Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

Röportajlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportajlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2008 Perşembe

Abdullah Özer Röportajı (Sayı 1)

*(Mülakatı Gerçekleştirenler: Deniz Bilen, Gökhan Dağ, Emrah Özdemir)

Abdullah ÖZER kimdir?

Abdullah ÖZER, 1950 Balıkesir doğumlu Cumhuriyet Halk Partisi Bursa Milletvekili’dir. Kendisi Kıbrıs Gazisi ve bir ekonomisttir. Ayrıca milletvekilliğinden önce CHP’nin Bursa İl Başkanlığı görevini de yapmıştır.
Abdullah ÖZER’le uzmanlık alanı olan ekonomi üzerinden konuştuğumuz gibi Türkiye’deki gündem yoğunluğundan dolayı birçok konu üzerine de konuşma şansımız oldu. Bu gündem yoğunluğu, mülakatımızın planladığımızdan daha uzun sürmesine neden oldu. Sayın Özer, söyleşimizde klasik açıklamalar dışında gündem yaratacak birçok konuya değindi ve dikkat çekici açıklamalarda bulundu.



İşte ilk sayımız için yaptığımız Abdullah ÖZER mülakatı:



Politika Dergisi (PD): Sayın vekilim, KİT komisyonu üyesiniz. Buradan giriş yaparsak, KİT’ler ve özelleştirme konusunda partinizin ve sizin tutumunuz nedir? Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?



Abdullah ÖZER: Öncelikle şunu belirteyim; biz özelleştirmelere karşı değiliz. Ancak stratejik kurumların satılmasına tamamen karşıyız. ABD’de bir petrol şirketi satılacak oldu, herkes ayağa kalktı. Keza, Türk Telekom gibi bir kurumun satılmasına da karşıyız. Avrupa’daki devlete ait telekomünikasyon şirketlerinin satılmasına bakınız. Yüzde 50’sinden fazlasını satan yok! Fazlasını satan da bizim gibi blok satış yapmıyor.
Gelelim Tekel’e… İnanın yürekler acısı!.. Hükümetin Tekel’e dört yıldan beri uyguladığı politika yüzünden, Tekel’in sigara piyasasındaki payı yüzde 70’den yüzde 30lara geriledi. Sırf ucuz fiyata özelleştirilsin diye… Çıkarılan kararnameler var: Yerli tütünden imal edilen yerli sigaralara Özel Tüketim Vergisi konmuş, yabancılara bu vergi konmamış; yabancılara imtiyaz tanınmış. İşte, CHP olarak biz bu tip özelleştirmelere karşıyız. Bunları kamuoyuna mümkün olduğunca duyurmaya çalışıyoruz.



PD: Peki, dış ticaret açığı hakkında ne düşünüyorsunuz?



Abdullah ÖZER: Dış ticaret açığı geçen yıl(2007) 68 milyar dolar civarında gerçekleşti. Bu yıl 80 milyar dolar civarında olacak gibi görünüyor. 38 milyar dolar cari açık vardı. Bu, Türkiye’nin her yıl 38 milyar dolar borçlanması demektir. Yani, bu açığı kapatmak için borçlanmak mecburiyetindeyiz. Bu, izlenen politikaların neticesidir. Türkiye’de üretime değil, faiz ve tüketime dayalı bir politika yürütüldüğü için bu tip açıklarla karşı karşıya kaldık. Düşük döviz kuru, ithalatın patlamasına neden oldu. İthalatın artması da dış ticaret açığını fazlalaştırdı. Türkiye kurtuluşu için mutlaka üretmeli. Üretip, dışarıya mal satması gerekiyor. En azından dış ticareti dengelemeliyiz. Yani ithalat ile ihracatı eşit hale getirmeliyiz. Hatta ihracatı fazlalaştırırsak artı değere geçeriz. Türkiye’de bunun gerçekleşebilmesi için hiçbir politika üretilmiyor.
Bizim seçim propagandamızda yer almıştı: Sektör bazında sanayiye destek verilmeli. Önemli sektörleri seçip, o sektörlere hükümet desteği verip sektörleri dünyada söz sahibi hale getirmeliyiz. Seçilen sektörlerin ihracatını teşvik etmeliyiz. Ancak maalesef ülkemizde bu doğrultuda bir politika izlenmiyor. Sanayide ihracat yapan firmalar ya kapanıyor, ya yabancıların eline geçiyor. Neden? Çünkü üretim maliyetleri yüksek. Bugün Avrupa’da sanayiye konutların yarı fiyatına elektrik verilirken, bizde eşit fiyatla elektrik veriliyor. Doğalgazda da aynı durum söz konusu… Bütün bunlar bizim dışarıyla rekabet etmemizi önlüyor.


PD: Peki, üretim yapılamıyor dediniz. Bu, sıkıntılara neden olmaz mı? İstihdam gibi…

Abdullah ÖZER: Zaten mesele o… Kalkınma hızı 2004 yılında yüzde 9,9’du, 2005 yılında yüzde 7,2’ye düştü. 2006 yılında yüzde 6’ya düştü. 2007 yılı sonu itibariyle de yüzde 3,8’e düştü. Özellikle 2007’nin son çeyreğinde yüzde 1,8’e düştü. Bu demektir ki; izlenen ekonomik politikalar Türkiye’nin kalkınmasını sağlamıyor. Kalkınma hızı periyodik bir şekilde “sıfır” a doğru geliyor.
Kalkınma hızının düşmesi demek, işsizlik demektir. Nitekim hükümet rakamları çarpıtarak vermesine rağmen, son rakamlar (yüzde 9,9) işsizliğin arttığını gösteriyor. Gerçek işsizlik oranı Türkiye’de yüzde 20’dir.
İşsizliği önlemek için de mutlaka üretim!.. Üretimin dışında hiçbir şey Türkiye’nin kurtarılmasını sağlamaz. Yeraltı kaynaklarımızı iyi kullanmamız gerekiyor. Onu da yabancılara peşkeş çekiyoruz. Yani, böyle devam ederse bu işin sonu çok kötü… Zaten dünyada bir ekonomik kriz yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Amerika’daki mortgage krizinin etkileri buraya doğru gelmeye başladı. Avrupa ve Amerikan finans dünyasında bu krizin etkisi şu an 500 milyar dolar. Bundan Türkiye de mutlaka etkilenecektir. Umarız az etkilenir ama bu ekonomik politikayla Avrupa devletlerinden çok daha fazla etkileniriz. Çünkü üretimimiz yok. Onların üretimi var, onları ayakta tutacak başka imkanları var, bizde o da yok.



PD: Sizce kalkınmak için destek verilmesi gereken sektörler hangileri?



Abdullah ÖZER: Öncelikle tekstil sektöründe devlet desteği gerekiyor. Tekstil, iş-emek yoğun bir sektördür. Avrupa tekstili tamamen bıraktı. Biz istersek Avrupa’yı geçebiliriz. Mesela İtalya tasarım konusunda çok ileri bir ülkedir. İtalya’dan tasarımcı getirerek yeni ürünler tasarlayıp piyasaya açılırsak tekstilde ilerleyebiliriz. Bunun için AR-GE çalıştırmalarının ileri düzeyde olması gerekiyor. Takip ediyorsanız, AR-GE Kanunu TBMM’den yeni geçti. Daha uygulanmaya sokulmadı bile… Araştırma-geliştirmeye kaynak ayırmadığımız sürece, biz hiçbir sektörde başarılı olamayız. Mutlaka devlet desteği gerekli. Bilhassa tekstilde… Yeni tasarlanan ürünlerle dünyada söz sahibi olabiliriz. Bir zamanlar biz Güney Kore modeli demiştik, herkes gülüp karşı çıkmıştı. Güney Kore belli sektörlerde ihtisaslaşmış durumda. Birçok sektörde Güney Kore dünyada egemen durumda. Şu anda dış ticareti muazzam ölçüde fazla veriyor. Güney Kore kendini kurtarmış durumdadır. Ekonomisi en sağlam ülkelerden birisi oldu.

PD: Peki, bu politika tarımla da bütünleştirilmeli mi?



Abdullah ÖZER: Zaten tekstil sektörü büyük ölçüde tarıma dayanıyor. Yün için hayvancılığın gelişmesi gerekir. Pamuklu ürünler için pamuk yetiştirilmesine destek verilmeli. Bu iki önemli konuda tarımla iç içe…
Bunların dışında tarımla ilgili daha önemli şeyler yapılabilir. Mesela dünyada bio-dizele büyük ağırlık veriliyor. Birçok ülkede pancardan bio-dizel üretiliyor. Biz de pancar üretimini kısıtladık. Neden? Sadece şeker üretiyoruz. Ayrıca yabancılar şeker, nişasta satsın diye bizim çiftçimizin ürettiği pancara kota koyduk. Öyle çarpık politikalar izleniyor ki; tamamen Türkiye’nin tarımı aleyhine, üretimi aleyhine… Neden? Avrupa Birliği ve başka güçler bu şekilde dikte ediyor. Bunu böyle yapacaksın, şunu şu şekilde yapacaksın diye…


PD: Avrupa’dan söz açılmışken AB’ye girdiğimizde sanayimiz gelişecek mi, onların tarım ülkesi mi olacağız?



Abdullah ÖZER: Önce ben şunu ortaya koymak istiyorum: AB’ye biz girer miyiz, giremez miyiz? Bizi kesinlikle Avrupa Birliği’ne almayacaklar. Dünyada bilhassa SSCB’nin yıkılmasından sonra sol ve sağ ideolojiler geri planda kaldı. Şimdi bütün dünyada dine dayalı bir ideoloji ön plana çıkarılmaya çalışılıyor. Türkiye’de yapılan da bu, Avrupa’da yapılan da bu… Adamlar açıkça “Avrupa Birliği Hıristiyan Birliği’dir” diyorlar. Yeni oluşumlar peşindeler. Almanya ve Fransa kafa kafaya verdi, sizi Akdeniz Birliği’ne alalım diyorlar. Akdeniz Birliği’nin amacı ne? Ne yapacak? Ortada hiçbir şey yok. Bize böyle bir şey diyorlar. Dediğim gibi, dünyada genel olarak sağ ve sol geri planda kalmaya başladı. Mutlaka sol ve sağ ön plana çıkarılmalı. Eğer dine dayalı ideolojiyi ön plana çıkarmaya çalışanlar başarılı olursa, dünyada din savaşları olur. Bu çok tehlikeli bir gidiş…
Avrupa Birliği bize demokratikleşme adına her şeyi yaptırıyor. Örneğin 301. madde… Bugün birçok AB üyesi ülkede 301’e benzer yasalar var. Ama onlar sen kaldıracaksın diyor. Çünkü Türkiye’de etnisiteye, dine-mezhebe dayalı bir ayrışmacılığı yerleştirmek istiyorlar. 301’i engel olarak görüyorlar. Sen önce kendi ülkende kaldır, sonra bana dayat! Hep böyle ikiyüzlü davranıyorlar. AKP’ye dediğimiz gibi takıyye yapıyorlar, açıkçası. Kendileri için istediklerini bizim için istemiyorlar. Bu konuda çok dikkatli olmamız gerekiyor.
Avrupa Birliği’nde daha neler oluyor? 17 Aralık 2004’de Brüksel’de imzalanan protokolde ne maddeler var, akıllara zarar! Türkiye’nin bağımsızlığını, ulusal bütünlüğünü ayaklar altına alan maddeler var. Mesela maddenin birisinde diyor ki; “Fırat ve Dicle havzası AB tarafından tayin edilen bir komisyon tarafından yönetilir.” Başbakan da bunun altına imza atıyor! Bunun dışında ilerleme raporlarında bir sürü Türkiye aleyhine ifadeler kullanıldı. Onun için Türkiye çok dikkatli olmak zorunda, AB konusunda da.


PD: Dini ideolojilerin ön plana çıktığını söylediniz. Türkiye’de de dini ideolojiler yükselişte olmalı ki; laiklik tehlike altında deniyor. Bu bağlamda Yargıtay Başsavcısı’nın açtığı kapatma davası var. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Abdullah ÖZER: Dava yargı aşamasında olduğu için bu konuda çok fazla yorum yapmak istemiyorum. Sadece şunu söyleyebilirim; Türkiye’de tek başına iktidara gelen bir partinin bu duruma düşmesi, kapatılma davası açılması çok vahim. Demek ki; söylemlerinde, uygulamalarında anayasal düzeni değiştirmeye yönelik bir takım şeyler var. Kafaların arkasında zaman zaman bunu ortaya koydukları düşünceler var demektir. Dava durup dururken açılmıyor. Mutlaka süreç takip ediliyor. Ne demişler, ne yapmışlar ona göre dosyalar hazırlanıyor. Süreci bekleyeceğiz.
Şunu da ekleyeyim: Demokrasilerde halk her zaman doğru karar vermez. Bunu bir yere yazın! Avusturya’da aşırı milliyetçi bir parti iktidar oldu. Avrupa ayağa kalktı, bu partinin iktidar olmasını engellediler. Neden? Avrupa ve Avusturya’nın menfaatleri ön plana çıktı. Bu, Avusturya halkı doğru kararı vermedi demektir. Türkiye’de de aynı şey var. Seçim sonuçlarını irdelediğimiz zaman, neden böyle olduğunu çok güzel ortaya çıkarabiliriz.
Seçim uzun bir mevzu… Birçok etken var. Birincisi, en önemlisi para… Seçimde kullandıkları para 20 milyar dolar. O parayla her şeyi satın aldılar. Hukuku bile satın aldılar. Bursa’da yaşadık bazı olumsuzlukları. Müracaat etmemize rağmen, hukuk harekete geçmedi. Para çok önemli bir güç!.. Bu para nerden geldi? Belediyelerde kurdukları büyük bir havuz var. Örneğin ihalelerde 10 liraysa 20 liraya ihaleye çıkardılar. Kalan parayı havuzda biriktirdiler. Yeşil sermayenin katkıları var. Suudi Arabistan’ın katkıları var. Suudi Arabistan’ın yıllardır Türkiye’nin üzerinde emeli var. Türkiye’yi Araplaştırmak… Arap kültürünün etkisi altına almak… İslamiyeti kullanarak Arap emperyalizminin, Arap kültürünün etkisi altına almak... Bütün amaçları bu!.. Bunun için çok para harcadılar, tarihte görülmüştür. İşte böyle bir fırsat geçti ellerine, çok büyük destek sağlıyorlar. Diyetini de ödedik. Kral Türkiye’ye geldi, Cumhurbaşkanı ve Başbakan Kral’ın ayağına gitti. Suudi Bayrağı altında, Kral fotoğrafı önünde poz verdiler. 10 Kasım sürecinde…
Parasal faktör çok önemli. Muhtarlar aracılığı ile seçmen listeleriyle oynadılar. Daha önce anketlerde “kesinlikle AK Parti’ye oy vermeyi düşünmüyorum diyen seçmenler üzerinde oyun oynadılar. Listeden çıkarttırdılar.

PD: Kirli de olsa, bu bir politika değil mi? Siz buna karşılık bir şey yapmadınız mı?


Abdullah ÖZER: Literatürde böyle bir politika yok. Siyasi partiler kanunu var, seçim kanunu var. Bütün siyasi partiler harcadıkları parayı ispat etmek zorunda. Nasıl ispat edeceksin? Mahkemeye başvuruyorsun, kale almıyorlar; savsaklıyorlar. Birçok cumhuriyet başsavcısı tarikatın adamı… Böyle olursa, nasıl hukuka güvenirsin? Kanun, Seçim Kurulunun tespit ettiği billboardları siyasi partiler eşit olarak kullanır diyor. Kurulun tespit etmediği billboardları da siyasi partiler para gücünü kullanarak kullanamazlar, deniyor. Bütün tespit edilmiş veya edilmemiş billboardlar AKP afişleriyle kapladılar. İtiraz ettik, ses çıkmadı. Bir kez daha itiraz ettik, yine ses-seda çıkmadı. Sonunda telefon ettik kurula... Nedir bu diye… Biz itirazınızı Başsavcılığa gönderiyoruz, onlar harekete geçmiyor, dediler. Çok güç şartlar altında seçim geçirdik. Para gücü yok, elde edecek gücün yok. Hukuk da onların ellerinde… Tayinlerle köşe başlarını ele geçirdiler. Tarikatları kullandılar. Ben tarikatları kullanamam ki… Benim ilkelerim var. Ben onları kullansaydım 50 kere iktidar olurdum. Benim Atatürk’ten beri uyguladığım ilkelerim var. Para hortumlayamam ben. Sadece İSKİ olayı... Nurettin Sözen zamanında yaşanan İSKİ skandalı… O da partiyle alakalı değildi. Onu yapan bürokrattı. Günlerce, aylarca manşetlerde kaldı bu olay. Mahkeme 1999’da sonuçlandı ve CHP 1999 seçimlerinde baraj altında kaldı. Bugün belediyelerde binlerce İSKİ olayı var. Ama basın görevini yapmıyor, üzerine gitmiyor. Basın çok büyük bir güç haline geldi. Basın, şu an Türkiye’de yabancıların güdümü altında. Yabancı toplum mühendisleri var. Onlar basını yönetiyorlar. Yazılı veya görsel…


PD: Peki bu çark nasıl kırılacak, bizim sormak istediğimiz bu…

Abdullah ÖZER: Biz gittiğimiz her yerde anlatıyoruz. Onlara da bunları herkese anlatın diyoruz. Herkes Türkiye’nin gerçeklerini iş ortamında, arkadaş ortamında, aile ortamında anlatacak. Başka çaremiz var mı? Söyleyin, yapalım. Yok! Maalesef durum böyle. Ayrıca etnik kökeni çok iyi kullandılar. Türkiye’deki Kürt olgusunu o kadar iyi kullandılar ki… Dört buçuk yıllık iktidarları döneminde PKK ile ilgili hiç ciddi önlem almadılar. Dikkat edin, sürece. Hiçbir mücadeleleri yok. Irak’taki PKK yuvaları ile ilgili Irak hükümetine hiçbir baskıları yok. Ne yaptı daha önceki hükümetler? Biliyorsunuz, PKK kampları Suriye’de Beka Vadisi’ndeydi. Abdullah Öcalan da Suriye’deydi. O zamanki hükümet kararlı tutum sergiledi. Suriye sınırına asker yığıldı. Kampları boşaltıp, Öcalan’ı sınır dışına edeceksin, dediler. Ne oldu? Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek Türkiye’ye gelmişti. Mübarek, yolunu çevirip Suriye’ye gitti ve Türkiye çok kararlı, gereğini yap dedi. Onlar da kamplarını dışarı çıkarıp, Abdullah Öcalan’ı dışarı attılar. Bu kararlı politika sayesinde terör sıfıra indi.
Meclis’te bütçe görüşmeleri bittiğinde Cemil Çiçek konuşma yaptı. Aynen şunu söyledi: “Güneydoğu’ya 9 katrilyon para aktarıldı.” 9 katrilyon para ne oldu? Nereye gitti bu para? Güneydoğu’nun kalkınmasına mı gitti? Hayır. GAP’a da 5 kuruş para harcanmadı. Nereye gitti? Aşiretlere gitti. Oradaki tarikat şeyhlerine gitti. Dolaylı yoldan da PKK’ya gitti. Böyle bir ortam içinde seçime gittik. Bakın oradaki sonuçlara, oylar ya AKP’ye gitti ya bağımsızlara gitti. Yani bunu da kendilerine oy olarak döndürmesini bildiler. Ben bunu yapabilir miyim? Ben yapamam. Orada insanlar şehit olurken ben bunu yapamam.
Bu hükümet etnik yapıyı seçimlerde kullanmak için daha önceki hükümetin Suriye’ye yaptığını Irak’a yapmadı. Hatta seçimden 3 ay evvel Genelkurmay Başkanı; karar alın, biz sınır ötesi harekât için hazırız dedi. Hiç açıklama bile yapmadılar. Neden? Sırf oy için, orada Türk askeri şehit olurken ses çıkarılmadı. Seçimden sonra karar alındı. Düne kadar da çok şehit verdik. Neden o zaman karar almadınız? Hatta Başbakan, 70 milyonluk bir ülkede 6-7 şehit vermek normaldir, dedi. Barzani, AKP Türkiye’de yeniden iktidar olmalıdır, dedi. Bu kadar gücün karşısında biz seçimden başarılı çıktık. Yüzde 20 oy, küçümsenecek bir oy değil. Onlar yüzde 47 aldılar ama ne şartlar altında aldıkları belli… Biz seçimde kullandıkları güçleri kullanamayız. Bizim ilkelerimize terstir. Bizim seçim beyannamemizde tarımla ilgili, sanayi ile ilgili, eğitim ile ilgili, Güneydoğu ile ilgili neler yapacağımız açıkladık. Seçim bildirgemizde ne yapacağımız vardı. Bunları halka anlatmamız gerekiyor. Bunun için de medyayı kullanmamız gerekiyor. Medya bize kapalı! O zaman bu işe gönül verenlerin çıkıp, her yerde bunları anlatması gerekiyor. Genel başkanımız Salı günleri TBMM TV’de 1 saat gerçekleri ortaya koyuyor. Onu da kaç kişi izliyor, bilmiyorum. Türk insanının çoğunluğu cahil ve yoksul bırakıldı. Cahil bıraktıkları insanları da istedikleri gibi yönlendirebiliyorlar. Esasında Türkiye için vahim bir durum. Türkiye hak etmediği bir yönetime sahip. Biraz evvel dediğim gibi, demokrasilerde halk doğru kararı vermeyebilir.


PD: Sendikalar iş bırakma eylemi yaptılar, sosyal güvenlik yasa tasarısı ile ilgili. Bu sizin ölçütlerinize göre halkın biraz daha bilinçlenmiş olduğunu gösteriyor mu?

Abdullah ÖZER: Evet, gösteriyor ama seçimlerden önce Cumhuriyet mitingleri de halkın bilinçlendiğini gösteriyordu ama seçimlerde tam tersi bir tablo çizdi. Üçüne de gittim, müthiş bir olay yaşandı. Halkın korkunç bir tepkisi vardı ama sandığa yansımadı.

PD: Ama o zaman e-muhtıra süreci yaşandı. Şu an öyle bir durum yok. Sendikalarla da arası bozuldu AKP’nin… Ne düşünüyorsunuz?



Abdullah ÖZER: Evet, sendikalarla da bozuldu. Ama Ordu’nun Anayasa Mahkemesi’nin kararından önce Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale etmesi mağduriyet rolünü oynamalarını sağladı. Bu da onlara artı oy olarak döndü. Neticede MHP’nin tavrını yadırgadık biz. Cumhurbaşkanlığı ve türban konusunda AKP’ye açıkça destek verdiler.
Türban konusuna gelelim. Türban diye bir olay yok zaten. Türban bizim milletimize ve İslamiyet’e has bir giysi değil. Ben İslamî olarak bilgiye sahibim. Bakmayın, CHP’liyiz, dinsiz derler bize ama ben o dindarım diyenleri bu konuda yere sererim. Ben İmam-Hatip okumadım ama kendim araştırdım, okudum. Eski yazıyı da bilirim. Ama ben bunu siyasette kullanmam. Çünkü bu benim kişisel alanım. Kuran’da da yok türban. Yabancıların dikte ettiği bir kıyafet. Bilhassa Yahudilerin kıyafetidir.


PD: Sizin demek istediğiniz, aslı olmayan bir simge yüzünden üniversitelerin kargaşaya sürüklendiği mi?



Abdullah ÖZER: Bakın, türban yüzünden üniversitelere giremeyenlerin oranı yüzde 1,5. Yüzde 1,5 için ülkede anayasa değiştiriliyor. Yüzde 20 işsiz var, onlar için hiçbir şey yapılmıyor. Yabancılara her şey peşkeş çekiliyor. Ancak yüzde 1,5 için anayasa değiştiriliyor. Kafalarının arkasındaki düşünceyi açıkça gösteriyorlar.
Şu an Türkiye’de 80 milyar dolar sıcak para var. Bu paranın Türkiye’den elde ettiği kazanca hiç vergi yok. Bir Türk vatandaşı borsaya para yatırdığında anında yüzde 10 kesinti yapılıyor. Ama yabancıya vergi yok. Düşük kur politikası ve faiz yüzünden Türkiye’den her yıl uçurulan para 35 milyar dolar. Üstelik sıfır vergi ile… Türkiye’nin sömürülmesinin en büyük göstergesi. Bundan daha büyük sömürü var mı? Birkaç milyar dolar kredi almak için bizim canımız çıkıyor, 35 milyar doları heba ediyoruz. Ama türbanla uğraşılıyor. Dünyanın en pahalı borçlanan ülkesi biziz. Yüzde 17,1 ortalama borçlanma rakamı… Yunanistan yüzde 4.4 ile, Pakistan yüzde 9,9 ile borçlanıyor, Mısır yüzde 7 ile borçlanıyor. Neden bu kadar yüksek? Yabancıların ekonomiye güveni yok. Aynen yüksek faiz veren bankalar vardı, ona benziyor. Risk alıyorlar, çünkü. Sağlam bir ekonomimiz olmadığı için bize batar ihtimali ile yüksek faizle borç veriyorlar.

PD: Özelleştirme yapılıyor, yabancı sermaye geliyor. Güvenleri yok deniyor ama geliyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz?

Abdullah ÖZER: Öncelikle biz yabancı sermaye karşıtı değiliz ama gelip kazma vursunlar. İstihdam açsınlar. Buna kapımız açık. Gelip hazıra konuyorlar, hazıra konmasınlar. Zora düşen sanayi kuruluşlarımız yabancıya satılıyor. Bu çok kötü bir durum. Düşük döviz politikası da bunların işine geliyor.



PD: Bu yoğunluğunuzda vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederiz.



Abdullah ÖZER: Gündem çok yoğun, kusura bakmayın. Daha sonra daha ayrıntılı konuşabiliriz. Teşekkür ederim.



(Çıkışta il sekreteri Sayın Ali KÜÇÜKSARI -ki kendisi bu mülakatın yapılması için bize büyük bir destek vermiştir- burada öcü olmadığını söyleyin diyerek, şaka yoluyla insanları partiye çağırıyor.)

BU RÖPORTAJIMIZ POLİTİKA DERGİSİ SAYI 1'DE YER ALMIŞTIR.

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Onur Öymen Röportajı (Sayı 1)

*Röportajı Yapanlar: Gökhan DAĞ, Emrah ÖZDEMİR, Deniz BİLEN



Onur ÖYMEN kimdir?
Onur Başaran ÖYMEN… 1940 yılında İstanbul’da doğan diplomat, politikacı. Başarılı bir kariyere sahip olan Öymen, CHP’den 2002 yılında İstanbul, 2007 yılında da Bursa milletvekili olarak TBMM’ye girdi. Ayrıca CHP’nin Genel Başkan Yardımcılığı görevini de üstleniyor. Onur Öymen, bilge duruşuyla, Cumhuriyet anlayışını özümsemesi, dış politikadaki engin bilgisi ve diyaloga açık yapısıyla kendi kesimi haricinde birçok kesimin de takdirini kazanmış bir politikacıdır. Geçmişinde büyükelçilik, müsteşarlık gibi önemli görevlerin başında bulunmuştur. Ayrıca Öymen, İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve Almanca bilmektedir.
Onur Öymen’le daha önceden anlaştığımız gibi konferanstan sonra mülakatımızı gerçekleştiriyoruz. İşte Onur Öymen mülakatı:
Politika Dergisi Yazarları (PD): İsterseniz güncelden başlayalım, Ergenekon adlı operasyon nedeniyle İlhan Selçuk, Doğu Perinçek ve Kemal Alemdaroğlu’nun tutuklanması gündemde. Bu süreç hakkında ne düşünüyorsunuz?

Onur ÖYMEN: Öncelikle biz, yargıya intikal etmiş konulara yorum getirmek istemiyoruz. Yargıya güveniyoruz, sonunda yargıçların en doğru kararı vereceklerine inanıyoruz.
Yalnız gözaltına alış biçimi diğer Avrupa Birliği ülkelerinde uygulanmayan bir biçimdir. Bunu araştırıyoruz. Savcı “Ben, gözaltına alın diye emir verdim ama sabaha karşı alın demedim” diyor. Savcının basına yansıyan sözleri doğruysa, kim bunun emrini verdi? Kolluk kuvvetleri kime bağlı? Kolluk kuvvetleri kademe kademe hükümete bağlıdır. Hükümetin emrinde olan bir kuruluş böyle bir uygulama yaptıysa ve savcılığın onayı yoksa bunun üzerinde durmak lazım. Bunun üzerine gideceğiz. Bunun dışında davanın içeriği konusunda biz yargıya güveniyoruz.

PD: Gözaltına alınış biçimini Atatürkçüleri yıldırma olarak yorumlayanlar var.


Onur ÖYMEN: İşte, bunu göreceğiz. Hakikaten savcılar mı vermiş talimatı, bunun peşine düşeceğiz. Yıldırma mıdır, sindirme midir? Bunların hepsini göreceğiz.


PD: Avrupa Birliği ülkeleri Orhan Pamuk, Elif Şafak’ın yargılanma sürecinde direkt tepkide bulunurken, neden bu olaylara kayıtsız kalıyor?
Onur ÖYMEN: Tabii, bu da çok ciddi bir sorun. Şimdiye kadar bize demokrasi, insan hakları dersi vermeye çalışan bazı Avrupalı ve Amerikalı çevrelerin kendilerine yakın gördükleri insanlarla ilgili bir uygulama olduğunda tepki gösterdikleri, fakat bunun dışında kalanlar için tepkisiz kaldıkları görülüyor. Bu çifte standarttır. Kendilerine yakın gördükleri, himaye etmek istedikleri insanlarla ilgili en küçük bir gelişme olsa; bir dava açılsa dünyayı ayağa kaldırıyorlar. Onların destekledikleri grupların dışındaki aydınların başına daha kötüsü gelse bile hiç seslerini çıkarmıyorlar. Hatta tutuklananları “aşırı milliyetçi” olarak tanımlıyorlar. Mesela Van Üniversitesi Rektörü Aşkın gözaltına alınıyor, hiç tepki göstermiyorlar. Bu da gösteriyor ki; kendi görüşleri doğrultusunda Türkiye’yi yönlendirmektedirler ve kendi himaye ettikleri insanların menfaatlerini, haklarını korumaktadırlar. Mesela askerler hükümeti rahatsız edici bir demeç verdiklerinde, “asker siyasete karışmasın” deniyor. Asker muhalefeti eleştirdiği zaman hiç tepki yok! Bu neyi gösteriyor? Demek ki, insan hakları ve demokrasi söylemleri işin görüntüsüdür. İşin esası farklıdır; bunlar belli bir görüşü Türkiye’ye kabul ettirebilmek için insan hakları ve demokrasiyi bir vasıta gibi kullanıyorlar.
PD: Avrupa Birliği’nden devam edelim. Sarkozy Türkiye AB’yi bıraksın, Akdeniz Birliği’ne alalım diyor. Bu işin aslı nedir?
Onur ÖYMEN: Sarkozy’nin Türkiye’ye bakış açısı bellidir. Türkiye’yi AB’ye üye olarak görmek istemiyor. Türkiye Asya ülkesidir, yüz milyonluk Müslüman ülkesini AB’ye alamayız, gibi beyanları var. Sarkozy sözü “Türkiye olsa olsa Akdeniz Birliği’ne girebilir” demeye getiriyor. Akdeniz Birliği de Avrupa Birliği’nden farklı bir kuruluş. Ne olacağı bile belli değil! Türkiye’yi böyle yöntemlere avutarak AB amacından saptırmaya çalışıyorlar. Bu son derece açıktır, burada oyuna gelmememiz gerekiyor.
PD: Türkiye bu tür yıldırmalara, avutmalara karşı yola devam mı etmeli, başka bir yol mu izlemeli?
Onur ÖYMEN: Türkiye Avrupalı ülkelerin tutumunu doğru teşhis etmelidir. Şimdiden Avrupa Birliği ülkelerini şahsına ilişkin olarak, resmi pozisyon almaya zorlamalıdır. Türkiye bütün koşulları yerine getirirse siz bizi üye yapacak mısınız, yapmayacak mısınız? Bu sorunun cevabını bugün almak istiyoruz, diyeceğiz. Evet, alacağız; diğerlerinden de farklı muamele yapmayacağız, derlerse tavrımızı başka olur. Ne yaparsanız yapın sizi almayız derlerse tavrımız başka olur!
PD: Almanya’da şu an yükselen bir ırkçılık var. Siz de bu konuyla yakından ilgileniyorsunuz. Bu konudaki gelişmeler nelerdir? Hükümetin izlediği bir politika var mı?
Onur ÖYMEN: Hükümet, bu konuda çok çekingen davranıyor. En son olarak, kundaklama olayında 9 vatandaşımız hayatını kaybetti. Üzerinden 2 ay geçti, hâlâ Alman makamından resmi açıklama yapılmadı. Bu olay nedir, münferit midir, bir açıklama yapılmadı. Buna mukabil Başbakan, olayla ilgili olarak kaza dedi. Başbakanın cenazeye gönderdiği Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, yaptığı konuşmada altı kez “kaza” dedi. Hükümet, Almanların tepkisini çekmemek için böylesine ciddi bir olayı bile ört pas edilmesine aracılık ediyor. Hazin olan bu!
PD: Başbakanımızın eşbaşkanı olduğunu söylediği Büyük Ortadoğu Projesi var. Bu projenin amacı nedir?

Onur ÖYMEN: Amerikan Başkanı Büyük Ortadoğu Projesi’ni açıklarken, bölgeye demokrasi getireceğini ve bu yolla terörizmi önleyeceğini söyledi. Hâlbuki bu yolla demokrasi getirmeye imkân yok! Çünkü bölge ülkelerinin çoğunluğu şeriatla yönetilen ülkeler ve halkı Müslüman olan ülkelerde laiklik yoksa demokrasi de olamaz! Laiklik; kadın-erkek eşitliğini getirir, devlet idaresine günlük olarak gelişme getirir. Amerika’nın projesinde laiklik yok. Görünen, Amerika’nın gerçek amacı bölgeye demokrasi getirmek değildir. Bu bölgede etki alanını genişletmektir. Buna paralel olarak, bu bölge civarında üsler kurmak istiyor. Askeri olarak bu petrol zengini ülkeleri denetlemek istiyor. Bu tablo karşısında, BOP’u sadece bölgeye demokrasi getirmeye amaçlayan, iyi niyetli bir girişim gibi göstermek zordur.

PD: Avrupa Güvenlik Stratejisi (ESS)’nin “kırılgan devlet” tanımı var. Kırılgan devlet; halkının güvenlik, sağlık, kamu yönetimi gibi temel fonksiyonlarını karşılayamayan devleti tanımlıyor. Türkiye de kırılgan devlet statüsünde gösteriliyor. Buna rağmen AB süreci olumlu mu sizce?
Onur ÖYMEN: Bizde kırılgan olan devlet değil, yönetimdir. Türk Devleti, sağlam esaslara dayalı olarak kurulmuştur. 1923’de bağımsızlık ağırlıklı bir çizgide ilerlemiştir. Zamanla yönetim biçiminde bozulmalar olmuştur ve sonunda tam bağımsızlık esaslarına göre kurulan bir devlet, teslimiyetçi bir ülke olmaya doğru yönelmiştir. Sakıncalı olan budur! Şimdi bu ortamda AB üyesi olabilir miyiz? Şimdi, koşulları yerine getirsek bile üye yapmayacaklar. Üye olmak ya da olmamak gibi bir durum yok ki! Avrupa Birliği üyesi olursak ne olur? O zaman, AB’nin karar mekanizmalarına katılırsınız. Onun için isteriz. Sadece kendimiz ile ilgili değil, başka konularda da söz sahibi oluruz. Birçok karar oybirliği ile alınır, nüfusa göre temsil edildiğine göre… Avrupa Birliği’nin avantajı şu; tek tek ABD gibi ülkelere karşı direnç göstermek zor ama AB çatısı altında ortak pozisyon alarak direnebilirsiniz. Ne yapalım, Avrupa’nın kararı bu, denilebiliyor. Ticari savaşlar var, uçak üretimi ile ilgili savaşlar filan var. Avrupa Birliği’ni bir şemsiye gibi kullanabilirsiniz. AB dışında kalan ülkenin böyle bir şansı yok. En küçük bir konuda bile baskı altında kalıyorsunuz. Mesela hükümet, Bursa’da Amerikan tarım firmasının yasalara, planlara aykırı bir yatırımını engellemeyi başaramıyor. Fabrikayı 3 km öteye kur diyemiyorlar. Diyemedikleri için de bu konudaki mahkemelerin aksi yöndeki kararlarını etkisiz kılmak için beş kere yasa çıkarıyorlar. Bu neyi gösteriyor? Dış baskılara karşı dirençsiz olunduğunu gösteriyor. AB üyesi olduğunuz zaman daha dirençli olabilirsiniz. Gerçi, bu hükümetin de dirençsizliğinden de kaynaklanıyor, ama… Demek ki hükümet dış baskılara karşı kendini yeterince dirençli hissetmiyor. Avrupa Birliği’nin içinde olduğunuz zaman bu direnci gösterebilirsiniz. AB’de öyle bir mekanizma kuruldu ki; hem ülkelerin oyuna göre hem de kaç ülkenin oy verdiğine göre değerlendiriliyor olaylar. Böylelikle 1-2 büyük ülkenin iradesini diğer ülkelere kabul ettirmesini önlemiş oluyorlar. Böyle mekanizmalar var, bunun için sizi almak istemiyorlar. Mesele girersek bizi ezerler meselesi değil, sizin orda etkili olmanıza mani olmak için girmenizi engellemek.
PD: İmtiyazlı ortaklık da gündemdeydi.
Onur ÖYMEN: İkinci sınıf üye yapamazlar, tek sınıf var. Ya üye yaparsınız, ya yapmazsınız. Özel statü diye bir kavram yok.
PD: Peki, Avrupa Birliği’ne girersek, diğer ülkelere mesela Avrasya’ya sırt çevirmiş olmaz mıyız?
Onur ÖYMEN: Hayır, AB’ye girmek diğer ilişkilere mani değil. İngiltere’nin, Fransa’nın, İspanya’nın hep ilişkileri devam ediyor. İngiltere’nin Commonwealth ülkeleri ile, Fransa’nın Fransızca Konuşan Ülkeler Topluluğu (La Communaute) ile, İspanya’nın Latin Amerika ülkeleri ile çok yakın ilişkileri var. Bilakis hinterlandı olan ülkeler Avrupa Birliği’nde daha güçlü. Türkiye AB’ye girerse bilhassa hinterlandı olan bir ülke olarak girecek.
PD: Geçtiğimiz günlerde BM Kalkınma Programı, İnsani Kalkınma Raporu’nu yayınlandı. Bu raporda Türkiye 177 ülke arasında 84. Sırada yer aldı. Bu durum karşısında söyleyebilecekleriniz neler?
Onur ÖYMEN: Son derece utanç verici bir tablo. Biz bunu defalarca söyledik. Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH), eğitim endeksi, sağlık endeksi gibi endeksleri bir arada değerlendiren bu raporda Türkiye dünyada 84. sırada yer alıyor. Bu, utanç tablosudur. Bu, Türkiye’nin çok kötü yönetildiğini gösterir. Başka izahı yoktur, bunun. Kendi kendimize istediğimiz kadar övünelim, BM insani gelişme endeksinde 84. sırada bulunan bir ülkenin övünmeye hakkı yoktur.
PD: Amerika’dan bize stratejik ortak olur mu?
Onur ÖYMEN: Amerika’dan stratejik ortak olamaz! Amerika’nın dünyadaki stratejik ortakları sadece İngiltere ve İsrail’dir. Onlara bile Süveyş meselesinde olduğu gibi ABD’nin baskı yaptığı görülebiliyor. Amerika’yla stratejik ortak olsak, bizim hayati meselelerimizde Amerika bizim karşımızda vaziyet almaz. Kıbrıs meselesi gibi, Kuzey Irak gibi, PKK’yla mücadele gibi, çuval geçirme ve buna benzer olaylarda Türkiye’ye karşı vaziyet alan ülkeden stratejik ortak olmaz. Böyle bir stratejik ortak, böyle bir müttefik olamaz!
PD: Amerika’dan söz açılmışken, Amerika’nın Afganistan’a yollamak için Türkiye’den asker talebi var. Bugünlerde temsilci Türkiye’ye geldi. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Onur ÖYMEN: Evet, buna direnmek lazım. Genelkurmay Başkanlığı buna direneceğini söyledi ama Amerikalıların baskı yapacağı düşünülüyor. Orada bizim askerimiz var ama Kabil’in havaalanını korumakla görevli. Şimdi sizden istenen, gidip güneyde Kandehar’da teröristlerle çarpışmak. Hem Türkiye’nin kendine yönelik teröristlerle çarpışmasına karşı çıkacaksınız, size yönelik terörizmi bertaraf etmek için Türk askerlerini feda edeceksiniz. Bu doğru değil!
PD: Kuzey Irak’tan bahsetmişken, ABD ile Türkiye kendi arasında belli bir hibe veya kredi karşılığında Kuzey Irak’a girmeme konusunda anlaşmıştı. Bunu CHP ortaya çıkarmıştı. Türkiye Kuzey Irak’a girdi ve bu anlaşmanın durumu ne oldu?
Onur ÖYMEN: Bu anlaşmayı onaylayamadılar ki… Biz buna tepki gösterince onay için TBMM’ye getiremediler ve anlaşma kadük oldu, geçersiz kılındı. ABD buna rağmen geçen aya kadar Türkiye’nin askeri müdahalesine karşı çıktı. Baktılar ki, terörist saldırılar artıyor ve Türk halkında büyük bir tepki var. Çok sınırlı bir operasyon için izin verdiler. Amerika hiçbir aşamada Türkiye’nin askerî güç kullanarak Kuzey Irak’tan PKK’nın tasfiyesine izin vermemiştir. Mesele o! Türkiye’nin kendine yönelik terörist saldırıları bertaraf etmesi için gerekli askeri operasyonuna izin verilmiyor.
Onur ÖYMEN Ankara’ya gitmek için yola çıkıyor ve bizde bu yoğunluğunda bize zaman ayırdığı için Sayın Onur Öymen’e çok teşekkür ediyoruz.
BU RÖPORTAJ POLİTİKA DERGİSİ SAYI 1'de YAYIMLANMIŞTIR.

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog