Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

Mücahit Önder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mücahit Önder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2008 Salı

Garip Bir 22 Nisan Yazısı

Uzun süredir sizi amatör yazılarımdan ve ağdalı anlatımımdan mahrum bıraktığım için duyduğum üzüntüyü anlatamam. Malumunuz; bahar. Rengârenk açan çiçekler, cıvıldaşan kuşlar ve dengesi bozulan hormonlar... Eros da sağa sola ok atıp duruyor. Takdiriniz, bu şartlar altında bilgisayar başına oturmak, otursam bile kafamı toplayıp bir şeyler yazmak öyle zor ki. Üstüne bir de atlattığım, atlatacağım sınavları koyun; nerde-nasıl iş bulacağım sıkıntısı ile gelecek kaygısını da ilave edin ve son sene telaşını da sakın ha unutmayın. İşte benim vücudumda baharın etkilerini katlayan diğer kaygılar…
Gel de yaz.

Ama kolayını buldum. Biraz beleşçilik yapıp "Tarihte Bugün" sayfasından 1–2 tüyo almadan edemedim. Aman yarabbi neler olmuş öyle!

Tarih: 22 Nisan 1969, Milliyetçi Hareket Partisi yayımladığı bildiride "TRT solcuların elinde bir beyin yıkama aleti haline gelmiştir" demiş. Herhalde 60 İhtilali’nin kudretli Kurmay Albayı Türkeş ihtilal günü eline aldığı mikrofonu çok beğenmişti. Hani yakın Türk Siyasi Tarihi’nde ilk defa emir-komuta zincirini de bozarak darbe yapan Subaylar Cuntası adında o meşhur bildiriyi okuduğu zaman. Ülkeyi kutuplaşmaya götürecek Milliyetçi Cephe hükümetlerine kadar böyle bildiriyle falan idare edecekti artık.

Tarih: 22 Nisan 1981, Milli Güvenlik Konseyi Başkanı ve Devlet Başkanı
Kenan Evren, İngiliz Financial Times gazetesine bir demeç vermiş. Türkiye'nin düştüğü kötü duruma parlamenterlerin sebep olduğunu söylemiş. Haklı; sonuna kadar haklıdır Kenan Paşa. Parlamenterlerin didişmesi, iktidar sevdaları buna sebep oldu. Ama Paşa bir şeyi daha eklemeli: kendi gibi askerin iktidar hırsı da buna sebep olmuştur. 1960 darbesiyle beraber asker gayet lakayt bir biçimde siyasete müdahaleyi düşünmüş; demokrasiye, cumhuriyete karşı doğan, çoğunlukla sadece kendilerinin algıladıkları tehditlere karşı, kafalarına estiği gibi, istedikleri zaman müdahaleden çekinmemişlerdir.

Yine 1960 yılından itibaren eski Gn. Kurmay Başkanı Cemal Gürsel’in darbeyi ve darbecileri sahiplenerek Çankaya’ya çıkması bunu yine eski Gn. Kurmay Başkanlarından Cevdet Sunay’ın takip etmesi birçok askerin Cumhurbaşkanlığı için bir alt basamak olarak gördükleri Gn. Kurmay Başkanlığı uğruna mücadele etmelerine sebep olmuştur.

Bu paşalar 30 Ağustos’ta yapılan yıllık atamalara nüfuz ettikleri gibi 1973’te ve 1980’de şahit olduğumuz üzere, bu hırsları artık ne kadar büyükse, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde dahi parlamenterleri rahat bırakmamışlar; resmen aday çıkarmışlar, tehdit ve telkinle kendilerini seçtirmeye gayret etmişlerdi. Tıpkı Demirel ve Ecevit’in 1973’te uzlaşıp Faruk Gürler Paşa yerine başka bir askeri, Fahri Korutürk’ü, seçmeleri gibi durumlarda. Yürütecek tankları, meclisi saracak birlikleri hep vardı bu kudretli paşaların.

Bir diğer nokta da eski Cumhurbaşkanı Demirel’in, ki kendisi birçok hatasının yanında tüm siyasi yaşamı boyunca demokrasilerin çıkmaza düştüğü anda seçime gitmesi erdemini savunmuş bir devlet adamıdır, bir konuşmasında 12 ve 13 Eylül arasındaki farktan konuşuyor. Özetlersek ne oldu da 11 Eylül’de olan anarşi 12 Eylül’de bıçakla kesilmiş gibi birden kesildi. Madem bunlar işi biliyorlardı, sıkıyönetimde neden kesmediler/kesemediler. Madem 1 günde kesilecekti neden bu duruma gelindi. Bir sürü soru.
Askeriyenin eğitim sistemini bilmiyorum, ama gayet disiplinli olduğunu, akıla ve bilime önem verildiğini, laik düzeni ve Atatürk İnkılâplarını korumanın temel hedef olarak verildiğini tahmin edebiliyorum. Atatürk’ün rol modeli olarak gösterilmesini de anlıyorum. Fakat neden tüm askerler her şeyi en iyi ben bilirim; ülke battı sadece ben kurtarırım; o asil Türk Kanı sadece benim damarlarımda dolaşıyor diye düşünüyorlar? Eğer hala durum öyleyse ülkeyi daha çok felakete sürüklerler. Rejimi koruma her bireyin vazifesidir. Ordu devletin ve milletin ordusudur. Politikaya batmamalı; bize Balkan Savaşlarındaki gibi bir felaket yaşatmamalıdır. Siyasete bulaşmak isteyen sivil politika yapsın.

Tarih: 22 Nisan 1995, Rauf Denktaş 3. defa KKTC Cumhurbaşkanı seçildi. Büyük Mücahit Denktaş Bey’in Kıbrıs Davası’nda mücadelesi, yaptıkları inkâr edilemez. Hakiki bir vatanperver ve Türk büyüğüdür. Lakin keşke yerine bir prens yetiştirebilseydi de zamanı geldiğinde yolundan o yürüseydi. Hakkında, her ne kadar seçimle iş başına gelmiş olsa da, "diktatör" gibi nahoş benzetmeler kullanılmasaydı. Seçmen için sürekli aynı yüzü görmesi, politikacı mükemmel bile olsa –ki insanoğlu yaradılış gereği hiçbir zaman mükemmel değildir- bir noktadan sonra bıkkınlık yaratır; yenilik isteği doğurur. Bir de yapılan KKTC Anayasası’na ilerde (Güneyle) birleşip federal bir devlet kurulabilir tarzı bir emare koyup, bağımsızlığını ilan eden KKTC’yi gelip geçici bir idare hükümeti durumuna düşürmeseydi. Keşke adada resmi bayramlarda Türk Birlik komutanı ile birlikte aynı araçtan ÖZGÜR bir ülkenin devlet başkanı olarak el sallamasaydı. Bu durum bağımsız ülkelerde değil, ancak sömürge vilayetlerinde olur.

Tarih: 22 Nisan 1997, Bergama köylüleri siyanürlü yöntemle altın arayan şirketin işletme binasını işgal ettiler. İşte Eurogold Meselesi, siyanürlü altın, çevre tahribatı ve insan sağlığını tehdit eden madencilik çalışmaları taa o zamanlar başladı. Çizgili pijamalarıyla yürüyen koca göbekli Hopdediks Bayram Kuzu’nun, asteriks lakaplı Oktay Konyar’ın, Eski Belediye Başkanı (CHP) Sefa Taşkın’ın ve Ovacık Köylüleri’nin mücadelesinin sürdüğü yıllardı. Uzun süre sürüncemede kalan dava kazanıldı, ama ne yazık ki 24 Ocak 2001’de geçirdiği felç sonrası vefat eden Bayram Kuzu bunu göremedi. Kendisine Allah'tan rahmet diliyoruz. Şimdi aynı sorun Bergama’nın fıstık çamlarıyla ve halis çam balıyla ünlü Kozak Yaylası’nda karşımıza çıkıyor. Kaz Dağları’nda var. İnşallah Truva Destanı’na ilham olmuş, dünyanın en saf oksijene sahip yeri olan bin pınarlı İda Dağına, Sarıkız’ın Kaz Dağları’na sahip çıkan Hopdediksler, Asteriksler çıkar.

Tarih: 22 Nisan 1999, CHP Genel Başkanı Baykal, 18 Nisan seçimlerinden partinin aldığı oy oranı nedeniyle istifa etmiş. Türkiye’de seçim yenilgisinden sonra istifa eden ilk lider oldu. Birçok demokraside görevinde başarısız olan siyasetçi anında istifa eder; partisinin ve bağlı olduğu siyasi görüşün bekası için çabalar. Ama Türkiye’de diğer az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi koltuğa yapışılır, mümkün olduğunca uzun kalınmaya çaba harcanır. İnönü, Ecevit, Demirel, Erbakan, Çiller, Yılmaz hepsi bu hatayı yaptılar. Gitmek için illa tepe taklak olmayı beklediler. Eskide yaptıkları iyi işler dahi olsa makam düşkünü inatçı insanlara benzediler. Özellikle ilk üçü vaktinde çekilselerdi, köşelerinde otursalardı, muhtemelen büyük saygı görecek; siyasetin duayenleri olarak kabul edileceklerdi. Siyasi krizlerde yolu gösteren Çoban Yıldızları gibi olacaklardı. Ama olmadılar, olamadılar. Siyasetten çıkamadılar. Kudretli Demirel’e Demirbaş denildi; umudumuz Ecevit alil, hasta bir yaşlı adam olarak hatırlandı. Ne yazık!

İşte bir 22 Nisan daha geldi. Tarih, içine girmeyi, araştırmayı istemesek de önümüzde duruyor bakıp ders almamız için. Aksi halde tekerrürden ibaret mi kalırdı?

Yarın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Tüm “Adam Olacak Çocukların” ve içindeki çocuğu yaşatan büyüklerin bayramını; çocukların savaşlardan, doğal afetler ve açlıklardan ölmediği, istismar edilmediği, zorla çalıştırılmadığı, insanca, özgür, eşit, mutlu ve çocukça yaşadığı bir dünya dileklerimle kutluyorum.

En derin saygılarımla,
Mücahit ÖNDER

10 Nisan 2008 Perşembe

Ortak Değerler ve Uzlaşma Kültürü

Bir yerde okumuştum. Biz birbirimize benzeriz tarzı bir yazıydı. Yazının ana fikri iki insanın birbirini yakın hissetmesi, fikir birliğine varması, uzlaşmasının zor olmadığı; aksine yan yana gelen iki insanın ya isimlerinin (ana, baba, veya diğer akraba isimleri), ya memleketlerin (yaşadıkları yer, ailesinin yaşadığı yer), ya damak tatlarının (yemek kültürü, eğlence kültürü, giyim-kuşam vs.) benzer olacağını söylüyordu. Bu benzerlik alanları bir sürüydü; meslek, siyasi görüş, mizah anlayışı, okul geçmişi, yaşam tarzı ve nicesi. O kadar ki; bir noktada uzlaşamamış iki kişinin ya da iki grubun uzlaşabileceği bir "ortak yön" muhakkak vardı.

Bence çok doğru bir çözümleydi bu. Tabi temelde doğru olan bu uzlaşma kuramına ufak bir ilave yapma gereği de duyuyorum. Uzlaşmak için biriyle ortak değerlere sahip olmanın yanında "uzlaşma iradesi-isteği" ve "iyi niyet" de bulunması lazımdır. Çünkü insan yaradılıştan gelen tehdit algısıyla benzerlikleri değil de kendisine zararlı olabileceğini düşündüğü farklılıkları görür. Bu yüzden farklı görüşte olanlar dışlanır, öcüleştirilir, yok edilmeye çalışılır. Tıpkı Uludağ Evrenkent’inde küpe taktıkları için tartaklanan öğrencilerin diğer grupça "öteki" olarak görülmesi gibi. Tıpkı 1970'ler boyunca klasik bir Batı Bloğu ülkesi gibi Türkiye'nin Sovyet Komünizm’ini tehdit olarak görmesi ve algıyı bir noktada abartarak her kış "Kızıl Komünistler geliyor" korkusuna kapılmaları gibi. (Beklenen Komünistlerin hiç gelmediğini söylememe gerek yok sanırım!)

Bu ortak değerlerden en önemlilerinden biri de uluslararası müsabakalardır bence. Spor, müzik, sanat ve diğer alanlarda ülkemizden birinin ya da bir grubun yurt dışında mücadele etmesi çok özel olaylardır bence. Portekizli Diktatör Salazar'ın da söylediği gibi 3F (Futbol, Fiesta, Fado ya da Futbol, Festival, Yerel Bir Müzik) ülkeyi sorunsuz yönetmesine yardım etmiştir. Gereğinden fazla alınmasının afyon etkisi yapma tehlikesi olsa da kararında uygulandığında insanları birleştiren değerlerdir bunlar.

Her ne kadar fanatik olmasam da; bir Galatasaraylı olsam da önceki gün Fenerbahçe'nin maçını seyrettim. Hem de büyük bir heyecan ve milli bir bilinçle. Bazılarının dediğinin aksine, futbolu sadece bir zevk meselesi, bir heyecan olarak algılamadım. Hele oda arkadaşım, ki kendisi Sevilla galibiyetinden sonra hüngür hüngür ağlayacak kadar Fenerbahçe'ye tutkun bir insan, bana çeyrek finale çıkan 8 takımdan 4'ünün İngiliz, 1'inin Alman, 1'inin İspanyol, 1'inin İtalyan ve sadece 1'inin de Türk olduğunu söyledikten sonra bu maça sadece futbol müsabakası olarak bakamadım. Mesele 1 Türk takımının hiç çıkılamayan bir noktaya, düşük kapasite ve mali imkânlarla da olsa çıkabileceğinin, mücadele edebileceğinin meselesiydi. Netice ne olursa olsun milletimizin hariçte temsilcisi olana, iyi şekilde tanıtana, adımızı yüksek tutana saygımız ve desteğimiz sonsuz. Keşke daha iyi olsaydı, ama kısmet. Bu kadarmış.

Futbol sadece uzlaşmak için bir örnek; normalde bir birlerine düşman gibi görülen grupları aynı ülkü uğruna birleştirebilecek bir örnek. Bunlardan bir sürü olduğunu biliyorum.

Aynı uzlaşma kültürünün siyasette de olabileceğini düşünüyorum. Yeter ki "uzlaşma isteği" ve "iyi niyet" olsun. Ama unutulmamalı ki birçok siyasi görüş diğerinin karşıtı olarak oluşmuş; bu yönde körüklenmiştir. Bunun neticesinde 1972–79 arasında Demirel-Ecevit kutuplaşması oluşmuş, en çok oyu bu iki lider almış olsa da birbirlerine karşıt olarak propaganda yapıldığı için uzlaşmaları, güçlü bir hükümet kurmaları mümkün olmamıştır. Sonrası malumunuz: kötü giden ekonomi, siyasi çatışma, kurtarılmış bölgeler falan filan. Tıpkı Demokrat Parti-Halk Partisi döneminde mezarlıkların bile demokrat-halkçı şeklinde ayrılması gibi. (Normalde mezarlıklar insanların görüşleri için ayrılmaz, sadece farklı dinden olanların mezarları ayrılır!)

Aynı şey bugün de karşımıza çıktı. Suçun çoğu elindeki kuvvetle her şeyi devirip geçeceğini düşünen Başbakanla, "muhalefet" kelimesini "her şeye muhalefet, her zaman muhalefet" şeklinde anlayan Baykal'ın ya da etnik milliyetçilikten ya da ulusalcılıktan pay edinmeye çalışan marjinal partilerin liderlerinindir. Tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçiminde, sınır ötesi operasyonda olduğu gibi istediği olmayınca direksiyonu sağa-sola kırıp virajı atlatmaya çalışan patlak tekerlekli kamyonetin gidişi gibi AKP'nin durumu. Şimdi, istediğimi yaparım mantığı ile uzlaşmamasının acısını çekiyor. Kuyruğu kapana sıkışınca da uzlaşma arayacağını söylüyor. Hadi hayırlısı! Belki olmaz olur da, uzlaşırlar.

Dubai Veliaht Prensi Deve Güzellik Yarışmasında bir DEVE’ye 2,7 Milyon $ ödemiş

Oda arkadaşıyla düşündük; estetik ameliyatla deve olsak beğenen çıkar mı diye? Sonra bir bedeviye düşme ihtimalimizin olduğunu düşünüp vazgeçtik. Hala bir deve kadar para etmiyoruz ona yanıyorum.

Saygılarımla,
Mücahit ÖNDER

31 Mart 2008 Pazartesi

Katar Emiri'nden İnciler

Türk milleti olarak suiistimallere alışkınız. Siyaset öyle çirkin bir oyun ki; içine giren herkes ya yalan söyleyecek ya düzenbaz olacak ya ikiyüzlü olacak ya da daha kötüsü bunların hepsi. Belki de daha fazlası.

Sadece seçim zamanı kapımıza gelen; bizi “veli-i nimet” olarak, “Efendileri” olarak gördüklerini söyleyen takım elbiseliler, gravatlılar seçimden sonra bizi unutmuştur. Bunu biliriz, hatırlarız. Hatta kanıksamışızdır. Oylarımızı verdik.

Siyasete dinin alet edilmesi de tüm çirkinliğiyle karşımızda. Her ne kadar bunun onaylanmasına katiyetle imkân olmasa da buna da alıştık; “Milli Görüşçüler” sağ olsunlar. Allah’ın izniyle oyları cukkaladılar.

Terör dediler; seçim kampanyalarında birbirlerine ip attılar. Ulusalcılığı, Vatanperverliği, Türk Milliyetçiliğini de oya çevirdiler. 70 milletvekili çıkardılar.

Ama pes be kardeşim. Bu kadarı şeytanın dahi aklına gelmezdi: vatandaşın Uçkuruna da karıştılar. Erdoğan şimdi öncekilerinden de komik teziyle ortaya çıkıyor. Neymiş efendim her Türk ailesi en az 3 çocuk yapmalıymış. Hane halkı (aile üyeleri) mevcudu 5’e çıkmalıymış. Yoksa AB ülkeleri ve Eski Doğu Bloğunun bir kısmındaki gibi nüfus yaşlanır; genç nüfus oranı düşermiş. O zaman ülke gelişemezmiş, falan filan…

Sn. Başbakan “Ananı da al, git” lafından beri yargıya, üniversitelere, köylüye, işçiye ve tüm muhalif kesimlere bir sürü laf söyledi. Ya da yaptıklarımız yapacaklarımızın garantisidir kabilinden yürüttüğü politikalarla hepsinin çanına ot tıkadı. Vakıflar Yasası girdi, 2B orman arazileri de. Şimdi sıra Sosyal Güvenlik Yasası’nda. Onu da hallettikleri zaman hükümetten ülke nüfusunun arttırılması için erkeklere en az 3 kadın almayı, sınırsız çocuk yapmayı ve çocuk başına devlet desteği almayı içeren bir yasa bekliyoruz.

Bu kadar popülist bir politika Katar’da, Umman’da, tüm Arap Dünyasında ve geri kalmış devletlerde olabilir. Fakat 1800’lerden beri resmen batılı politikalar izleyen, batılılaşan, uygarlaşan Türk Milleti için böyle bir olay söz konusu değildir. Başbakan, artık üslubu, Ortadoğulu söylemleri ve fikirleriyle İran Cumhurbaşkanı Necat’ı ya da Suudi Arabistan Kralı Abdullah gibi davranmayı bırakmalıdır.

Her erkek için cinsellik, cinsel yeterlilik ve kendini kanıtlama duygusu önemlidir. Fakat asıl mesele ne kadar çocuk yapılacağı değil, bunların nasıl bakılıp büyütüleceğidir. Hiç kimse çocuğunun yoksulluk, açlık, sıkıntı çekmesini istemez. Ya da diğerlerinden daha az mutlu olmasını. Ailesine bakamayan bir babanın ya da annenin ızdırabını en iyi anneler, babalar bilirler. Devrimiz “Allah verdi, oldu” devri değildir.

Hala 425 YTL gibi trajikomik bir ücretle aile geçindirmeye çalışanlar vardır ülkemizde. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ülkemizdeki yoksulluk oranı %17,81’dir ki pek de azımsanacak bir rakam değil. Böyle bir durumda yaşamını zorlukla idame ettiren birinin Sn. Başbakan’ın davetine uyduğunda gerekli beslenme, kira, giyim, sağlık, eğitim gibi temel kalemleri nasıl karşılayacağı belirsizdir. Herhalde düşüncesizlikle edilen hareketten sonra edilebilecek laf “Allah Kerim’dir” olamaz! İnsana önce eşeğini sağlam kazığa bağlamayı sonra Allah’a emanet etmeyi öğütleyen İslam Dini elinden geleni yaptıktan sonra geri kalanı Allah’a bırakmıştır. Allah Kerim’dir; lakin sorumsuzlara karşı kerim olduğunu düşünmüyorum.

Biraz daha detaylı veriyi Birleşmiş Milletler 2007–8 İnsani Gelişme Raporu’ndan aldım.

Gelişmekte Olan Ülkeler Ort.

Türkiye

Gelişmiş Ülkeler Ort.

Gelişmişlik Endeksi (1 birim)

0,691

0,775

0,947

Temel Eğitim Oranı (%)

85

89

96

Kadın Başına Düşen Çocuk Sayısı

2,9

2.2

1.7

Nitelikli Sağlık Personelince Yaptırılan Doğum Oranı (%)

60

83

99

Yetişkin Okur-Yazarlık (%)

77,1

87,4

99,1

2. Eğitime Katılım (%)

53

67

92

Ortalama Yaşam (yıl)

65,5

70,8

78,9

Kişi Başı Milli Gelir (ABD Doları)

5,282 $

8,407 $

33,831 $

Rapora göre Türkiye Gelişmiş ve Gelişmekte olan ülkelerin arasında bulunmakta. Doğum Oranı 2,2 ile pek az değil. Ayrıca düşük eğitim oranı, kişisel gelişim endeksi ve milli gelir de pek iç açıcı değerlerde değil. Umarım daha iyi değerlere ulaşırlar. Ama bu insanların cinsel güdülerini pervasızca tahrikle, düşünmeden ve sonucunu öngörmeden yapılan “nüfusu arttırın” çağrılarıyla, Türkiye’nin 80 yıllık nüfus planlaması, istenmeyen gebeliğe yönelik bilgilendirme ve korunma politikalarını tek hamlede çöpe atmanın ne lüzumu var?

Unutmayalım; bu lafları konuşan T.C. Başbakan’ı ve sözleri Hükümet Programı ve Devlet Politika’sını yansıttığı düşünülüyor. Eğer resmi politika buysa 2.2 doğurganlık oranıyla sağlayamadıkları istihdamı 3 ile nasıl sağlayacaklar? Bu arada eğitimli genç nüfus bir avantajdır. Eğitimsiz kalifiye olmayan o kadar gencin hayallerini çalmaktan utanmayacak mısınız?

Bu arada bir gazete reklâmında söylüyordu: “Angelina Jolie ha-mi-le” hem de ikiz. 3 çocuk da evlat edindi. Toplam 5 çocuk oluyor. Buradan Sn. Başbakan’a çağrıda bulunuyorum: Angelina’yı eşi Brad Pitt’le beraber Türk vatandaşı olmaya çağırsın. Hem Erdoğan’ın standartlarına göre genç nüfusumuz artasın hem de ülkemiz dünya çapında iki ünlü kazansın!

Saygılarımla,

Mücahit ÖNDER

20 Mart 2008 Perşembe

Ucuz Demagoglar Demokrasiye Yanlı Bakarlar

Sayın Başsavcının Cuma günü AKP aleyhine verdiği kapatma davası ilk aşamada büyük yankı buldu. Çünkü hiç kimse böyle bir dava beklemiyordu. Genel anlamda siyasi ve hukuki ortam tenceresindeki ılık suyun verdiği rehavetle yavaş yavaş haşlanan kurbağanın durumundan çok farklı değildi. Bu yüzden bu dava iktidar için sağ gösterip sol vurmaktan farksız.

İktidarın ileri gelenlerinin yaptıkları alelade konuşmalardan, özellikle Başbakanın ayet meali yorumlarından ve yargıyı hedef gösterdikleri basın açıklamalarının özensizliğinden ve fevriliğinden de anlaşıldığı kadarıyla tam anlamıyla hazırlıksız yakalandılar. Tüm hafta sonu siyasiler konu hakkında konuştu. Borsanın olumsuz tepkisinden ve yaklaşan büyük çaplı ekonomik krizden endişelenen ekonomistler de bu güruha katıldı. Ve daha nicelerinin dava hakkında söylenecek sözleri vardı; söyleyip kurtuldular. Yorumları dinlerken ağlasam mı gülsem mi dediğim birçok an yaşadım. Bugünkü yazımda bunların bir ikisine değinmek istiyorum. E-dergimizden sayın mesai arkadaşlarım da yazılarıyla birçok önemli konuya parmak bastılar fakat amatör olmalarına rağmen çoğunun tespitleri gerek bu kulvarda yıllarını veren siyasiler gerek medya duayenlerinin yorumlarına göre kat be kat üstündü.

Siyasilerin sözleri arasında en ikiyüzlüsü parti kapatılması hakkındaki görüşleri. Neymiş efendim “parti kapatılmasına karşıymışlar; parti kapatmak çözüm olmazmış”. Madem yanlıştı şimdiye kadar neden kimse parti kapatılması aleyhinde bir şey yapmış sormak istiyorum. Şimdiye kadar kapatılan parti sayısı 24; çoğu tekrar açıldı. Bu zamana kadar akılları nerdeydi? Onlar aslında “partileri halk kurar, halk kapatır” derken lâfebeliği yapıyorlar; halka hoş görünmek için yalan konuşuyorlar. Onların asıl meselesi arkamızda belli bir oy potansiyeli varsa, hukuk mukuk tanımayız; muhalif duranı, önümüze geleni ezer geçeriz düşüncesi. Bir hukuk devletinde Anayasa tüm yasaların üstünde ve tüm kesimlerin haklarını ve rejimin varlığını garantiler. Bu yüzden isteyen istediği kadar oy alsın "ben istedim; oldu" mantığıyla hareket edip muhalif unsurları yok edecek düzenlemelere girişemez. Zaten o yüzden hukukun denetim görevi vardır.

Yaşadığı onca olay, atlattığı onca sıkıyönetim, darbe ve olağanüstü halle sınanmış bir siyasi otorite olan Em. Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk dün akşam bir televizyon kanalında bu konuya bir ışık tuttu. Dedi ki, bu partilerden on altısının yönetici kadrosunun dağıldığı, fiziki koşulların sağlanmadığından diğer 8’inin de siyasi fikirlerinden dolayı kapatıldı. Kendisi de DP’nin ve AP’nin kapatılmasına şahitlik etmiş bir kişidir. Bu arada iki partinin de askeri yönetim ve onun güdümündeki mahkemeler tarafından kapatıldığı bilgisini de es geçmeyelim. [DP 1960 darbesiyle, AP 1980 darbesiyle diğer tüm partilerle birlikte]

Diğer sekiz partiye gelince bunların dördü Erbakan’ın dinci partileri, dördü de ayrılıkçı Kürtçü partilerdir. Dava ve karar gerekçeleri incelenirse bu davalarda hukukun haklı karar verdiği ve vazifesini hakkıyla yaptığı görülür. Çünkü sistemlerin genel özelliği varlıklarına aykırı yıkıcı, bölücü akımlara izin vermemeleridir. Demokrasi rejiminde ise bu tip sisteme militan demokrasi denir. Bu mekanizma demokrasi için olmazsa olmazdır. Yoksa halkı kandıran siyasi 5-10 yıl gibi görece kısa bir zaman diliminde her istediğini, kafasına eseni yapabilir. Böyle bir mekanizma olmazsa tıpkı Hitler önderliğinde korkunç işler yapan Almanya örneğinde olduğu gibi halkın propaganda yoluyla tahrikiyle beraber demokrasi, diktatörlüğe dönüşebilir. Hâlbuki Almanya 1933’te Nazilerin iktidarına karşı gayet güzel yürüyen bir demokrasiydi. Savaş yıkıntıları arasındaki ülkenin ekonomik kalkınması Hitler’i halkın gözünde kahraman yaptı ve sonra o zamana kadar yaşanmış en kanlı savaşı çıkartacak bir psikopatın ardına takılan halk tüm dünyada milyonlarca kişinin ölmesine, ekonomilerin çökmesine ve nice felaketlere sebep oldu. Hitler iktidarının 6. yılı dolmadan propaganda ile ardına aldığı yüksek halk desteğiyle beraber 1 Eylül 1939'da Polonya'ya saldırıp 2. Dünya Savaşı'nı başlattı. Senaryonun başı biraz benzer görünüyor ama umarım sonu bu kadar kötü bitmez.

Eskiden sistemin varlığına muhalif bu tür eylemlerin fiilen yapılmasına izin verilmediği gibi fikren de yapılmasına izin verilmezdi. Düşünce suçluları vs. bu şekilde oluşmuştur. Aşırıcı muhalif düşünce o yüzden susturulmuş, rejim tehlikesine karşı sıkıyönetim mahkemelerinde cezalandırılmıştır. Rejimin bazen biraz abartılı şekilde olsa da temel güdüsü varlığını korumaktır. Bu yüzden hiçbir zaman devrim hukuki olmayacak. İşte bu yüzden Deniz Gezmişler asıldılar. Sistem, tüm organlarıyla bu akımlara karşı durmak zorundadır. (Burada yapılanı övmek ya da yermek amacım yoktur. Sadece olaya bakış açısını yansıtmak istedim.)

İşte bu nokta da safdillikle ifade edilen “millet oyuyla iktidar olan partiler ancak millet oyuyla düşürülürler” lafı bu yüzden yanlıştır. İstediğiniz oyu alın sistem kendini koruyacaktır. Yoksa halkın yaptığı hatalardan politikacılar nemalanır. İstedikleri fikri tüm topluma dayatırlar. Doğru olan fikir, savunulması gereken düşünce hata yapanın ceremesine katlanması gerektiğidir. Aksi takdirde bu tür hareketler özendirilecek, Anayasa aşındırılmış olacak ve sistem savunmasız kalacaktır. İşte o yüzden yüzde 7 de 27 de 47 de 87 de aynı muameleyi görmeli, yanlış olan cezalandırılmalıdır. Unutulmamalıdır ki siyasiler olduğu kadar yürütme erki tarafından atanan yargıçlar da halkın temsilcisidir. Halk her işi birey olarak bilmek ve işten anlamak mecburiyetinde olmadığı için vekiller vardır. Onları denetlemek için de yargı vardır. Bu yüzden bazılarının ifade ettiği gibi onlar-biz durumu yok, aksine hepsi biziz.

Artık davalı iktidar partisinin yapacağı iş ne kadar suçsuz olduğunu ispatlamaktır. Eğer suçsuzlarsa zaten aklanırlar. Yok, eğer suçları varsa her ne pahasına olursa olsun cezalandırılmalılar. Unutmayalım AKP merkez sağda olduğunu iddia ediyor. Anavatan Partisi ve Demokrat Parti (eski DYP) de merkez sağda peki onlara neden kapatma davası yok; neden Demirel aleyhine dava açılmadı da Erbakan'ın partileri kapatıldı? Zaten dedikleri gibi merkez sağda yer alıyorlarsa gittikleri zaman yerleri (hiç olmazsa ideolojik manada) kolay dolar.

En iyisi sağa sola çamur atmayı, ucuz demagojiyi bıraksınlar ve adını dillerine pelesenk ettikleri demokrasiyi içlerine iyice sindirsinler. Doğrudan şaşmadıktan sonra kimse sizi kapatmaz.
Saygılarımla,

12 Mart 2008 Çarşamba

Siyasi Tarihi Hatırla Sevgili’den Öğrenenler

Dün yazdığım yazımdan sonra çok değerli bir yazı yazılmış; “Bir Düşüncenin İsyanı” isimli. Yazıda Uludağ Evrenkent’indeki (üniversitenin Türkçesi) olayların tıpkı benim bir önceki yazımda da yazdığım gibi 70li yıllardaki gençlik hareketleriyle kıyası yapılmış. Her ne kadar hiçbir yazının tarafsız olma gibi bir zorunluluğu olmasa da bu yazıdaki taraflaşma ve tek yanlı bakış beni rahatsız etmedi desem yalan olur. Yazarımız olaylara bakarken “onlar-biz” ayrımı yapmakla da kalmayıp karşıt olarak gördüğü tarafı “tü-kaka” olarak tanımlıyor, hepsinin üstüne koca bir çizik atıp sıfırı basıyor. Bu üslup bana gayet gayri nizami, dar açıdan bakan ve üniversite gençliğine yakışmayacak kadar akademik bilgiden ve olay çözümlemelerinden uzak hamasi bir yazı gibi geldi. Sanki tarih, kişiler ve olaylar araştırılmaksızın; sadece dönemimizin popüler dizilerinden “Hatırla Sevgili” seyredilerek yazılmış gibi. Yazılarını okuduğum kadarı ile yazar arkadaşımın vatan ve ulus sevgisinden zerre kadar şüphe etmem. Ama bakış açısındaki birkaç ufak pürüz, ya da farklılık desek daha iyi olur, dikkatimi çekti. Müsaadenizle paylaşmak istiyorum.

Toplumsal Barış gibi hayati önem taşıyan bir konunun diyalogla sağlanacağı gibi doğruluğu su götürmez bir iddia ile başlayan yazı, “bizim taraf” olarak tanımlanan Sol’un “karşı taraf” olan sağdan gördüğü eza ve cefadan bahisle ilerletiliyor; kimine göre devrim şehidi, kimine göre komünist canilerin asılmasıyla görüşün devamı vurgulanılarak güçlendiriliyor ve en nihayetinde manifesto sonu benzeri bir sonla, devrim yolunda yürüneceğine dair yeminle bitiyor. Yazara göre bu yoldan “ne” ve “ne için” fedakârlık yaptığını unutanlar çıkacak. Herhalde geriye saf devrimciler kalacak! Geri kalanlar da kan kaybına aldırış etmeden yoluna devam edecek! Aman ne cesurca! Yazarın kastettiği zannedersem aşırıya yönelen Sol’un yolunda yürümeyen sosyal demokratlardır, ya da daha ılımlılar. Devrim fikri daha önceki yazımda da belirttiğim gibi genelde sol gruplar için bir hedefti. Peki, nedir devrim biliyor muyuz? Pek benzemiyor ama. Devrim Türk Dil Kurumuna göre “belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişikliktir”. Bir siyasi devrim ise mevcut sistemin, idarenin, düzenin ve idarecilerinin toptan alaşağı edilmesi olayıdır. Kökü devirmek eylemidir.

Devrim ha deyince yapılmaz. Dünya tarihinde sadece çok büyük liderler peşlerinde büyük halk kitleleriyle beraber devrim yaptılar. Devrim için liderin kişilik özelliklerinin yanı sıra içerde ve dışarıdaki siyasi konjonktür, halkın desteği, elde tutulan güç miktarı da önemlidir. Devrimlerin bir özelliği de anlık, günlük, yıllık olmamalarıdır. Bunların sağlam kökenleri, tarihi ve felsefi geçmişleri vardır. 1774’te başlayıp Kuzey-Güney İç Savaşının sonuna kadar süren Amerikan Devrimi düşünürlerin fikirleri şekillenen ulus olma bilinci ve koloni halklarının İngiliz sömürge sistemi ve aşırı vergilerine karşı yarım asrı aşkın sistematik olarak biriken hoşnutsuzluk ve tepkisi bu devrimi doğuran sebeplerden sadece ikisi. Fransa’nın Amerikan Kolonilere desteği, İngilizlerin Asya-Pasifik, Türkistan ve Çin hindi’ndeki nüfus mücadeleleri de olayı destekleyen olumlu dış siyasi yapıdır.

Aynı şey başlangıç aşamasında hemen hemen tüm elit kesimin Çar’a karşı katılımlarıyla başlayan ve Vladimir Ilyic Lenin’in kadrosunun muazzam idare kabiliyetleri ve topraksız halkı toprak vaadi ile yanına alıp istedikleri yönde desteklenmeleri ile başarıya ulaşan Sovyet (Ekim) Devrimi içinde geçerlidir. 1856’da büyük serf azadına sebep olan halk baskısı, anayasa ve özgürlük talepleriyle başlayıp 1905 Japon-Rus savaşıyla körüklenen bir siyasi sürecin de sonucudur 1917 İhtilali.

Ulu Önder Atatürk’ün imkansızı başarıp yaptığı devrim “Kurtuluş Savaşı” hem işgal kuvvetlerin zulmüne karşı tüm vatanperverlerin desteğini alıp mevcut padişah yönetiminin kendi çıkarları uğruna halkı satışlarını ve ittihatçıların maceraperestlikleri ile Çerkes Ethem tarzı satılmış isyancıların adiliğini ortaya çıkarması ile başarılmıştı. Ama devrim 19 Mayıs 1919’da başlamadı. Süreç aslında Mustafa Kemal’in ve devrimin şanlı çocuklarının yetişmesiyle başladı. O fikriyat öyle doğdu. Bu süreç çok rahat olarak ta Jön Türkler’e kadar uzatılabilir. Yani devrimin alt yapısı da vardı.

Ama 1970’lerde o alt yapı yoktu. Ya da alt yapı kendini devrimci addedenlere yarayacak kadar iyi değildi. Çünkü dış politikada Türkiye diğer 3. dünya ülkeleri gibi kapitalist batı emperyalizmi ve komünist doğu emperyalizminin doğrudan çarpışma noktasındaydı. Bu iki dev Soğuk Savaş boyunca hiç savaşmadı ama Türkiye gibi muhtemel yandaş ülkelerdeki gençleri birbirine kırdırarak hem ülkelerin kalkınıp büyümelerine ve dolayısıyla kendi hegemonyalarını tehdit etmelerine mani oldu hem de karşı tarafın eline düşüp müttefikliğinin sonunun gelmesini ya da bu devletlerin kendine düşman olmasını engelledi.

İç politika da buna müsait değildi. Çünkü karşı devrim hala sürüyordu, güçlüydü (belki Evrenkent gençliği arasında pek güçlü değildi) ve askeriye de 1930 Menemen Olayının akabinde kendinde rejimi koruma sorumluluğunu görüyordu. Seçilen sistem ideal olduğuna genel kanaat getirilen demokrasiydi. Padişahlığı eski model olmakla, bireysel idare olmakla, zulüm rejimi olarak suçlarsınız ama demokrasiyi, cumhuriyeti pek kolay kolay suçlayamazsınız. Çünkü genel kabul vardı. Devrimle mevcut sistem gideceğine göre demokrasiyi hedef almışsınız demekti. Eğer sistem kalsın sadece çarpıklıkları düzeltelim derseniz o da devrim değil reform olur. O da olmadı. Tabi bir de sistemlerin genel özelliği yapıya muhalif onu yok etmeye, değiştirmeye müsaade etmemeleridir. Bu yüzden Erbakan’ın ve Kürtçü aydınların partileri defalarca kapatılmıştır. 1970lerde devrim diye yola çıkanlar bütün bunları es geçtiler. Kendilerini halka bile anlatamadılar. Farkındaysanız bu fikirler sadece eğitimli gençler arasında yaygındı. Halk ise bu işe karşıydı. Devrimi anlamıyor, devrimcilere terörist gözüyle bakıyorlardı. En nihayetinde o gençler harcandı gitti. Kim için öldüler? Halk için. Halk onları bugün bile anlamış değil!

O zaman dün “Deniz, Yusuf, Hüseyin, Sinan, Ulaş’tık; bugün Burak, Barış, Emrah, Umut olduk” lafı da hamasidir. Zaten böyle bir laf dün “Adnan, Fatin Rüştü, Hasan, Alparslan, Necmettin’dik; bugün Tayyib’iz, Devlet’iz” şeklinde de söylenebilir. Unutmayın bazı kişiler için bu adamlar birer idoldü. Hatta hâşâ tanrıydı. Devrimcilere gelince onlar da zaten Mustafa Kemal’diler kendilerine göre, yani kendi başlarına bir idol olmak gibi hedefleri yoktu. Onun yolundan yürüyorlardı. Çalışmaları, düşünceleri, yaptıklarının tümü olmasa da niyetleri takdir edilebilir fakat onlar idol değildi. Tıpkı onlardan 12 yıl kadar önce asılan Menderes, Zorlu ve Polatkan gibi. Sadece görüşlerinin ve faaliyetlerinin neticesini gördüler. Cezanın ve yargılamanın adil olup olmadığı tartışma götürür ama sonuç budur. Bugün biz de onlar olacağız demek çok şekilde yorumlanır. Cesur olmak iyidir, farkındalık iyidir, düşünmek, bu vatan için beslediği sevgiyi yapacağı iyi şeylerle yansıtmak da iyidir. Ama onlar gibi fütursuz olmak, sistemsiz olmak, kanı deli olmak ise biraz düşünmeyi gerektirir. Yaptıkları eylemlerin cezasını elbet çekeceklerdi ama…

Devrim, karşı-devrim gibi konularda bence Türk gençliğinin ibretle izlemesi gereken kişi hali hazırda onlarca ışık evini, okulu, yurdu, şirketi, yurt dışı kolejlerini ve onca taşınır-taşınmaz mülkiyet ve kurumu gayri resmi olarak kontrol eden Nur Cemaati lideri Fethullah Gülen’dir. Adam kafasına koyduğu soft-devrim tipi ve eğitim-öğretime yönelttiği yatırımlarla, polis teşkilatına, adli sisteme, medyaya ve tüm hayati kurumlara sızmış ve bu emellerine ulaşma yolunda 1966’da İzmir’de bir camide adı sanı bilinmez bir müezzin olarak başladığı hayatına post-modern bir şeyh mertebesine hatta yarı papa tarzı bir siyasi otoriteye, icazet kadrine malik olmuştur. Sırf onun yaptıkları bile ne kadar ince düşündüğünü, sistemi ne kadar mahirane zehirlediğinin kanıtıdır. Ayrıca halkın, hükümetin, dış çevrelerin desteği de bu tür bir kişi de olması kimin kime devrim dersi verdiğinin kanıtıdır. Karşı-devrim tüm hızıyla ilerliyor.

Zaten 3-5 kişi var bu işin farkında olan. Onlar da kendileri garip maceraperestliklere atsınlar, kimse kalmasın! Unutmayalım, Roma İmparatorluğuna karşı savaşmıyorsun, elinde kılıç savaşa gidecek. Ya da 1800lerde değilsin silahı alıp çıkacak. Bir düşüncenin isyanıymış; laf! Adam bir sürü yandaş toplamış, herkesi lehine çevirmiş, güç toplamış. Arkasında da 80 yılın birikimi var. Kime neyin isyanı! Lütfen bırakalım bu boş lafları. Tarihini bile dizilerden öğrenen bir gençlik olduk. Eskide ne olduğunu anlamaksızın, bugünü göremez; yarın ne ile karşılaşacağını bilemezsin.

Titreyelim ve Kendimize Gelelim!!!

11 Mart 2008 Salı

Uludağ Bizi 80 Öncesine Götürecek Örnek Olur mu?

Dün Uludağ Evrenkent'i (üniversitenin Türkçesi) yerleşkesinde hafta sonu tartışan karşıt görüşlü öğrencilerin kavgası güne damgasını vurdu. Bu haber bence çok önemli. Her ne kadar şu ana kadar olay hakkında yeterli bilgi edinemesem de yazılı basından edindiğim izlenim görüş ayrılığının öncelikle tartışmaya sonra da kavgaya dönüştüğü yönünde. Umarım Uludağ’da eğitim öğrenim gören yazar arkadaşlarımız bizi ve tüm kamuoyunu bilgilendirecek yazılarını esirgemezler.

Milliyet Haber’in 10 Mart 2008 tarih ve 15.16 saat itibarıyla geçtiği haber başlığında “Toplam 45 bin öğrencinin eğitim gördüğü Uludağ Üniversitesi'nde, sağ ve sol görüşlü öğrenciler arasında hafta sonu tartışmalar çıktı. Gerginlik, bugün saat 10.00 sıralarında Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi'nin önündeki bahçede oturan sol görüşlü öğrencilere, ellerinde demir çubuk bulunan sağ görüşlü öğrenciler saldırdı” şeklinde geçilmiş. Ne kadar yazık! Türban sebebiyle gerilen ortamda ben de bu ve bu benzeri bir olayın oluşumundan korkmuştum. Çünkü insanlar birbirleriyle diyalogu kestiklerinde, sadece kendi pencerelerinden görürler hayatı, olayları, kişileri. Bu dar bir perspektiftir ve insanı git gide karşısındaki hakkında peşin hüküm vermeye, kalıplaşmış düşüncelere (stereotype) yöneltir. Siz peşin peşin karşınızdakinin yanlış olduğunu düşünürseniz onla diyalog kurmazsınız ya da bu diyalog kendi fikrini dayatma çalışması gibi, karşısındakinin düşüncesine saygının hatta tahammülün ortadan kalkması gibi sonuçlar doğurur. 1970 sonrası da böyle başlamıştı her şey. Dış faktörler, ekonomik bunalımlar, hali hazırdaki cepheleşme (bkz. Ecevit’e karşı AP-MHP-MSP cephe hükümetleri), siyasilerin kirli oyunları (Güneş Motel Meselesi) ve en nihayetinde de Kıbrıs Meselesi bu olayları tetiklemiştir.

İlk başta iki farklı görüşlü bir kafede oturabiliyor hatta özgürce fikirlerini tartışabiliyorlardı. Sonraları sağcılar solcularla uzlaşamayacaklarını anladılar. Çünkü sol fraksiyonlar birçok fikir ve hedefe sahip olsa da ortak hedef “devrim”di. Devrim de çok ufak bir laf değildir. Atatürk’ün de Kurtuluş Savaşı Mücadelesi’ni de düşünürsek ki o da bir devrimdir, pek uzlaşmacı yapısı yoktur. Çünkü siz hali hazırdaki bir düzeni “devirirsiniz”. Sistemde düzelme ihtimali yoksa ve bu kadar umutsuz da devrim olur. Ya da devrim planı konulur. Ama siz mevcut düzenden genel olarak memnun ve bazı çarpıklıklardan muzdaripseniz o zaman reform hedefinizdir. Reform devrime göre uzlaşması daha kolay ve basittir. İşte sağda genel düşünce de reformdan yanaydı. Sağ da sol gibi bölünmüştü fakat soldan daha kalabalık ve az bölünmüştü. Temel parçalar: merkez sağdaki AP taraftarları, Türkeş’in yavrukurtları [sonra bunlar büyüyüp sola katliam yapacaklardı] ve Erbakan’ın Akıncılar’ıydı.

Uzlaşma sağlanamayacağını gören ve Sol’un görüşlerini (kısmen de olsa haklı olarak) yıkıcı, bölücü [ki sol fraksiyonlarda bölücü olanlar, halkların kardeşliğinden bahsedenler, devlet yapısını değiştirmek taraftar olanlar da vardı] addeden sağ, özellikle de Ülkücüler sistematik saldırılara başladılar. Sağ örgütler Filistin’e eğitim kamplarına öğrenci yolladılar. Burada gerilla eğitimi alan sağ gençler, “komünistleri” tepelemek için yurda döndüler. ABD öncülüğünde kurulan ve bu gençler tarafından faaliyet yürüten “Komünizmle Mücadele Dernekleri” de bu uğraşa bayağı destek vermiştir. Silahlanan ve gerilla eğitimi alan sağın üniversitelerde genel olarak hakim sayıdaki sol gençlere karşı yapılan saldırıları (ODTÜ işçi olayları, Evrenkent’e işçi kılığıyla girip durum güçlendirmek istemesi) solun da aynı kamplarda eğitime gitmesiyle karşılık buldu.
Artık taraflar az çok birbirine eşitti ve eskiden sadece birbirlerini dövenler şimdi, yaralıyor, vuruyor hatta öldürüyorlardı. Ülke günden güne kaosa sürükleniyordu. Ekonomi zaten berbattı. Siyaset birbiriyle çekişiyordu. Şehirlerde kurtarılmış bölgeler oluşturuluyor ve gün be gün silahlı çatışmanın, insan kaybının ardı kesilmiyordu. Önemli devlet adamları dahi silahlı saldırıya uğradı [Nihat Erim, 1980 de Dragos’ta evinde öldürüldü].

Asker durumun bu kadar kötüleşmesinden, ülkenin halinden sürekli kargaşa ile parçalanmışlığından korktu. Botunu giydi ve öncelikle solu olmak üzere herkesi, siyasetle en ufak bir alakası olmuş herkesi ezdi geçti. Solu daha çok ezdi çünkü onun düşüncesi sistemi değiştirmekti. Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı cebren tağyir ve tebdil ve ilgadan ideasıyla Türk Ceza Kanunu'nun 146/1'inci maddesi hükmünce ölüm cezasına çarptırılmasına karar verilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın durumlarında olduğu gibi. Sağın suçu ise kendini devlet yerine koymaları, infaz, saldırı, kundaklama gibi sol kesime yönelik saldırılarla tansiyonu yükseltmekti. Her zaman dediğim gibi tek kale maç olmadığı gibi dar anlamda farklı oranlarda olsa da tarafların ikisi de suçluydu.

Darbenin neler yarattığını görmek için suçlu-suçsuz akan onca kana, tepe taklak olan ülkeye, her on yılda bir gelen askeriyeyle yerle yeksan olan demokrasiye, Özal’ın plansız açık politikalarına, pısırık ve apolitik 1980li gençlere, kolay yoldan köşe dönme uğraşındakilere, zirve yapmış arabesk ve varoş kültürüne bakmamız yeter de artar bile. Asıl kayıp ise hiç yoluna ölen, öldürülen, öldüren kısacası yok olup giden onca gençtir. O nesil tıpkı Çanakkale’de 1915’te ölen Sultanililer gibi harcandı gitti. Şimdi en yüreklimiz bile onlar kadar yürekli değil. En idealistimizin bile beyninde sınırlar var. En vatanperverimiz dahi ülkesini bölmek isteyene karşı tepki koyacak kadar cesur değil. Belki de ölümle nişanlı olmak gerekiyor bunları yapabilmek için. Kim bilir?

Umarım, tarih tekerrür etmez ve tüm korkularım 21 asrın ilim, fen ve sanatına mağlup olmuş; gençlerimiz anlayışlı, düşüncelere saygılı, üretken, zeki ve azimlidir.

Saygılarımla,

Mücahit Önder

Müjde; Hükümet Kürt Sorununu da Halledecek (!)

Hükümetimiz 2002 Kasım’ından bu yana sürdürdüğü başarılı (!) işlerine bir yenisini ekleyecek; Başbakan’ın uzun yıllar danışmanlığını yapan gazeteci-yazar Mehmet Metiner’in deyimine göre Başbakan 6 Nisan'da Diyarbakır’da Kürt Paketini açıklayacakmış. “Tıpkı türbanın çözüldüğü gibi” bu mesele de hallolacakmış. Türbanı nasıl çözdükleri ortada. Halkın birçok kesiminin, özellikle gençlerin tıpkı 1970’lerdeki gibi kümelendikleri, kutuplaştıkları ortada. O zamanlar insanlar “sol-sağ” şeklinde ayrılıyorlardı; şimdi ise “laik/anti-laik” ya da “dindar-dinsiz” olarak. Siyasetçiler kendi sığ oy kaygıları için siyasi olduğunu bile bile; karşı grubu [ya da karşıtlıktan bahsetmeden bir kesimi] bu derece rahatsız edecek bir objeyi aklın ve bilimin yuvası olan üniversiteye soktular. Sırf dinsel sembolse neden klasik Türk-Müslüman geleneklerine uygun bağlamadılar? Laf… Üniversitelerdeki bu tansiyon umarım düşer ki pek de düşeceğe benzemiyor. İki tarafta aklıselimle davranmalı ve mümkün olduğunca provokatif olmaktan kaçınılmalı. Böyle bir çözüm çoğunluğun azınlığa tahkümüdür. İşlemekte olan Anayasa Mahkemesi sürecini dâhil bile etmiyorum. Peki, Kürt Meselesi nasıl “Türbanın çözüldüğü gibi çözülecek” ? Eğer bunlar bu konuya da türbana baktıkları perspektiften bakıyorlarsa sonuç hali hazırda alevlenmeye meyilli Türk-Kürt düşmanlığının körüklenmesidir. Önceki icraatlara bakarak olası sonucu tahmin etmeye çalışalım.

Malumunuz iktidar 2002 seçimleri öncesi AB meselesinin biteceğini söyledi. 2004’ten beri buradayım Ankara’da kaç defa AB’ye girme kutlaması yapıldı bilmiyorum. Hala gireceğiz hala daha gireceğiz. Kim nereye girdi belli değil? AKP’nin dış politikada çözeceğiz deyip çözüm paketi yaptığı öncelikli sorunlardan biri de AB ile birlikte Kıbrıs’tı. Kıbrıs’ta Denktaş’ı istenmeyen adam yaptılar; uzlaşmazlıktan sorumlu tuttular ve şutladılar. Sorun çözülecekti. İzlenecek politika “kazan-kazan”dı. Kıbrıs Türkiye’nin telkin ve “motivasyonu” ile Annan Çözüm Planına %65 ekseriyette evet dedi. Kazan-kazan yapacağınız, Denktaş’ı defettikten sonra uzlaşacağınız karşı taraf ne yaptı? Bastı mı %74 reddi. Bir de hemen akabinde 1 Mayıs 2004’te (Referandum Nisan 2004’te) AB’ye girdi mi? Eee ne kazandık Kıbrıs’ta? Rahmetli Sabancı olsa ne derdi acaba eldeki kazanç hakkında?

Durun daha bitmedi. AB ile müzakereler başlayacak. Türkiye ile masaya oturulacak. AB ile ortaklık başlatan Ankara Antlaşmasının (12 Eylül 1963) 15 üyesine tanınan hakların (liman kullanımından tutun, gümrüklere kadar ve daha nicesi) 10 yeni üyeyi de katacak şekilde genişlemesini istediler mi? Bu 10 arasında Nisan’da Annan Planına %74 ret oyu veren Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) de var mı? Ama ufak bir husus var AB’ye Güney’i temsilen GKRY girmedi; (batılıların anlayışına göre) adanın tümünü temsilen meşru hükümet saydıkları Kıbrıs Cumhuriyeti girdi. Bizim kazancımız ne oldu? O kadar evet dedik, iktidarlar değiştirdik, onca maliyet üstlendik. Elle tutulur hiçbir karşılık almaksızın ada gitti. Siz şimdi TC’yi işgalci olarak tanıyan, Kuzey’i eşit muhatap değil de azınlık statüsünde gören Güney Kıbrıs’a limanlarınızı, pazarınızı açıyorsunuz, peki karşılığında ne alıyorsunuz? Koca bir hiç. Bayanlar, beyler dış politikada mütekabiliyet esastır. Yani dış politika size yapılan muamelenin karşılığı olarak sizin de bir hamle yapmanızdır. Tıpkı satrançtaki gibi. Ama olanlar bu şekilde cereyan etmediği konusunda ciddi şüphelerim var. Öyle olsaydı, dış devletler aldıkları kararlarda Türk Devleti’nin, Hükümeti’nin ve Ulusu’nun tepkisini göz ardı etmezlerdi.

Çözülecek konuların arasında Ermeni Meselesi de vardı. Onu da çözdüler değil mi? Meclis Fransa’nın çıkardığı “Soykırım” yasasının inkârını suç sayan yasaya karşılık 1–2 dalgalandı; hamasi nutuklar çekildi. Peki, sonuç ne? Yapan yaptığı ile kaldı.

Sn. Başbakan bir zamanlar sınır ötesi operasyona karşıydı. Sonra yapılmalı dedi. Sonra dış baskılar nedeniyle önce terörü içerde bitireceğiz dedi. Daha sonra bir kere daha fikir değiştirip Kuzey Irak’ta terörün kökünü kazıyacağız dedi. En son yapılan 8 günlük operasyonda sonuç: 60–70 tane evine kor düşmüş vatan evladı, 2500–3000 teröristten 140 kadarı ölü olarak ele geçirilmiş o da, her ne kadar Genel Kurmay inkâr etse de, Amerika’nın istihbarat paylaşım mekanizması aracılığıyla, gerilen tansiyonu ve Amerika karşıtlığını düşürmek için sus payı olarak verdiği miktardan müteşekkil. Bu bilânço ile sonlanan operasyondan sonra terör takibinin yeterli olduğunu amaçlarının sadece Zap Kampı olduğunu söyledi Sn. Başbakan. Erdoğan’ın geçen 10 yılda Milli Görüş gömleğini çıkaracak kadar değiştiğini biliyorduk ama 3 ay içinde 4–5 farklı görüş beyan edecek serilikte değiştiğini bilmiyorduk. Ne diyelim; düşünür Heraklitos zamanında demiş “aynı nehirde iki kere yıkanamazsın diye” iktidar da bunu uyguluyor herhalde.

Bu arada iç politikada da birçok başarıya (!) imza atıldı. Ekonomi bunlardan biri. Her ne kadar istihdam arttırılıp işsizlik azaltılamamışsa da, ithalat ihracata tur bindirip bütçenin dış ticaret açığını karşılama oranı git gide düşmüş olsa da, bütçe açığı azalmayıp sürekli artmış olsa da, ülke portföy yatırımlarının getirdiği sıcak para akışı olmasa ani bir krize girmesi kuvvetle muhtemel olsa da, yatırımlar üretime değil de tüketime aktarılmış olsa da, devlet iktisadi teşekkülleri Yahudi bezirgân tarzıyla haraç mezat satılsa da hükümet başarılıdır. Ne de olsa cebimize hiç yansımasa da milli gelir 7000 $ ‘a ulaşmış. Haa bir de düşük olduğu idea edilen enflasyon vardı değil mi?

Vakıflar Kanunu’ndan Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısına transit geçiyorum. Hani OECD ülkelerine göre çoook yüksek olan emekli maaşlarını düşürecek, emeklilik yaşını 65'e çekecek, kıdem tazminatını falan kaldıracak olan. Dahası da var ama anlatmaya dilim varmıyor.

İşte yukarıda sadece bir kısmını saydığım AKP’nin 5 buçuk yıllık sorunları çözmede başarılı (!) iktidarının daha yaptığı şey çok. Umarım iktidar iç politikada Kürt Sorunu’nun yanı sıra, ÖSS’ye, küresel ısınmaya, nükleer enerjiye, işsizliğe ve diğer önemli sorunlara da bu günkü başarılı (!) sorun çözme yöntemleriyle el atmaz. Yoksa her şey olabilir.

Yüksek Saygılarımla,


Mücahit Önder

9 Mart 2008 Pazar

Evinin Kadını; Çocuklarının Anası Olacaksın!

Dün 8 Mart, Dünya Kadınlar Günüydü. Günü anlayan, anlamını özgürce yaşayabilen ve haklarını bilip bunlara sahip çıkan şanslı azınlığı hariç tutarsak dünyadaki kadınların birçoğu için diğerlerinden farkı olmayan herhangi bir gün 8 Mart. İşte bugünkü yazımda Ata Demirer'in gösterisinde kullandığı meşhur repliği "evinin kadını; çocuklarının anası olacaksın!" ı ile kemikleşen toplum görüşünü tarihe ufak bir göz atıp tartışarak; bugünü herhangi bir gün gibi yaşayan karşı cinslerimin sorunlarını anlamaya çalışacağım. Durumun dünya üzerindeki kadınlar için ortalama vehametinin Türkiye'deki kadınların geneli için gerçeklik oluşturmasından ötürü "Türkiyede Kadın-Dünyada Kadın" şeklinde bir ayrıma gitmeyi gereksiz buluyorum. Çünkü kadın semavi dinlerle, kültürel eğilimlerle, siyasi gelenekle, ekonomik katılım prensipleriyle ve daha nice toplumsal yapı ve normla medeniyetin "ikinci sınıf vatandaşı", asıl aktöre yapılan ilave, düşük seviyedeki eşiydi. Bu ayrım ve sınıflandırma gözetilirken kadının adı, yaşı, dini, dili vs. önemsizdir; ona düşük payenin verilmesinde göz önünde tutulan faktör temelde "kadın" olmasıdır. Nerde ve nasıl olursa olsun kadınların paylaştıkları bu ortak kötü kader onları bu haksız klasmanda birbirilerine benzer kılmaktadır.

Kadının ikincillenmesi dinlerle başlamış bir süreçtir. İlk insanın yaratılış hikayesi hepinizin malumu. İlk olarak Adem (hz.) yaratılır. Sonra Adem'e bağlı olsun, onun sözünden çıkmasın, ona boyun eğsin diye eş olarak Adem'in kaburga kemiğinden Havva (hz.). Hikayenin cennetten kovulma boyutuna gelmeden önce, genelde ibrani kaynaklarında geçen, temelde bu hikayeye ilintili başka bir mitten daha bahsetmek istiyorum. Rivayet o ki Adem'le beraber Tanrı başka bir kadın yarattı. Lilith adlı bu kadın Adem'le aynı anda, aynı maddeden, eşit olarak yaratılmıştı. Fakat Lilith Adem'e itaat etmedi, sözünü dinlemedi. Fakat Adem bu kadınla beraber olmak istiyordu. Kadın her türlü fitneyi, kötülüğü, Tanrı'nın emirlerine karşı gelmeyi Adem'e aşıladı. Bu yüzden Tanrı onu kovdu ve Adem'e bağlı olacak, daha yumuşak huylu Havva'yı yarattı. Lilith de gitti şeytanla beraber oldu; bir çok çocuk doğurdu vs. vs. İşte bu yüzden loğusa kadınlara Lilith'in ruhunun musallat olacağı, kendi erkeğini elinden alan Havva'nın zayıf anını kollayıp onu ve bebeği öldürmeye çalışacağı inancı vardır.

Uysal olması düşünülen Havva ise kıssa da anlatıldığı üzere Adem'e yasak meyveyi yedirmiş cennetten kovulmalarına sebep olmuştur. Tanrı da kadını tüm gençliği boyunca her ay kanatarak cezalandırmış. [Aylık adet döngüsü ne kadar acılı bir evre olsa da vücudun yeniden yapılanması ve kendini tamir etmesi yüzünden kadınlara erkeklere göre yaklaşık 7-8 yıl fazladan ömür vermekte.] İsimler ve telaffuzlar değişse bile ilk insanın hikayesi ve bu hikayedeki kadının kötü misyonu diğer dinlerde de mevcut. Eski Yunan'a gittiğimizde yaratıcı güç/güçler eril ve dişil [ya da Tanrı ve Tanrıça] olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Tanrıların Tanrısı Zeus en büyük güçtü, erkekti, hakimdi. Meşhur Truva Savaşı bile güzellikleri üzerine tartışan 3 Tanrıça'nın (Hera, Athena, Afrodit) yüzünden çıkmıştı. Daha sonra da Spartalı Helen iki uygarlığı karşı karşıya getirmişti. Tarihte insanlığın başına bir çok belalar getiren lanetli kutusuyla meşhur Pandora'yla yılan saçlı Medusa'dan hiç sözetmiyorum bile.

Tarihin kadını öcüleştirerek yazılmış olması acı ama hala canlı olan bir gerçektir. Tarih ve dinle oluşan kültür kadından her zaman korkmuştur. Kadın ilk çağlarda erkeklerin anlayamadığı bir sihre, bir büyüye sahipti: vücudundan başka bir canlı çıkarıyordu. Erkek kendisinin anlayamadığı ve yapamadığı bu şey karşısında biraz hayranlık biraz da korku ile itaat etmiştir. İşte meşhur Amazonlar yaşamışsa işte bu zamanlar yaşamıştır. Daha sonra erkeğin kendi gücünü anlaması (fiziksel ve cinsel güç) ile birlikte ana-erkil toplumdan ata-erkil topluma, poliandrik (birden çok erkek eşlilik) cinsel yaşamdan poligamik (birden çok kadın eşlilik) cinsel yaşama dönüş başlamıştır.

Politik ve ekonomik arena bunun örnekleri ile doludur. İşte kadının bugün siyaset sahnesinde erkekle eşit ve kendi kişiliğine uygun şekilde bulunamaması, bulunanların da (ör. Margaret Thatcher, Birleşik Krallık Başbakanı, 1979-1990) erkekten daha sert bir üslup izlemeleri (Demir Leydi-Iron Lady) bunun bir sonucudur. Toplum kadınları sert oynamaya itmekte, oynamadıkları durumda da oyundan atmaktadır. Aynı durum iş dünyasında da geçerlidir: bizim ülkemiz bile bir Arzuhan Yalçındağ, bir Güler Sabancı ile ancak 2000'li yıllarda karşılaşmıştır. Kadının mevcut işsizlik oranının yüksekliği bahane edilerek sektör dışına itilmesi, yerine erkek işgücünün tercih edilmesi benzer sorunlardır.

Çalışmayı bırakın dünyada kadınların bir çoğu eğitim görememekte, fakirlik ve zor hayat şartlarından daha da fazla etkilenmekte. Bu önermeleri doğrulamak için dünyanın en fakir kıtası Afrikaya gitmeye ya da komşumuz eşitsizlik timsali Arap dünyasına bakmaya lüzüm yok. Türkiye'nin doğusu batısı ile yüz yüze kaldığı sorunlardan birisi de çeşitli kampanyalarla, okumalarına izin verilmeyen, maddi durumu yeterli olayan, toplum ve çevre baskısı gören kız çoçuklarının okutulma çabasıdır. Siz toplum olarak annelik gibi büyük ve ciddi bir sorumluluğu yüklediğiniz sorumluluğu yerine getirmesini beklediğiniz bireyi iyi eğitmezseniz gelecek nesilleri cehalete teslim etmiş olursunuz.

Kadınların tek sorunu eğitim de değil. Geçtiğimiz 8 Mart'ta çevrimiçi paylaşım adreslerinde yayınlanan bir video-klipte erkeklere "kendinizi 1 günlüğüne bizim yerimize koyun!" diyorlardı. Kadının işte, sokakta, yolda, eğlencede gördüğü cinsel tacize evde kocasının attığı dayak da ekleniyordu. İnsanın içini cız ettiren bir tablo. Ama toplumda hala kadına yönelik şiddet gerçek; bir ilkellik olan ve hiçbir şekilde mazur gösterilemeyecek bu hareketi haklı bulanlar var. Daha da kötüsü bu kitlenin büyük çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Her ne kadar izlemenizi tavsiye etmesem de en azılı kadın programı olan Asuman Dabak'ın "İtirazım Var" programında (gerçi itirazdan çok sağa sola çemkirme ve insanları birbirine kırdırma programı) birçok kadın şiddeti haklı olarak tanımladı. Ve yöneltilen "Kocanız sizi hiç dövdü mü?" sorusuna gayet rahat ve kendinden emin biçimde "Hak ettiysem dövmüştür" şeklinde cevap verdi. Bu ne düşünce; bu ne biçim anlayış? Bence annelerin kızlarına herşeyden önce kendilerini erkeklere ezdirmemeyi öğretmeleri gerek.

Kadınların sorunları o sadece bunlarla da sınırlı değil. O kadar çok ki; gelecek Kadınlar Günü'ne kadar yazsam bitmez. Ama bunca laftan sonra tamamen de umudumu kaybetmiş değilim. Oluşan tüm bu yargılar, düşünce kalıpları, kültürel dayatmalar insanın oluşturduğu birikimdir. "Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır", "Evinin kadını; çocuklarının anası olacaksın" lafları da bu baskın kültürün, yaptığı iyi bir şeyi -başarıyı- eşi ile paylaşamayan, ya da sorumluluklarını hayat arkadaşının sırtına yıkan erkek kültürünün bir uzantısıdır. Bence bu kültürü insan oluşturduysa, yaptığı gibi de değiştirebilir. Yeterki toplumumuz ve özellikle kadınlarımız haklarını koruma ve savunma cesaretini gösterecek bilgi, birikim ve girişimciliğe sahip olsunlar.

Karşı cinsleriyle her yönden, tamamen eşit olduklarına inandığım tüm kadınların Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyorum.

Saygılarımla,

28 Şubat 2008 Perşembe

Komşuda Seçimler: Sorunlar Çözülecek mi Acaba?

Geçtiğimiz hafta komşulardaki seçimler yüzünden bayağı sıcak geçti. Her ne kadar türban ve Irak'a düzenlenen operasyonların gölgesinde kalsalar da seçimlerin iyi çözümlenmesi ve gerekli siyasaların oluşumunda bunların göz önünde tutulması 5 yıl boyunca Türkiye'nin bu devletlerle ilişkilerini doğrudan etkileyeceği için önemlidir. Öncelikle Ermenistan'a kısa bir bakış attıktan sonra Kıbrıs'a dönmek istiyorum.

Ermenistan'da Seçimin Galibi Serzh Sarkisyan
Ermenistan'da seçimler mevcut politikaların büyük ölçüde devamı niteliğinde yorumlanabilecek bir şekilde sonuçlandı. Karabağ kökenli Sarkisyan en büyük rakibi liberal Ter-Petrosian karşısında % 52.8 'lik bir sonuç aldı. Hile iddealarının karıştığı seçimde Ter-Petrosian % 21.5 'te kaldı. Muhalefetin protesto gösterileri yapmasına rağmen pek sonuç çıkacağa benzemiyor.

Seçimler hakkında yazan sitelerde Sarkisyan'ın Karabağ kökenli olması, şu an ülke yönetiminde hakim durumda olan ve Karabağ'ın işgalini destekleme yanlısı ekolün temsilcisi olduğu verilen bilgiler arasında. Ayrıca Sarkisyan Karabağ Savaşı'nda bizzatihi komutanlık yapmış ve Karabağ'daki fiili durumun yaratılmasına sebep olanlardan biri. Ülke yönetiminde Savunma Bakanlığı dahil olmak üzere bir çok görevde bulunan Sarkisyan, daha ılımlı ve Türklerle (Azeri ve Türkiye Türkleri) ilişkilerin düzeltilmesi yolunda daha yapıcı bir politikacı olan 1. Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosian'ın aksine pek çözüm yanlısı bir politikacı gibi görünmüyor. Umarım tarih bizi şaşırtır.

Güney Kıbrıs'ta Hristofyas İpi Göğüsledi

Bir hafta önceki 1. tur seçimlerde sürpriz bir şekilde elenen mevcut başkan Papadopulos'un da desteğini alan AKEL Genel Sekreteri ve Rum Meclis Başkanı Hristofyas, kilise ve AB'nin desteklediği rakibi Kasulides'e karşı % 53.5 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Bugün yemin ettikten sonra göreve başlayan Hristofyas'ın Kıbrıs Sorunu'nun çözümüne yönelik yeni bir sinerji yaratacağı konusunda hem adada hem de Türkiye'de seçimleri takip eden çevrelerde genel bir eğilim oluşmuş durumda. Kimseyi umutsuzluğa sürüklemek gibi bir hedef gütmemekle birlikte dereyi görmeden paçaları da sıvamak taraftarı değilim. Çünkü çözülmeyi bekleyen onlarca önemli sorun var ki; herbiri birbirinden belalı. Ayrıca tarafların fikirleri de birbirinden oldukça farklı. Kuzey, 1960 Antlaşmaları'nın temel alınmasını savunurken Güney, köprünün altından çok sular aktığı düşüncesinde.

Başkanlık ve yürütme organındaki oranlar ve güvenceler, anavatanların garantörlük hakları, adadan asker çekimi, toprak terki, aklıma gelen en temel konular. Bunların yanında kurulacak devletin polis gücünün oluşturulması, memuriyet ve iç kurumlarda temsil, dış kurumlarda temsil, "Kıbrıslılık" fikrinin oturtulması, uluslararası mahkemelerde açımış davalar, taraflara birleşme sonrası yaşanması muhtemel göçler ve daha nicesi kurulacak devletle birlikte şıp diye çözülmesi umulan sorunlar. Tıpkı sihirli bir değnekle dokunulmuş gibi... Sadece önemlilere değinsek işin ne kadar zor olduğunu anlayabiliriz sanırım.

Bildiğiniz gibi ada başkanlık sistemiye yönetiliyor. Bu başkanlık sisteminde eskiden uygulanan Rum Başkan-Türk Başkan yardımcısıydı. İkisine de veto hakkı verilmişti. Mecliste, doğal olarak nüfus ağırlığı önemliydi (3:1). Bu durumda nüfusu az olan Türklerin pek bir şey önerme ve önerdiğinin kabul edilmesi şansı yoktu. Başkan vekilinin de diğer tarafın önerilerini veto etmesiyle sistem kilitleniyordu. Türk tarafı burada temel tezine uygun olarak eşit statü istiyor. Rum tarafı da nüfus faktörünün önemine vurgu yapıyor. Eğer nüfus hakim kılınırsa Türk tarafı azınlık durumuna düşer. Aynı şekilde siyasi temsilde nüfus kısmı göz ardı edilse eşitlik kavramı hiçe sayılmış olur. İçinden çıkılması zor bir durum.

Garantörlük hakları diğer önemli bir konu. Ada tüm bağımsız devletlerde olduğu gibi egemenlik haklarını başkasına dayanmadan kullanmak istiyor. Garantörlük genel olarak müdahale olarak algılanıyor ve temelde insani müdahale kabul görse de devletlerin bütünlüğü ve hakim olduğu topraklar üzerinde başka devlet ve milletlere dayanmaksızın egemen olması devlet olmasının gereği, bu devletler kardeş ve soydaş devletler olsalar bile. Aksi halde sürekli müdahale farklı tarafların devletin iç işlerine karışması ve yönetimde garantörlerin nüfus mücadelesine dönüşecektir. Devlet bu şekilde yönetilemez.

Adadaki asker miktarı ve silahsızlanma da asıl sorunlardan biri. Adada tansiyon sürekli yüksek olduğu için devletlerin bir miktar asker tutmaları yararlı olabilir. Ama adadaki Türk askeri miktarı, ki yaklaşık 40,000 kişi olduğu söyleniyor, bağımsız bir devlette -KKTC de 1983'ten beri resmen bağımsız olduğuna göre- her ne sebeple olursa olsun bulunması gerekenden çok fazla. KKTC deki her 7 kişiden biri Türk Askeri. Eğer karşı tarafta da benzer bir şekilde bulunan Yunan askeri varsa aynı şey onlar için de geçerlidir. Ama Türkler için Türk askerinin varlığı hayati bir durum; 1963'le başlayan süreçte bir çok savunmasız Türk kaçırıldı, türlü insanlık-dışı muameleye maruz kaldı, öldürüldü. O yüzden tedbiren de olsa adada Türk askeri bulunmalı. Türkiye'nin KKTC bütçesine doğrudan katkıları ve diğer yardımlar düşünüldüğünde; Ege Denizi'nin yarı kapalı oluşu ve Kıbrıs'ın da Türkiye'nin Akdeniz'e çıkışındaki ileri karakol olarak stratejik önemi de bunlara dahil edildiğinde adadan Türk askerlerinin kolay kolay çıkmayacağı bellidir. Halbuki devlet olmanın temel şartlarından biri de belli bir toprak parçasını askeri, siyasi kontrol altında tutmak/tutabilmektir. İkisi de olmazsa Kıbrıs Cumhuriyeti nasıl kurulacak ve yaşayacaktır?

Önemli addettiğim konulardan sonuncusu ise toprak meselesi. Barış Operasyonuyla, uluslararası hukuka aykırı olmasına rağmen "yaşam alanı açmak" gayesiyle askeri yönden ihtiyaç duyulmadığı halde toprak kazanılmıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) Beyannamesi'nin 8.2.4 Maddesi'nde belirtildiği üzere savaş suçu işlenmiştir. Bu topraklar daha sonra çeşitli kesimlere verilmiş ya da satılmıştır (ada Türklerine, Türkiye'den gelenlere ya da yabancılara vs.). Aynı suçu karşı taraf da işlemiş olabilir -bilgim yok- zira adada Türk (Osmanlı) vakıf toprakları da vardı. Bu durumun çözümünde tarafların birbirine nakit para ödemesi zor bir durum yaratır. En uygunu takasdır ki, bu da bir dizi sorun çıkaracağa benzer.

İşte bu sebeplerden dolayı adada batının dayattığı tarzda bir çözüm neredeyse imkansız. Belki de iki devletin bu şartlar altında birleşmemeleri daha uygun. Ama görünüşe göre masada yapılabilineceğin azamisi Kuzey'e yapılacak ambargoların kaldırılmasına ya da hiç olmazsa yumuşatılmasına karşılık Güney'e toprak meselesinde bir miktar kolaylık göstermekten ibaret olur. Aksi halde kurulacak bir devlette siyasi yönden hem eşit hem azınlık olunmaz; hem karşı tarafa sürekli veto kullanılıp hem de işler yürütülemez; hem başka devletin garantisinde olup hem de egemen bir devlet olarak yaşam sürdürülemez. Bu iş kurulan bir federal devlette yürümez. Geçmişte yürümedi. Durum aynı kaldıkça da yürümeyecek. Adaya önerilen Federal Devletin en güzel, ve tek yaşayan örneği ABD'dir. Oradaki birleştirici harç da Kıbrıs'ta hiçbir zaman oluşmamış, sürekli etnik ve dini kimliklerin altında kalmış "yurttaşlık bilinci"dir. Ada halkı fikren Kıbrıslı olmaktan ziyade Rumlar ve Türklerdir. Eğer aidiyet bilinci, ortak kimlik oluşsaydı belki birleşme olurdu.

Son Söz: EN İYİSİ BIRAKIN DAĞINIK KALSIN!!! [Tabii Kuzey'in şartlarının iyileştirilmesi koşuluyla..]
Mücahit Önder

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog