,
satılmasına,
ulusal yapısının parçalanmasına,
değerlerinin kaybedilmesine,
ve borç içinde , üretemeyen köleler haline getirilmemize göz yumduk..
Yumdurulduk..
Arkadaşını,eşini seçerken bile bunca titiz davranan bizler, başımızdakileri seçerken bu titizliği gösteremedik.
Kılavuzu karga olanın burnu boptan çıkmazmış diye bir söz var..
Korkarım ki Türk Ulusu , kendine kılavuz olarak leş kargalarını seçmiş olduğundan, burnu o BOPtan çıkamayacaktır.

İsteyerek ya da istemeyerek bir seçim yaptık.
Bu seçimler Türk Ulusunun genel karakterini yansıtmıyordu, ancak yapıldı.
Ve doğal olarak, yaptığımız seçimlerle doğru orantılı bir yaşamımız ve geleceğimiz olacak..
Tarih, bu insanların bizi yansıtmadığını yazmayacak çünkü..Nasıl da kendimize uygun BAŞ'lar bulduğumuzu ve sonumuzu yazacak.
O zaman, başımızdakileri dindarlıklarına ya da avantalara güvenip bu yerlere getirenler, bu BAŞlara güvenip tüm ulusun sonunu hazırladıkları için, onları affetmemizi beklemeyecektir umarız...
Çünkü seçimlerini doğru yapmadılar ve yaptıkları bu seçimler, bizler gibi, onların da sonudur.

İşin ilginci ise, bütün bunları adına sığınıp yaptıkları Allah da onları affetmeyecektir.

İşte onlar'a iyi pazarlar..




özgürpınarışık

17 Ocak 2008 Perşembe

Özgürlükler! Ülkesi Türkiye..

Radyoda haberleri dinliyoruz..Diyor ki;

TBMM Adalet Komisyonu, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, 9 maddesini bir kez daha görüşülmesi için iade ettiği Vakıflar Kanunu’nu aynen kabul etti.

Yani ne oldu?

Yabancılar, Türkiye’de hukuki ve fiili mütekabiliyet esasına göre yeni vakıf kurabilecek. Vakıflar, izin almadan mal edinebilecek, malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilecek. Vakıflar, vakıf senedinde yer almak kaydıyla, amaç ve faaliyetleri doğrultusunda, uluslararası faaliyet ve işbirliğinde bulunabilecek, yurtdışında şube ve temsilcilik açabilecek, üst kuruluş kurabilecek ve yurtdışında kurulan kuruluşlara üye olabilecek. Vakıflar, yurtiçi ve yurtdışındaki kişi, kurum ve kuruluşlardan, ayni ve nakdi bağış ve yardım alabilecek, yurtiçi veya yurtdışındaki benzer amaçlı vakıf ve derneklere ayni ve nakdi bağış ve yardımda bulunabilecek.

Geçen sefer de yasayla o kadar ilgilenmiş,takip etmiş ve Ahmet Necdet Sezer iade ettiğinde kurtulduğumuzu sanmıştık.
O kadar çok olayla karşılaşmıştık ki aslında unutmuştuk da Vakıflar Yasa Tasarısını..

Ama ne demişler?
SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ!
Neden böyle diyorum bir bakalım..

"Erdoğan Amerika'da Türk- Amerikan ilişkilerinin, partisinin iktidarı sırasında da, dünya barışına en iyi katkıda bulunacak şekilde gelişeceğini vaad etti. Erdoğan şöyle konuştu: "İnanıyorum ki, Türkiye bulunduğu bölgede, özellikle İslam kültürüyle demokrasinin buluşmasına katkıda bulunacak adımları atacak. Türkiye, gerek Kıbrıs’ta, gerek Irak, gerekse Avrupa Birliği’ne giriş konusunda bütün kararlılığını en ideal şekliyle sergileyecek ve ÖZGÜRLÜKLER ÜLKESİ olma istikametindeki gayretini devam ettirecektir.”

Yeni değil. 11/12/2002'de vaad etmiş bunları Erdoğan.
Yine ABD ziyaretinde..

Ahmet Necdet Sezer şu sıralar ne yapıyor acaba?
Aslında onun engel olmaya çalıştığı bu çivileri madem tabutumuza geri çakacaklardı sadece ertelemiş mi olduk diye düşünmeden edemiyoruz.
Hani diyoruz ya, bankalar,özelleştirme, anayasa işin sonu, işte vakıflar kanunu da sona giden yolda atılan adımlardan biri..

Türkiye artık bizim bildiğimiz, büyüdüğümüz, alıştığımız Türkiye değilmiş gibi mi geliyor size?

O zaman biraz daha bekleyin.

Ulusalcı komplo teoricilerinin paranoyaklıkları nasıl birer birer gerçekleşiyor göreceksiniz..

Burası bundan böyle, dörtnala gelip uzak asyadan bir kısrak başı gibi akdenize uzandığımız Anadolu değil ,

Burası yabancılara peşkeş çekilen güzel bir fahişe ülke ve biz de yabancıları eyleyen animatörler-hizmet sektörü köleleri olacağız.

Burası İstantinapolisi,
Unutulmuş ve içi boşaltılmış başkent Ankara'sı ,
Yabancılarca paylaşılmış sahil şeridi ,
ABD ve İsrail kontrolündeki kürtlere verilmiş doğu bölgesiyle,
Bir yanda türbanlıları-tarikatçıları, bir yanda her türlü sapkınlık ve umursamazlık içindeki elit!iyle, bir yandaysa ezilen halkıyla,

Özgürlükler! ülkesi Türkiye..

Tabi Yerseniz!

Özgür Pınar Işık

14 Ocak 2008 Pazartesi

Akdeniz Projesinin TÜRBAN Gerisi

Siyasetten hoşlanmam..
Siyaset bir şekilde arsız insanların eline geçmiştir, onurlu insanlar hilekarlığı bilmediği için saf dışı edilir.. (bknz.D.Baykal)
O nedenle yolsuzluklar midemi bulandırır..
Hala çözülemeyen faili meçhuller kafamı karıştırır..
Sanki çoğu siyasetçinin söylemek istediğinin altında hep başka bir şeyler vardır ve bu şeyler bizim zararımızadır..
Hiçbir zaman sizi mahvediyoruz diye yapmazlar bize bunları..İyilik yapıyormuş havasındadırlar..Kandırmaktadırlar bizi..
Siyaset kaypak bir zemindir..Üstünde kaypak olmayan insanlar durmakta zorlanırlar..

Güzel şeylerle ilgilenmek yerine (güzel müzikler, güzel yerler, güzel kitaplar,güzel filmler, bilim ve sanat gibi) siyasetle ilgilenmemin nedenleri var..


Başbakan bugün İspanya'da şöyle demiş.

"Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bir siyasi simge olarak takmayı suç kabul edebilir misiniz? Simgelere bir yasak getirebilir misiniz? Sembollere bir yasak getirebilir misiniz? Özgürlükler noktasında dünyanın neresinde böyle bir yasak var?"


Başbakan, Turgut Özal'a öykünüp anlamamazlıktan mı geliyor bilmiyorum ama,benim türbanla ilgili bir sıkıntım yoktur..
Açık ya da kapalı isteyen herkes istediği komik şekillere sokabilir kendini..

Arslan Bulut "Erdoğan'ın Türbanla Örttüğü Sırlar" Yazısında aslında Tayyip Erdoğan'ın her zamanki gibi TÜRBAN'la örtmeye çalıştığı sırları ve daha yeni hırlaştığı Sarkozy'le yaptığı İspanya gezisini şu şekilde analiz ediyor;

"Tayyip Erdoğan’ın söylediği, “AB’nin alternatifi olarak böyle bir projenin içinde yer almayız” şeklindedir! Ya Barroso’nun dediği gibi olursa? O zaman olur mu? Zaten, Türkiye-AB ilişkileri adeta dondurulmuştur. Türkiye, PKK meselesini çözebilmek için yeniden tam anlamıyla ABD yörüngesine girmiştir. ABD’nin istediği ise İsrail’in istediğidir. Yani Doğu Akdeniz Birliği veya Akdeniz Birliği! Böyle bir birlik, aslında Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçmesidir. Hazır Merkez Bankası da İstanbul’a taşınıyor! Eh zaten Talabani 1996 yılında, “Hayalim İstanbul’un başkent olduğu Ortadoğu Birleşik Devletleri” demişti! Yani Büyük İsrail! Tabii Mısır’sız bu proje yürümezdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kahire’ye sadece Mehmet Akif’in evini müze yapmaya gitmedi herhalde! "

Ben siyasetten hiç hoşlanmam..

Televizyonu açıyorum TÜRBAN tartışmaları var kanallarda..

Kanal D'de "Birand Özel" Gül'ün Mısır çıkartmasını anlatıyor..

Ortadoğu'nun hareketliliği konuşuluyor..

Bir de ölen annenin karnındaki bebeğin geleceği..

Ankara'daysa SSK'ya karşı yapılan eylem var..

Türk-iş iktidar kendileriyle konuşmaya yanaşmazsa genel greve gideceklerini söylüyor..

Ama iktidar yurt dışında BOPun anahtarı olan Akdeniz birliği için, bu borcun içinde devlet kasasından ŞAAŞAALI çıkartmalar yapıyor..

Ben siyasetten hoşlanmam ama türban mürban birşeyler oluyor.

Bu Akdeniz Birliği Türban Modası pek tutacağa benziyor!

İster misiniz Birliğin yapısına pek uyan Cemil İpekçi bu sezon kreasyonunda Akdeniz Projesi Türban kreasyonu yapıp kendi de çıksın sahneye..Milli! Modacı olarak..

Ne güzel! İlk uygulayan da sayın first ladymiz olur..

Sahi.. Başbakan bu TÜRBAN'la neyi örtmeye çalışıyor?

özgürpınarışık

15/01/2008

12 Ocak 2008 Cumartesi

Gördük..Daha Çok Göreceğiz..

Ekonomi iyi dediler..

Ekonomi ulusalcı olmadan olmaz bu kadar şişerse patlar dedik.

%47 onlara İnandı..

Destekledi..

Yabancılar gelecek yabancılar, diye avuç oğuşturuyorlardı..

Gözlerinde dolar işaretleri vardı..Şeyhler krallar gelip bütün paralarını bize verecek sandılar.

Gördük!



İşsizlik azaldı dediler..

Kalifiye insanlar aç, tüm kadrolara tarikatlar dolduruluyor dedik..

%47miz onlara inandı..

İşsizlik yok..Siz çabalayın dediler.

İşsizlik rakamları açıklandı..

Gördük!



Özelleştirme şahane muhteşem dediler..

Ülkenin değerlerini satmak vatanı satmaktır dedik.

%47miz onlara inandı..

Devlet memurları örgü örüyor..En iyi bu yabancılar yapar dediler.

Yabancılar yaptı.

Gördük!



Bu adamlar dolandırıcı, satacaklar ülkeyi de bizi de dedik..

Başbakan dediğin öyle olur , kostak yürür yandan bakar dediler..

Toki konutlarını eşe dosta, tanıdığa, şehit ailelerine rüşvet babında dağıttılar.. Devletin uçaklarını servis yaptılar, arabaları özel araba..

Dolandırıcılığın sahtekarlığın bilmediğimiz her türlüsünü yapıp bize her gün yeni bir sahtekarlık yolu gösterdiler.

%47miz ah ben de dolandırsam dedi onlara özendi.

Gördük!



Herşeyi gördük biz.Başbakanın bu ülke için can veren şehitlerimize kelle dediğini de gördük,anamıza küfrettiğini de gördük!

Neden?

Çünkü %47miz ikna olmuştu.

Bu nedenle Gördük!..

Ve daha Göreceğiz..


Güzel günler görecekmişiz..

Kandırmayalım kendimizi.

Eğer birşeyler yapılmazsa göreceğimiz şey güzel günler olmayacak..

Göreceğimiz şey Anamızla ilgili birşeyler olacak yine..

Ve Göreceğiz gerçekten!


özgürpınarışık

10 Ocak 2008 Perşembe

yüzde kac akepelisiniz?

Beni taniyanlar bilir secimden once akepenin %30u bulmasini bile Turk halkina yakistiramiyor bunu soyleyenlere deli gozuyle bakiyordum.
Ancak sandiktan akepenin fiskirmasindan! sonra herkesin yaptigi o basit hesabi yaptim ben de ;
%47
yani her iki kisiden biri akepeye oy vermisti.
Gozumun onune bir yandan Erdoganin oglunun gemicigi! , copten curumus marul toplarken arabanin ezdigi cocuklar, hirsizlik kapkac ,issizlik , tvlar ve gazetelerle pompalanan seviyesiz ahlaksiz hayat tarzi yani ulkenin dusuruldugu vehameti diger taraftan dis politikada Türkiyenin acizligi geliyor nasil olur da iki kisiden biri akepeye oy verebilir diye dusunuyordum.

Sonra anladim ki aslinda hesapta degil, sadece mantikta sorun vardi, yani %47 nin nedeni her iki insandan birinin akepeye oy vermesi degil her insanin yarisinin akepeli olmasi olabilirdi.

Yani sandik basinda, o an hangi yanin agir basiyorsa ona basiyorsun oyunu.. (Essek ve esref saati gibi ayni)
Ama her insan da esit (%50) akepeli olamazdi tabii.
Herkesin akepelilik derecesi farkliydi.
Kimi %75 akepeliyken kimi de benim gibi daha dusuk yogunlukta akepeli olmaliydi.

Mesela dun aksam yemek yerken bir kez de ne izliyor bu halk diye Canli Canli diye bir program actim.Yine birsuru sacmaliktan sonra Mehmet Ali Erbil ve son karisinin oy verme rezaleti cikti.Universite mezunu beyaz Turk! hanimefendi oy kullanmayi becerememisti.Ustune ustluk ona neden anlatilmadigindan dem vurup aptalligini daha komik hale getiriyordu.Mehmet Ali Erbilse bir oyumuz bosa gitti diye dovunuyordu.
Aksamki sonuctan sonra eminim rahatlamissindir Mehmet Ali tamaminiz karin kadar beceriksiz degilmis demek ki.

Diger bir haberde eski pornocu, ses dejenerasyonunun mihenk taslarindan Gulben Ergenle Yilmaz Erdoganin abisi olan kocasi vardi.Onlar da akepeye oy vermislerdi.Anlasilan yogunluklari oldukca fazlaydi.

ABD memnundu , Kurt liderler memnundu,isadamlari memnundu, tarikatlar memnundu ,sehit haberlerine verdikleri onemden! sonra pek yuzlerine bakmasam da satilmis medya da memnundu.
Fettoscugum zevkten sabahlara kadar aglamisti eminim.
Bunlar yuzde yuz akepeli olanlardi.

Demek ki akepeli olmak irka dine dile bakmiyordu.Tum insanligi birlestiren en buyuk temeldi.

Butun bunlardan sonra siz de hic aynaya bakip kendi kendinize sordunuz mu?

Yuzde kac akepelisiniz?

27/07/2007

Eski bir yazı olmasına rağmen geçerliliğini koruduğunu düşündüğümden sizlerle paylaşıyorum.
akepeli olmak paraya tapmak manasında kullanılmıştır.
Saygılarımla

Özgür Pınar Işık

8 Ocak 2008 Salı

Ticarethane!

YÖK Başkanı o kadar uyarılmasına rağmen eteğindeki incileri dökmeye devam ediyor..Ona kızmamak lazım..
Bakmayın Sayın! Başbakanın "Aman Hoca dikkatli konuş ipimizi çekerler" demesine..
Başbakan rol icabı öyle diyecek, YÖK Başkanı da utanmış gibi gözlerini yere indirecek ama yapmaya çalıştıklarını da yapmaya devam edecekler..
Birkaç gündür kuklalardan ve onları oynatan ellerden bahsediyorum ya bu kukla tiyatrosu daha çok sürecek..

"YÖK Başkanı’nın ‘Üniversiteler paralı olmalıdır’ sözüne tepki gösteren eğitim sendikaları, üniversitelerin ticarethaneye dönüştürülmek istendiğini öne sürdüler
Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın üniversitelerin paralı hale getirilmesi yönündeki açıklamalarına eğitim sendikalarından sert tepki geldi. Sendikalar; eğitimin paralı hale getirilmemesi gerektiğini kaydederken, bu yolla üniversitelerin ticarethaneye dönüştürülmek istendiğini savundular.
Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Şuayip Özcan, üniversitelerin paralı olmasının Türkiye’de üniversite çağındaki çocukların yüzde 90’ının eğitim hakkından yararlanamaması anlamına geldiğini söyledi. Eğitim ve Bilim İş görenleri Sendikası (Eğitim-İş) Başkanı Yüksel Adıbelli ise, üniversitelerin söz konusu haçlar ile ’zaten paralı’ olduğunu belirterek, birçok öğrencinin harç paralarını ödeyememesi nedeniyle okuldan atıldığına dikkat çekti"

Hastanelerde tedavi parasını ödeyemediği için rehin kalanlara alıştık da, üniversiteden atılanlara mı alışamayacağız?
Milletçe hepsine alışırız merak etmeyin..
Aslında ben sendikalarımızın üniversiteler için yaptığı "ticarethane" benzetmesine pek katıldığımı söyleyemeyeceğim.
Bizim bildiğimiz ticarethane kültüründe bile sadakat , hatır-gönül ilişkileri ve bağlılık gibi kavramlar mevcuttur.
YÖK başkanının üniversiteleri evirmeye ve çevirmeye çalıştığı şey moda deyimiyle Hipermarket olabilir..

***

Geçenlerde Prof.Dr.Ünsal Oskay'ın Vatan Gazetesine verdiği röportaj oldukça konuşuldu , konuşuluyor..
Aslında Oskay'ın sözleri son günlerde şahit olduğumuz..

*Yök başkanının üniversiteden sadece belli bir zümre yararlansın açıklamalarını,

*Adalet Bakanımızın diş sıkıp hırlayarak Sabih Kanadoğlunu korkutma çabalarını,

*çok Saygıdeğer Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğanın hacca gidiyorlarmışçasına büyük bir hazla ve birbirlerini iteklercesine büyük bir hızla yaptığı amerika ziyaretlerini ,

*Eski Uykucu Bakan Koç'un utanmadan Sultanahmetteki tarihi kalıntılar üzerine inşaat izni verme rahatlığını

Unakıtanı,Bebecanı, adını sayamadığımız diğerlerini ve yaptıklarını aslında oldukça net açıklıyor.

Oskay'ın bazı sözlerinin altını çizersek durum daha net anlaşılır kanaatindeyim.
Ne demiş Oskay?

"Milli Nizam Partisi'ni kuran Necmettin Erbakan'ın oğlu camide namaz kılıyor. Kameraman rükûya erdiği anda çorabını da çekmiş. Oğlanın çorabı Versace! Yani, kapitalist dünya sistemi için hiçbir tehlike arz etmiyor bu dinci takımın elit takımı. Elit, dünyanın her yerinde haramzadedir. Ve bu haramzade takımı, dünyanın en zengin takımı kimse, dini imanı onunla ortaktır. Libya'ya gidip para isteyebilir. Ama onun amacı Batı'nın kapitalist sisteminin eriştiği son noktaya kadar yaklaşmaktır. Bu Libya'dan da geçerek olur, Rusya'dan da... "

"Bush ve Erdoğan arasında dünya görüşü, hayat anlayışı, politik felsefe açısından hiçbir fark yoktur. Biri retorikte 'İsa, avangelistler' falan diyor, diğeri 'Hz. Ebu Bekir, Hz. Muhammed.' Hepsinin semantik yapısını kurcaladığınız zaman ne çıkacaktır? Para azizdir. Rıhtımı da satarım, Topkapı Sarayı'nı da satarım. Ha, içimi rahatlatmak için bayrakların ebadını büyütürüm. Cibali Karakolu'na 6 metrelik bayrak asarım. Ama karakol satılmış! Suudi Arabistan'dan adamlar geliyor. 'Buraya 80 katlı modern karakol yapacağım' diyor. 'Al toprağı' diyor. Bu arada milleti ve kendi vicdanını rahatlatmak için bayraklar yakında 20 metreye çıkacak. Özal'ın mezarını da satacaklar. "

"Her şey zamana bağlı. Hiçbir şey paldır küldür yapılmaz. Daha önce yapılacağını tasavvur etmediğimiz şeyler yapılmıyor mu? 'İstanbul'un silüetini bozmayız, o bizim medeniyetimizin göstergesidir' deniyordu, yüksek oteller yapılmadı mı? Sultanahmet'teki Four Seasons'ın içindeki ek bina neyin üzerine inşaa ediliyor? 2 bin yıllık tarihin üzerine! Görmüyor musun, 2 bin yıl dünyaya hükmeden, üç-beş tane medeniyetin son mirasçısı biziz. Bu gurur verici bir şey. Onu unutuyorsun, tarihi kapatıyorsun. O otel yapılacak da ne olacak? Dışarıdan gelecek olan zengin adamlara iki lisan bilen eskort kızlar eşlik edecek. Yerli ya da yabancı... Yukarıda restoran, aşağıda kumarhane olacak. En aşağıda da senin 2 bin yıllık tarihin! Yapan kim? Din, iman, tarih, vatan, millet diyen, en şoven biçimli milliyetçi kesim. İşte bu kesim, bunlara göz yumuyor. Yağmada en başta kuyruğa girip sıra bekliyor"

Türk Halkının yolsuzluklara, yalanlara ve görgüsüzlüklere alıştığı açıktır.

Başımızdakiler de halkımızdan aldıkları bu güçle, ne olduğuna bakmadan ülkeye ait her şeye (buna çocuklarımızın geleceği de dahildir) bir fiyat etiketi yapıştırmakta ,
bayrakların ebatlarını da büyütüp renklerini "al" yerine daha cart kırmızı yaparak bizim bu acılarımızı oldukça hafifletmektedirler!

Türkiye artık bir hipermarkettir.

Turizmi, tarihi, sahip olduğu madenler, yeşillikler doğası , insanları ve dahi onların çocuklarının geleceği ile "uygun bir fiyata"
tamamı SATILIKTIR.
Hem de kredi kartına 12 taksitte iki ay ödemesiz!

Özgür Pınar Işık

5 Ocak 2008 Cumartesi

Turgut Nereye Koşuyordu?


80lerin sarkilari her zaman moda..eglenceli, çocuksu, umursamaz..

80lerin kiyafetleri de moda oluyor ara ara.. ya da feyz aliniyor onlardan da bir üst modelleri yapılıyor.. (Daha saçmaları mesela)

80'lerin filmleri eğlenceli, dizileri aşk dolu herkes kendinden geçiyor izlerken..

80 ler benim cocukluğumu yaşadığım yıllar..Belki de o yüzden 80lere dair ne varsa eğlenceli, komik, saf ve çocuksu geliyor bana..

Turgut 80'lerin benim de cocukluk zamanlarimin tombul kahramaniydi.. (O da kahramaaan bu da kahramaaan o yaşta..)
Kalemini televizyona dogru uzata uzata dudaklarini büze büze konuşurdu..Çocukluktan geç çıkmış olmama rağmen o zamanlar en çocuk olduğum zamanlardı.. herşey güzel, herşey eğlenceli, hastalık bile ilgi vasıtası olduğundan katlanılabilirdi..
Turgut Özal da öyle..

En sık okuduğum şeyler anneannemin peygamberlerin hayatını anlatan yeşil kitabıyla , dayımın tornetine doldurup getirdiği tommiks-teksas-redkit ve o zamanın unutulmaz dergileri Gırgır ve Fırt'tı.
Gırgır ve Fırt'ta neden Kenan Evrenle ve Turgut Özalla bu kadar uğraştıklarını anlamaz ama karikatürlerine gülerdim..

Zira "netekim" kelimesi olduğu gibi komikti..

Turgut Özalın yuvarlak vücudu ve çenesindeki çukur da..

Ama hepsi o kadar.. Kızmayı gerektirecek bir durum yoktu..Memleket büyüktü onlar da aldıkları kadar yiyorlardı heralde.Çoğu şeyden haberdardım.Yani papatyalardan, jaguardan, Efeden(sanırım ilk gençlik yıllarımda Efe Özalın yakışıklı olduğunu bile düşünürdüm)

Ama bana hepsi tombul bir ailenin biraz fazla açgözlü olması gibi görünürdü.

Gel gör ki çocukluk ÇAAT diye kapıyı çekip çıkınca o eğlenceli hayallerin aslında ne kadar sert ve dayanılmaz olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldım.Uzun süre moda deyimle "SİYASETTEN UZAK DURDUM"!.
Yani bu sanki içki sigara gibi kötü bir alışkanlıkmış da, ben de onu yok sayarsam benim için yok olacakmış gibi.. Bana şu anda bunu söyleyenlere gerçekten şaşırıyorum.

Farzedin ki biz bir akvaryumda yaşayan balıklarız.. Akvaryumun suyuna her gün azar azar zehir katılıyor.Ama biz zehirle ilgilenmiyoruz..
Mümkün mü?



Dediğim gibi o zamanlar siyasetle ilgilenmiyordum.

Kenan Evren askerdi ve asker ne olursa olsun sevilirdi.E Turgut da tombik birşeydi işte..

Kime ne zararı dokunacaktı..

80'ler böylece geçti gitti..






***





2000'lerin şarkıları seks içeriyor..

Öyle ya da böyle..Rap ya da electronic..Fark etmiyor..Seks içermek zorunda..

Kliplerde de bir kaç kadınlık uzvu görülmeli..

Filmler daha mide bulandırıcı, Üçlemeler daha sıkıcı..

Dünya daha yorgun, daha pis daha kokuşmuş..

20 senede bu 80lerin eğlenceli çocukları nasıl bu hale geldi?

Belki de aynı anda iki Bush kaldıramadı dünya.

Son zamanlarda Tayyip Erdoğan, akepe ve çevresi hakkında fazlaca kitap okudum.. Okudum da Turgut Özal sanki hala geçmişten sevimli sevimli bakıyordu da ona tam olarak kızmamı engelliyordu.

Emin Çölaşan bu kitabı yazdığı zaman tüm evlerde vardı..Hababam sınıfı tarzı şort ve atletle farklı renklerde birsürü Turgut ancak şişman bir insanın koşabileceği tarzda aynı yöne doğru koşuyordu..O zamanlar sadece kapağıyla ilgilendiğim kitabı geçenlerde Olgunlar'da görünce dayanamadım aldım.


Peki bunca yıldan sonra bu kitabı okuyunca ne gördüm?

Gitti Turgut Geldi Tayyip olduğunu gördüm..


Ama 80'lerle şimdiki zaman farkları gibi şimdiki politikacılar da daha duyarsız, daha yüzsüz, daha aç ve emperyalizme daha çok tapıyorlar..


Ve işin ilginci artık hiç de sevimli gözükmüyorlar..





özgürpınarışık

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog