Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

Emrah Özdemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emrah Özdemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2008 Perşembe

Üzülsem mi, Sevinsem mi?

Anayasa Mahkemesi’nin türban serbestîsini iptal eden kararı yine siyasal arenada yankı buldu. Bu karar son nokta itibari ile sevindirici, bu noktaya gelinen süreç ile ilgili üzücü etkiler yaratmıştır, bende.

Neden üzücü?

Bir ülkede (ki o ülke benim Türkiye’m) Meclis’in mutlak tahakkümüne engel olacak mekanizma Anayasa Mahkemesi mi olmalıdır? Milletvekilliğine başlarken ettiği yeminden bile bihaber, nefes aldığı Cumhuriyet’in niteliklerini özümsememiş, ülkesinin realitelerini görememiş ve en acısı oy uğruna ülkesini ateşe atabilecek, yöneticilerimiz mi olmalı?

Belki bu yerinde kararı bahane edip oy avcılığı yapacaklar. Hukuki kararlara siyasi diyecekler. “Milletin iradesi çiğnenmiştir” gibi martavallar okuyacaklar; ama zaman bu kararın haklılığını ortaya koyacaktır. Demokratik devletsek de, aynı zamanda hukuk devletiyiz. Hukuk devleti de bu şekilde tezahür edebiliyor. Yaşar Nuri Bey’in de ifade ettiği gibi, bir yerlerden transfer edilen bir örtü anayasaya sokularak devletin resmi örtüsü haline getirilmeye çalışılmıştır. Bunun böyle bilinmesi daha yararlı olacaktır. Gelin görün ki yine de oy avcılığı yapmaya çalışacaklar ve milletimiz eğer geçmişten ders almamışsa üzücü sonuçlar bizi yine kahredecek.
Neden sevindirici?

Netice itibari ile kısa vadeli tek çözüm sağlanmış ve ülkemiz bir kargaşanın kapısından dönmüştür. “Zararından neresinden dönülürse kârdır.” anlayışı ile olaya olumlu bakmaya çalışıyorum ve günübirlik bir çözüm için olumlu bir karar olduğunu düşünüyorum.

Ancak daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, kendisini kemalist, sosyal demokrat, ilerici vd. şeklinde tanımlayanların uykudan uyanıp halkçı bir tavır almaları gerekmektedir. Aksi takdirde bu tarz kararlar Anayasa Mahkemesi’ni hedef göstermekten başka bir sonuç vermeyecektir.

Konunun sıcaklığı ile bu yazımı yazmış olup, bu konuda daha ayrıntılı yazıları da yazmaya çalışacağım.


Emrah Özdemir

19 Mayıs 2008 Pazartesi

İdeal ve İman Götürüyoruz

Bugün 19 Mayıs...

Ulusunun kaderiyle kendi kaderini birleştirmiş bir yiğidin, gerçek bir asaletle çıktığı umut yolculuğunun ilk durağına vardığı gündür, bugün.

Bugün elleri kelepçeli, ayakları prangalı bir ulusun en onurlu direnişinin başladığı gündür.

Tarihin gördüğü en kutsal, en haklı savaşın başladığı gündür.

89 yıl önce, zifiri karanlığa boğulmuş bir milletin şafağı söktürdüğü gündür, bugün.

Daha sonra paşa unvanından bile vazgeçecek olan Kemal Paşa, İngilizler Bandırma Vapuru’nu aradığında:
“Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz Anadolu'ya ne silah, ne cephane götürüyoruz; biz ideal ve iman götürüyoruz." demişti.

Evet, bazı aymazlar nereden bilecekler bu bağımsızlık, bu özgürlük aşkını? İngilizler anlamasın da, içimizdekiler anlamayıp nankörlük ediyorlar ya, vay onların hallerine!

Emperyalizmin en saldırgan hamlelerini yaptığı bir esnada bembeyaz bir masumiyet ve kan kırmızı bir irade ile kükreyen Türk Milleti’nin hürriyet aşkıdır bu resim.

Beyler, bayanlar…

Bu savaşı istikrarla, borsayla, döviz kuru ile açıklayamazsınız. Bu, eski bir aşka sadakattir.

Boyunduruk altına girmeyen Türk Milleti’nin tekrar bağımsızlığını hatırlamasıdır. Tabii ki Gazi Paşa’nın bunu ısrarla hatırlatmasıdır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi doğum günü olarak belirttiği bu kutlu günün kıymetini bilelim. Kendi doğumunu ulusunun doğumuyla eş değer tutan büyük önderin ve tüm bağımsızlık savaşçılarının aziz hatıraları önünde saygıyla eğilir, tüm ulusumuzun 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlarım.

Emrah ÖZDEMİR

1 Mayıs 2008 Perşembe

1 Mayıs Kutlu Olsun, Kızaran Yüzlerle...

Bu yıl 1 Mayıs çok daha anlamlı olmalı, çok daha ateşli olmalı. Geleceğimizi satan Sosyal Güven(siz)lik Reformu’na karşı, evlatlarının geleceğini özel şirketlere sattırmak istemeyen gerçek yurtseverlerin direnişi olmalıdır. Vurmayla, kırmayla değil haklılığın verdiği güvenle… Aptal yerine konmanın güdülenmesi ile… Emperyalizme karşı direnişin sembolü Türkiye Cumhuriyeti’ni daha çok savunarak, bayrağımızı Amerikalılara vermek isteyenlere karşı bayrağımıza daha sıkı sarılarak… Oy aldığı insanlara “ayak” diyenlere karşı haykırarak…

“Günlerin bugün getirdiği baskı, zulüm ve kandır.

Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez.”




1 Mayıs’tan korkulacak bir şey yok. Dün nasıl kendi yaptıklarını başkalarını vatan hainliği ile suçluyarak kapatıyorlarsa, bugün de yine aynı çizgidedirler. Vatan haini, vatanın her köşesini satan mıdır, direnen midir? Vatan haini vatandaşının geleceğini özel sigorta şirketlerine, cemaatlere satan mıdır, haklı davasını savunan mıdır? Vatan haini yurdun ormanlarını talan eden, madencilere otelcilere satan mıdır, yoksa sahip çıkan mıdır?
İnsanları cemaatlere tıkarak susturanlara, bu insanlar bir gün yanıt verecektir. Bugün değilse, ne zaman?
Burada yazımı uzatmak istemiyorum. Söylemek istediğim şey; mirasyedilere karşı ayaklar bir olmalıdır. Sosyal Güvenlik rezaletine karşı, kendilerini aptal yerine koyanlara karşı bir yumruk gibi cevap verilmelidir. Yoksa yarın çok geç olacaktır. Dindarı, dinsizi, Atatürkçüsü, milliyetçisi 1 Mayıs’ta tek yumruk olmalıdır. Bugün, bizi sömürenlere karşı kim olduğumuzu gösterme günüdür. Hükümetçi medyanın istediği gibi bölücülğe değil, birlik ve beraberliğe gebe olmalıdır bu 1 Mayıs. Fenerbahçe-Galatasaray maçından daha önemli bir şey var ve bu, bizim geleceğimiz...

“Ulusların gürleyen sesi, yeri göğü sarsıyor.
Halkların nasırlı yumruğu, balyoz gibi patlıyor.”

Tüm emekçilerimizin (kimilerine göre ayak) 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı kutlarım. Sosyal Güvenlik rezaletinin yüz kızarıklığı ile…



Emrah Özdemir

19 Nisan 2008 Cumartesi

Putlaştırılan İslam


Batı kültürüne ve demokrasisine hayranca bakıp, öykünüyorlar biliyorum. Ah çekiyorlar, hep kendinden olanlara batırıyorlar iğneyi. Bunu da biliyorum. Narsis duruşlarıyla hiç kendilerine sormuyorlar: “Neden bu durumdayız?”

Hani, rahmetli Erdal İnönü’nün fıkra gibi bir anısında sarf ettiği bir söz vardır: “Meselenin köküne inelim.” Ülkemizde eksik olan da budur. İşin köküne, sorunların güç aldığı kaynaklara inmek yerine gündelik çözümler getirilmesidir. Gündelik çözüm olsa iyi, düpedüz her gün geriye doğru gidilmektedir.

Her toplumun ahlaki temelleri vardır. Bunu yadsımak hiç kimsenin haddine düşmemiştir, ancak ortada yanlış giden bir şeylerin olduğu aşikâr. Türk milletinin dini ve kültürel geçmişini, modernizasyonunu, Cumhuriyet’i göz önüne aldığımızda bilhassa son yıllarda kültürel ve etik temelde bazı yanlışlıklar gözümüze çarpıyor.

Etik(töresel) yapıyı ele alanlar içinde Aristoteles’in etik anlayışı toplumsallığı da içinde barındıran bir etiktir. Buna ister toplumsal etik deyin, ister kültürel, ister başka bir şey deyin. Ancak realist bir bakışla toplumsal davranışların büyük bir kısmının etik temellere dayandırılarak şekillendiğini söyleyebiliriz.

Gözlemlediğimiz kadarıyla, genelde uygulamalı etik değişse de etik temellerin yerinde durduğu bir gerçektir. Farklı kültürel altyapılara sahip toplumlar bazen değişik dönemleri sosyolojik, politik ve iktisadi anlamda farklı bir biçimde yaşayabiliyorlar. Kapitalist toplumların üretim araçları, iktisadi yapılanmaları toplumun üst yapısını kaçınılmaz olarak değiştirmiştir. Ancak, bu sürecin ve bu yapılanmanın etik temelleri yok mu? Bence var. Batı kapitalizmi ya da vahşi kapitalizmi diye adlandırılan, bireyciliğin (bencilliğin) had safhada olduğu günümüz uluslar arası ekonomik sisteminin Katolik Hıristiyan dünyası ile hiç mi ilgisi yok? Max Weber’e göre kapitalizmin oluşması için birincil şart Protestan ahlakıdır. Ve ben Protestanlığı Katolik Protestanlığı olarak tanımlamakta fayda görüyorum. Çünkü revize edilen dinsel yapı, Katolizmdir. Biz bunun adını ne koyarsak koyalım, Viyana’dan batıya doğru bu etik temelin izlerine rastlıyoruz. Tarihsel gelişim de hep bunun üzerinedir. Osmanlı'nın gidebildiği toprakların sosyolojik izahatı bile bunlarla ilişkilendirilebilmektedir.

Türkiye’deki izlere geldiğimizde Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmaya çalıştığı, Müslümanlık anlayışını (Müslümanlığı demiyorum) revize etmektir. Türkçe ezan uygulaması, Kuran’ın Türkçeleştirilmesi, Türkçe ibadet isteği bunlara örnek olarak gösterilebilir. Mustafa Kemal Atatürk’ün bazen deneme yoluyla, bazen de kendi çıkarımlarıyla gelmeye yanaştığı nokta Müslüman Protestanlığıdır. Dinin, din adamlarının tekelinden alınıp; halka yaydırılması ve Türk’ün İslami anlayışının bu çizgiye paralel olarak oluşturulmasıdır. Etik temel yıkılmadan bunlar gerçekleştirilebilirdi ve gerçekleşecekti. Mustafa Kemal’in atılımı öze bağlı olarak dönüştürücü ve aydınlatıcı bir hareket olarak özetlenebilir.

24 Ocak 1980 kararlarıyla tamamen Batıcı bir yöne doğru kaydırılmak istenen Türkiye’de bu eylem yeterli olmamış olacak ki; 12 Eylül darbesi ile toplumun tamamını değiştirme yoluna girilmiştir. Meclis’te 6 aydır seçilemeyen cumhurbaşkanı mıydı, yoksa girilecek yol muydu? Yani, Batıcı bir sisteme sahip bir Türkiye ve özgün bir Türkiye seçenekleri arasında sıkışılmış mıydı? 12 Eylül darbesi ile toplumun tüm renkleri silinmiş ve tüm çıkıntılar törpülenmişti. Din kitleleri uyuşturmak için bir araç oluvermişti.

12 Eylül’den sonra egemen güç olmaya başlayan Nurcu hareket, toplumu kökten değiştirici bir vazife üstlenmişti. Son yıllarda sık kullanılmaya başlayan İslami Kalvinist hareketi de bu şekilde özetleyebiliriz. Mustafa Kemal’in yapmaya çalıştığı Müslümanlığın Protestanlığı iken(*) Nurcu hareketin yapmaya çalıştığı Protestanlığın İslamıdır.(**)

Bu hareketlerin ve yazımın özünü şu şekilde ortaya koyabiliriz:
  1. Müslümanlığın zaten Hıristiyanlık kadar kökten bir değişime ihtiyacı yoktur.
  2. Müslümanlık Tanrı’yı put olarak (bundan sadece heykel vs. anlamayınız) görmeyi kesinlikle reddeder. Tanrı’yı belli bir noktaya; iktidar gücüne, taçlara, asalara özgülemez. Müslümanlığın tanrısal anlayışı bütünsel bir anlayıştır. Batı Avrupa’da egemen olan Hıristiyanlık anlayışı ise; Tanrı’nın belli makamlara sıkıştırılmış bir varlık olduğu yönündedir.

Konudan fazla kopmadan ekleyeceğim bir şey var. Toplum mühendisliği olarak tanımladıkları kemalizm aslında toplum mühendisliği değil, toplum önderliğidir. Toplumun ellerini, ayaklarını bağlamış olan Emevici İslam zorbalığının tasfiyesidir. Ancak 1980’den sonra gelen hareket; ahlakından tutun da, siyasal bilincine kadar toplumun tüm anlayışını değiştirmiştir. Esas toplum mühendisliğini kim yapmış, yeniden ele almakta fayda var. Bu çıkarımlara karşı çıkanlar olabilir. Ancak ben, yola çıktığım nokta ile geldiğim nokta arasında tutarsızlık göremiyorum.


Son olarak söylemek istediğim; Türk’ün İslam anlayışı çok büyük tehlike altındadır. Bunu laik olduğunu iddia eden birisinin söylemesini garip karşılasanız da bu böyle… Türk’ün İslam anlayışı nasıldı? Allah’ın varlığını duyduğu sevgide, ağırladığı konukta, söylediği türküde hissederdi. Ancak bugün Türk -maalesef- Allah’ını başına taktığı bezde, yardım duygusuyla değil; kesin rakamlarla ve kimi zaman da gösterişle verdiği zekâtta bulmaktadır. Türk, Tanrısını toplum mühendislerinin (kim olduklarını daha önce belirtmiştim) etkisiyle Batıcı bir anlayışla yorumlamaktadır. Türban gibi sorunların neden 1980’den sonra patlak verdiğini bir de böyle irdelemekte fayda var. Putlaştırılan İslam bir nevi Hıristiyanlaştırılan İslam’dır. Türk, yıllardır kendisini yoran Arap-Emevi faşizminden sonra Putçu-Hıristiyan faşizmin tehlikesi altındadır. İslam anlayışımız da yıktığı putları şimdi kendisine bayrak olarak kullanma tehlikesi altındadır.

Yazımı Mustafa Kemal’in ünlü bir sözüyle bitiriyorum:


“Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki büyük ölçüde din perdesine bürünmüşler saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırdılar. Hâlbuki elhamdülillah, hepimiz müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icabını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur.”(1923)

Emrah ÖZDEMİR

(*) Yanlış anlaşılmalara karşı tekrar açıklamakta fayda var: Müslümanlığın Protestanlığı diye tanımladığım anlayış, Müslümanlığın özü korunarak çağın şartlarına ayak uydurmasıdır.

(**) Protestanlığın Müslümanlığı diye tanımladığım anlayış ise, Protestan dünyasının istediklerini yapan, onların biçtiği Müslümanlığı kabul eden anlayıştır.

Sahte

Bakan Unakıtan seçim vaadi olarak Eskişehirspor'a almayı taahhüt ettiği Barcelonalı dünya yıldızı Ronaldinho'nun yerine aynı ismi taşıyan başka bir futbolcu alınması için talimat vermiş.

Bir insanın zikri neyse, fikri de odur!

Zihniyet sahtecilik yönünde olunca, her yaptıkları işe yansıyor.

Sahte ekonomi, sahte halkçılık, sahte demokratlık ve şimdi sahte Ronaldinho...

Her şey köprüyü geçene kadar...

Sayın Unakıtan; seçmen de sonra AKP adından başka bir parti aramasın!

Kemal adından başka bir maliye bakanı bulunmasın!

Sonra, siz de inşallah Türkiye adından başka bir memleket aramazsınız!

Benden size tavsiye; bir işi yapıyorsanız tam anlamıyla yapın.

Kıvırarak değil!

Bakalım bir dahaki seçimler için hangi sahte vaatlerde bulunacaksınız?

Bu arada bildiğim kadarıyla "Ronaldinho" bir isim değil takmaaddır. Bu arayışınız da diğerleri gibi boşa çıkabilir. Benden söylemesi!..

Not: Uzun zamandır yazı yazamadığım için okurlardan özür dilerim.

31 Mart 2008 Pazartesi

Sen Nerden Çıktın Be Ispanak

İnsan gözlerine, kulaklarına inanamıyor. Burası bizim bıraktığımız ülke mi? Orada, burada İlhan Selçuk'un kalp spazmı geçirmesi üzerine "cehenneme yolu göründü" gibi mesajlar görüyor ve duyuyorum.

Hay, aksi!

Böyle bir anlayış nereden peyda oldu? Mevlana hoşgörüsüne, Yunus Emre'nin hümanizmasına yakışan bir anlayış mıdır bu? Anadoluluk değil bu, Türklük değil bu, İslam değil bu! Nedir bu? Bu, yıllardır insanların deyim yerindeyse DNA'sını değiştiren Arap-Amerikan emperyalizminin insanlardaki etkisidir.

Cehennem korkusuyla insanları dine zorlamak ancak ortaçağ kilisesinin yöntemi olabilir.

Tiksinç!

Dinimizi bir partinin, bir cemaatin anlayışına teslim etmek... O anlayışın hedef olarak gösterdiği kişilere bu tarz yakıştırmalar yapmak! Ah, Türküm ah! Sen ki, Ermenisiyle, Rumuyla barış içinde yaşamış millet!.. Yakışıyor mu aynı ekmeği paylaştığın insanlara bu tarz laflar söylemek!

Ne bizim kültürümüzle uyuşur, ne de insanlıkla...

Kültürün hoşgörü, dinin(en azından Anadolu'daki yansıması) hoşgörü...

Sen nerden çıktın be ıspanak?


Emrah ÖZDEMİR

Kapanan Parti Olsun Gül'üm

Türkiye Cumhuriyeti belli sağlam ilkeler üzerinden geleceğe doğru ilerleyebilecek bir şekilde inşa edilmiştir. Neydi bunlar? Bağımsızlık, laiklik, cumhuriyetçilik, ulusallık vd...

Ulus-devleti yıkmaya, gericiliğe yeltenen her parti, kurum kapatılır. Buna faşizm mi diyorsunuz? Hayır bu kendini koruma biçimidir. En özgürlükçü, tuzukuru İsveç'te bile parti kapatılabiliyor. Yani, kimse "Avrupa'da parti kapatılıyor mu" demesin. Her devlet kendini korur. Buna yönelik hassasiyetleri vardır. Avrupa'daki partiler sizin gibi davranıyor mu peki, değerli iktidar partililer?

Türkiye'de laikliğe aykırı davranıp, bu emellerin odak noktası oluyorsanız elbette kapatılacaksınız. Ancak bu bir çözüm mü?

İşte mesele bu!..

Kolluk kuvvetleri, eğitim kurumları, sosyal politikalar, yerel yönetimler, yurttaşlar, STK'lar, muhalefet kendi üzerinde düşeni yapıyor mu?

Her işi Anayasa Mahkemesi mi çözecek?

Polis tarikat ve benzeri oluşumlara karşı devrimlerimizin gereğini yapmış mıdır?

Eğitim kurumları sağlıklı eğitim verebilmiş mi? Bilhassa kentlerin taşraları diye nitelendirilen arka mahallelere.. Ki, dikkatinizi çekiyorsa tarikatlar burada yoğunlaşmıştır.

Tarımdaki makineleşme sonrasında olağan gelişme olan kente göç için bir zemin hazırlanmış mıdır? Yoksa, bunlar tarikatların, çetelerin ellerine mi bırakılmıştır? Sosyal devlet görevini yerine getirmiş midir?

Yerel yönetimler sağlıklı bir yapılaşmaya gitmiş midir? Yoksa tüm strateji ve politikaları oy üzerine midir?

Yurttaşlar! Çok sızlanan yurttaşlar! Siz üzerinize düşeni yerine getirdiniz mi? Küçük dünyanızdan çıkıp, çözüm önerileri sundunuz mu?

Ve siz, STK'lar! Siz göstermelik okul dikme törenleri yerine sağlıklı projeler sunabildiniz mi?

Muhalefet! Siz ne yaptınız? O kesimleri küçümsemediniz mi? Gittiniz konuştunuz mu? Biz size, çocuklarınıza şunları sunacağız dediniz mi?

Suç atmak kolay! Bu düzen böyle gittiği sürece, zararın bir yerinden keskin dönüş yapılmadığı sürece değişen isimler olacaktır.

Ve başbakanın reisicumhura mesajı şu olacaktır:

"Kapanan parti olsun Gül'üm, yenisini açarız!"

Emrah D. Örs


*Not: Değerli yazar, Atatürkçü İlhan Selçuk'a acil şifalar dilerim. Geçmiş olsun, İlhan Ağabey.

28 Mart 2008 Cuma

Düşmanımın Düşmanı Dostumdur'a Alet Olmak

Osmanlı bizim atamızdır, doğru. Ancak öyle bir durum var ki; bu ne tarihe sahiplenmeye ne de ata sevgisine sığar. Kuyruk acısı yüzünden, Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünü müteakiben nasıl mürteci alternatif bir tarih yazılmış, göreceğiz. Bu yolla bakalım, Cumhuriyet düşmanlığı nasıl Osmanlı karasevdasına dönüşebiliyor ve buna nasıl alet olunabiliyor?

Birincisi, Devlet-i Âli Osmaniye tarihte Türklerin kurduğu büyük bir devlettir. Kültürüyle, kadrolarıyla Cumhuriyetimizde de elbette izi vardır. Ayrıca tarihin mantığına ters bir durumu savunanlar da mevcut. Bağlantısız, birbirinden kopuk bir tarih mümkün değildir ama görülmelidir ki; devrimler tarihin seyrini olabildiğince değiştirir.

Bunlardan neden bahsettim? Cumhuriyet’in kuruluş döneminde olmasa da sonraları ve bilhassa 1950’lerden beri mürteci kesimde Cumhuriyet’in meşruiyetini tartışmak için tarihi tahrif etme akımı var. Değerli yazar Turgut Özakman’ın “Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele” adını taşıyan yapıtı bu konuda yazılmış en önemli eserlerden ve belki de en önemli eser. Abdurrahman Dilipak, Kadir Mısıroğlu, Hasan Hüseyin Ceylan gibilerinin mesnetsiz iddialarına tokat gibi cevaplar bu eserde fazlasıyla mevcut. Ondan bundan değil, belgeleriyle gerçek tarihten konuşalım.

Bu yazıma kaynak oluşturduğu için büyüğümüz, abimiz, değerli yazarımız Turgut Özakman’a daha yazının girişinde teşekkürü bir borç bilirim.

Osmanlı’ya -daha doğrusu Osmanoğlu soyuna- hayranlıklarından mıdır, Cumhuriyet’e düşmanlıklarından mıdır bilinmez bu kesimin yanlışlarını birkaç örnekle gösterelim.

Atatürk’ün Büyük Nutku’nun ilk paragrafında Vahidettin’in hıyaneti ile ilgili cümlelere bakalım. Bakalım Gazi, ne diyor:

“Saltanat ve Hilafet makamında bulundan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakla tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşanın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişah’ın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı.”

Peki, bu mürteci zevat ne diyor bu konu hakkında? Vay efendim, Mustafa Kemal’i Anadolu’ya direnişi örgütlemesi için gönderilmişmiş de, Mustafa Kemal sonra Vahdettin’i arkadan vurmuşmuş.

Hatta Özakman’ın eserinde gördüğüm birkaç örneği de aktarayım da daha rahat anlayabilelim bu zevatı.

“Vahideddin’in, M.Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve üstün yetkiler vererek işini kolaylaştıran, hatta ifa ettiği vazifeyi sağlayan insan olduğunu, vicdan rahatı içinde şahadet edebiliriz.”(Vehbi Vakkasoğlu, Son Bozgun, 1.C., s.147)

“Kemal Paşaya güvenerek.. Anadolu’nun kurtuluşu için Samsun’a gönderme fikri tamamen Halife-Sultan Vahideddin’e aittir.”(H.Hüseyin Ceylan, Büyük Oyun, 1.C., s.24)

Neler yazmışlar, neler? İnanın okusanız, ulusalcı komplo teorileri olarak bilinen yazıların, bunların yanında yere sabitlenmiş yazılar olduğu kanısına varırsınız. O kadar uçmuşlar, yani!

Şimdi bunların yanında bir tane daha dedikodu var. Güya Fevzi Paşa’yı Vahideddin çağırmış da… Direnişi sağlamak için görev verebileceği adamların listesini istemiş de… Listede Mustafa Kemal yokmuş da… O neden yok, hırsız mıdır, ahlaksız mıdır, beceriksiz midir demiş de… Fevzi Paşa, Padişah’a Kemal Paşa cumhuriyet taraftarıdır demiş de… Padişah da ona kurtulalım da sırf cumhuriyet ile kurtulalım demiş.

Şimdi Padişah bunları diyemez mi, diyebilirsiniz. Ancak bu iddiaların nerde ve ne zaman çıktığını bileniniz var mı? 1976’da, Tercüman’da… Peki, kimin ağzından? Fevzi Çakmak’ın eşi Fıtnat Çakmak’ın ağzından. Öyle olsa iyi... Olayın gerçekleşmesine(!) bakalım. Fevzi Paşa Fıtnat Hanım’a “bende bir sır var, bugünkü ortam sebebiyle söyleyemem, benle birlikte mezara gider bu sır” demiş. İşte kabaca yukarıda mış’lı muş’lu şekilde aktardığım şeyleri söylemiş.

Mezara gidecek sır, neden Fıtnat Çakmak’a gitsin? Diyelim ki, hayat arkadaşıdır söyler. İyi de siz bunun kimden aktarıldığını biliyor musunuz? Görenler de, Fıtnat Hanım’dan aktarılmış sanacak? Hayır! Fıtnat Hanım, ölünce yazılmış. Gazetenin faydalandığı sunî kaynak da dış kapının dış mandalı... İşte bu haber üzerine bu yaygara, bu telaş! Madem böyle bir haber geldi, yürüyün Osmanlı’yı kuruyoruz!

Bütün bu negatif izlenime rağmen, diyelim ki bu yazılanlar doğru! Bu kadar tavizi kimse vermez, haberiniz olsun. Kuva-yı İnzibatiye ordusunu, milliyetçileri kötüleyen sözlerini, Mustafa Kemal hakkındaki idam fermanlarını(Yunan uçaklarıyla Anadolu’ya atılan) görmezden mi geleceğiz? Şadiye Osmanoğlu(II. Abdülhamid’in kızı), Lütfi Simavi gibilerin Vahdettin’in paragöz olduğunu açıkça beyan eden tanıklıklarını görmezden mi geleceğiz? Lord Curzon’a çekilen telgraflar da mı yalan? Padişah’ın İngiliz koruması altında gittiği de mi… Peki, İngiliz Amiral de Robeck’in Damat Ferit’e verdiği “Sultan’ın kendisinin ve adamlarının selametini sağlayacak her türlü tedbirin alınacağı” güvencesi de mi yalan? Yalan diyenler Turgut Özakman’ın kitabına bakıp, daha net görebilirler. Hayaletle, gölgeyle değil belgeleriyle!

Sizi burada daha fazla boğmak istemiyorum. Ayrıca bu sözde milliyetçi takımı önüne bir baksın? Osmanlı yardakçılığı yapıyorsunuz da; Orta Asya’dan kalan Türkçe Kuran tercümelerini yasaklayan, yırtıp atan kim? Fatih Sultan Mehmet. Türkçe makale yazmayı yasaklayan kim? II. Abdülhamid. Kuru lafla milliyetçi olunmuyor.

Demem o dur ki; tarikatlarının, toplumsal statülerinin kaybolmasının kuyruk acısıyla Atatürk’e saldıran mürteci takımına alet olmayalım. Laik cumhuriyet bu ülkeye işte böyle soysuzların hilafet makamına sığınarak soysuzluğunu gizlemesini engelledi. Bu cumhuriyetin meşruiyetini tartışmaya, laikliğin içini boşaltmaya hiç kimsenin hakkı yok. Üstelik de bol keseden atma ile asla!... Kısacası amaç tarih yazmak değil, tarih bozma yoluyla birilerinin tekrar kendilerine rant(mali, siyasi, sosyal) sağlamaktır. Türkiye’nin demokrasi serüveni bunun öyküsüdür. Halkı din yoluyla uyutarak kendilerine rant sağlayanlar ve bu zevatın karşısında duranlar… Oyuna gelmeyelim! Hani, “tarih tekerrürden ibrettir” diye bir söz var ya, ona karşılık Mehmet Akif de sorar: “Hiç ibret alınsa tekerrür mü ederdi?” Tarihi cumhuriyetten intikam almak için değiştirmek yerine, yanlışları görüp tekrar emperyalistlerle uzlaşmasalar, tekerrür eder miydi hiç? Düşmanlarının düşmanlarına elde avuçta ne varsa vermeselerdi, bu duruma gelir miydik? Böyle değerlendirmekte fayda var.

Bu ülke gereğinden fazla Osmanlı’yı taşımıştır. Ortada bir nankörlük, hainlik varsa bu da bilhassa son dönem Osmanlılarındır. Önce gaflet, sonra dalalet ve nihayet ihanet içinde bulunarak… Bugün bir Irak olmadıysak bu Mustafa Kemaller sayesindedir. Ve nankörlük yüzünden çarpılacak birileri varsa da bu yönetimdir. Siyasi, ekonomik, kültürel açıdan dışarıya yamanmış bir ülke ve mirasımız. Tekrardan sormakta fayda var: “Nankörlüğü yapan kim?”


Not: Bağımsızlık Savaşımız(askeri olduğu kadar ekonomik, siyasi, kültürel açıdan da) ile ulusal benliğimizi korumamızı, cumhuriyet ve laiklik ile İslam ülkeleri arasında en olgun ve demokratik olmamızı sağlayan Mustafa Kemal başta olmak üzere tüm cumhuriyetçi kadronun aziz hatıralarını şükranlarımla selamlıyorum. “Gericiliğe ve emperyalize karşı, yaşasın Mustafa Kemal ideali”

Emrah ÖZDEMİR

22 Mart 2008 Cumartesi

Yitik Arkadaşa Sesleniş

Elindeki feneri yitireli çok olmuş. Karanlık kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Tanımadığın sesler duyuyorsun. Bu sesler de kimin? Dostun mu, düşmanın mı? Çare yok, bu meçhul sesleri takip ediyorsun. Arkadaşların kopalı çok olmuş. Neredeler, kim bilir? Bu da olacak iş mi? Karanlık yetmemiş, bir de sis kaplamış havayı. Vicdanını, o çok güvendiğin vicdanını sonsuz çınar altında unutalı çok olmuş. Nerde aynı yağmurda filizlendiğin arkadaşlar? Bilmediğin yollara girdin, yanıltıcı seslere kandın.

Dedim ya; çaresiz kaldın, anladık.

Yoldaki işaretlere de mi bakmadın?

Hadi onları da görmedin, ilkelerimizi; yeminimizi de mi unuttun? Hani, o zor günde ettiğimiz yemini…

Arkadaş; bu gidiş, gidiş değil!

Kendine dön!

Artık bekleme, gelmez birisi!

Hava sisli, yer çamur, bu gelen çakal sürüsü!

Eline bir paket tutuşturdular.

Ambalaj güzel ama içinde ne var?

Yıllar önce boğduğumuz karanlık vardı ya, işte bu o kutunun içinde!

Ve kurdeleyi kesecek makas da senin elinde!

Kendi ellerinle yapma bunu, çıkarma karanlığı yeniden, gelme oyuna. Bu süslü pakete kanma!

Arkadaş, kurtul oradan çabuk! Anıttepe’deki ulu çınarımızın dibinde bekleyeceğim seni. Takip et kökleri!

Aç kaldın, açlığın yüzünden onlarla devam etmek zorunda kaldın. Seni ne yaşattılar, ne öldürdüler. Ölmeyecek kadar beslediler. Gücünü toplayamadın ama o son silkinmeyi yap artık!

Çok arkadaş yitirdik. Necip arkadaşlar, uğurlu arkadaşlar yitirdik. Onlar yılmadı. Senin için… Peki, ya sen? Yılacak mısın?

Haydi gel, kökleri takip et ve gel!

Bekliyorum.


Emrah ÖZDEMİR

Sözün Bittiği Yerdeyiz

“Elsiz ayaksız bir yeşil yılan
Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal
Hani bir vakitler Kubilay’ı kestiler
Çün buyurdun, kesenleri astılar
Sen uyudun, asılanlar dirildi
Mustafa’m Mustafa Kemal’im”

Attilâ İlhan

Gericiler susmuştu, aslında bu bir yılan uykusuydu. Farkına varmadık, varsak da “bir şey olmaz” dedik. Devrim bir gündür, evrim ömür boyu! Olumsuz(negatif) evrim yaşadık. Bu evrimi fark edemedik. Her gün yeni şeylere alıştırıldık.

Dinimizi kendi dilimizden okuyacaktık, okutturmadılar. Tanrı’yla aramıza anlamadığımız bir dil koydular. Neden? Bizi rahatlıkla sömürebilmek için…

Bir şey olmaz, dedik.

Sonra tarikatlar çoğaldı. Bölünerek çoğaldı, çoğaldıkça birleşti, birleştikçe güç kazandı.

Dinlerini yaşıyorlar, bir şey olmaz, dedik.

Aralarında birkaç sivri çıktı. Onları kesmedik bile, budadık. Zehirli bitkinin köküne inmedik. İndirtmediler.

Gazi, “Gericilere fırsat vermeyeceğiz!” diyordu. Çünkü cehaletin ve basmakalıp inançların olduğu yerde ideolojilerden, politikalardan bahsedilemez. Allah’ı kullanıp, din sömürüsü yapan Allahsız oyu kapar.

Atatürk'ün de dediği gibi:

"Bizi yalnış yola sevkeden habisler(soysuzlar) bilesiniz ki alelekser(çok kez) din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep "şeriat" sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz,dinleyiniz. Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve kötülüklerden gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Hâlbuki, elhamdülillah hepimiz müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icaplarını öğrenmek için şundan, bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur..."

Evet, devam edelim. Sonra birisi çıktı. Hıristiyanlarla barışa hazırım diyordu. Çünkü onlar Allahsız değil, komünist dinsizlere karşı Hıristiyan Batı’nın yanında olalım, diyordu. Menderes’i destekliyordu. Az kalsın, ABD’yi mücahit ilan edecekti. Emperyalist kan emicilerin dikkatini çekmişti.

Sonra onun halefi geldi. O daha da ılımlıydı Allah’a(daha doğrusu Allahlara) inanan Batı’ya karşı. Dışarıdaki ve içimizdeki Batı, ona olmadık destekler veriyordu. Hatta devlet bile!.. Aşırı dinci tarikatlara karşı 12 Eylülcüler bunlara özellikle devlet desteği sağlamıştı. Küçümsenemeyecek bir sermayesi de vardı bu tarikatın.

Polis teşkilatına sızdılar. Alternatif istihbarat örgütleri oldu. Barışçı, ılımlı diye gösterilen bu tarikat gizli bir faşizme doğru yol alıyordu. Kendi ifadeleriyle sivrilmeden can damarlarında dolaşıyorlardı. Kamuoyuna da sadece öğrencilere yardım yapan, dindar bir kuruluş olarak gösteriyorlardı kendilerini. Hâlbuki öğrencilere yardım etmiyor, yüzde 47ler yetiştiriyorlardı.

Sırpların Bosna’daki katliamına karşı feryat eden bu sözde Müslümanlar, Amerika’nın Irak katliamına ses çıkaramadı, göstermelik anmalar dışında.

Kuran’daki Yahudi ve Hıristiyanlara karşı bilinen ayetleri görmezden gelebiliriz diyen şeyhleri, Müslüman kardeşlerine en azından aynı vatanın evlatlarına “vurun kahpeye” diyebiliyordu.

Vergi vermediler, zekât verdiler.

Faiz haram dediler, banka kurdular.

Mağdurları oynadılar, hem zenginlerdi hem de devlet gücünü elinde bulunduruyorlardı. Gizli bir örgüt gibi davrandılar, yurtsever yargıç, gazeteci, asker, savcı ve bürokratlara.

“Devletle çatışarak bir yere gidemezdiniz. Demek devletin de, bu çok yüksek gayeleri gerçekleştirmek için belli bir kıvama gelmesi lazım. Devletin belli ölçüde, o kıvama geldiğini söyleyebiliriz... Bütün bu farklı kanaatleriniz hâlihazırdaki zemini değerlendirme açısından, körü körüne devlet düşmanlığı yapmanızı, devletle çatışmacı bir tavra girmenizi gerektirmez... Bizler evrensel bir mesajın hizmetkârlarıyız.”

Şeyhleri bu sözleri söylüyordu müritlerine.

Ve işte istedikleri kıvama gelinmişti.

Sözde milliyetçiler ve sözde solcuların da desteği alınarak daha önceki kıvamı bekleyiş döneminden daha hızlı bir döneme girildi.

3-5 kişi yüzünden tüm kemalistlere çeteci muamelesi yapıldı.

Telefonlar dinlenildi, zabıtlar tutuldu. Bilgisayarlara el konuldu. Gözlerinin önündeki ayrılıkçı teröristlere yapmadıkları muameleyi, gazetecilere layık görmüşlerdi.

İşçilerin haklarını ellerinden aldılar. Zaten kendi müritleri suyun başını tutmuştu. Ama “yeter söz milletin” diye seçimlerde propaganda yapmışlardı.

“Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşıncaya kadar, her yöntem, her yol mubahtır. Bunun içerisine yalan söylemek de, insanları aldatmak da girer.”

Ve şeyhin söylediği gibi, insanları aldattılar.

Zaten yıllar önce Binbaşı Gürcan “Türk Halkı'nın kaderi aldatılmışlığının serüvenidir” diyerek bugünlere de çok iyi ışık tutmuştur.

Peki dertleri bitti mi? Elbette hayır!

Daha Şeyh hazretleri ülkeye giriş yapacak ve imparatorluğunu ilan edecek, birkaç kurum daha ele geçirildikten sonra.

Peki biz, yurtsever, cumhuriyetçi, Atatürkçü, ulusalcı, solcu-sağcı ama Türkiyeci, gerçek anlamda demokrat, gerçek anlamda hukuktan yana olanlar yılacak mıyız? İşte hendek, işte deve! Ya hâlâ olmaz, olmaz diyeceğiz ya da artık korkmanın değil belki ama farkındalığın gereğini yapacağız.

Bu bir İslam değil!

Bu demokrasi hiç değil!

Bu, yıllar önce tek hücreli bir hayvan olarak bıraktığımız “şey”in ejderhaya dönüşmesidir. Elbette ki, bu ejderhayı öldürmemiz, bıraktığımız tek hücreliyi öldürmek kadar kolay olmayacaktır. Ama 30-40 yıldır durmanın bedelini ödeme vakti! Aksi takdirde hangi bedel ödenirse ödensin bu gerçekleşemeyecektir. Çünkü bileklerimiz kelepçeli, ayaklarımız prangalı olacaktır. Olmaya başladı bile!

Olmazcılar size sesleniyorum: “İşte oldu!”

Vatan namustur, vatan onurdur, vatan her şeyimizdir. Vatan oğlumuzdur, kızımızdır. Vatan gölgelendiğimiz çınar, yüzdüğümüz denizdir. Vatan emeğimiz, ekmeğimiz, kanımız, alın terimizdir. Vatan özgürlüğümüz, türkümüz, aşkımızdır. Vatan mirasımızdır, vefa borcumuzdur. Vatan yolumuzdur, izimizdir. Vatan umudumuzdur, istikbalimizdir. İstikrar isteriz ama istiklalimizi sattırmayız. Dinginiz belki ama yıldırım gibi kükremeyi gibi de biliriz. Barışçıyız belki ama cehennem gibi kudurmayı da biliriz. Her şeyi affederiz belki; gafleti, dalaleti ama ihaneti asla!

Necip Hocamızın “Köstebek” kitabının son satırlarını sizin göze almanız gereken bazı engelleri göstermek için buraya ekliyorum.


“Sizler, bu satırları okuduğunuzda, eminim ki, hakkımda bugüne kadar açılmış yüz milyarlarca liralık manevi tazminat davalarına, yenileri eklenecektir. Her zaman olduğu gibi kimi siyasiler devreye girerek Üniversite Rektörü’nü hakkımda yasal işlem yapmaya zorlayacaktır. Tehditler ve hakaretler hız kesmeyecek, aileme de yönelecektir. Peş peşe gıyabımda kesilen trafik cezaları gelecektir. Gelen duyumlara göre, Emniyet ve M.İ.T. bünyesinde, gerektiğinde aleyhimde kullanılmak üzere dezenformasyon çalışmaları kapsamında olumsuz bilgi notları ve olumsuz dosyalar hazırlanmıştır. Telefonlarım bir şekilde dinlenmeye devam edecektir. Büyük bir olasılıkla, hakkımda imzalı-imzasız suç duyurusu yapılacak; T.B.M.M.’de aleyhimde soru önergeleri verilecek; bütün bunları dikkate alan savcılık evimde arama yaptıracak; en azından “İçişleri Bakanlığı’nı ya da Emniyet güçlerini tahkir ve tezyiften” veya hiç ilgisiz bir iftira ile hakkımda Ağır Ceza Mahkemesi’nde ya da DGM’de dava açılacaktır. Halen, İzmir, Ankara, Burhaniye, İstanbul gibi merkezlerde yürüyen davalara, yurdun farklı yerlerinde açılacak yeni davalar da eklenince, maddi-manevi darbenin yanı sıra, mücadeleye zaman yetiştirememe gibi bir durum da ortaya çıkacaktır. Sonuçta, belki de ödeyemediğim tazminat hükümlerinden dolayı evime haciz gelecektir.“

Cumhuriyetimizin ölümsüz şehidi hocamız bunları neden göze almanız gerektiğini de belirtiyor:

“Almanlardan fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk’ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!.. “

Artık sözün bitti yerdeyiz, çünkü başka Türkiye yok! Artık laf kalabalığına gerek yok, ellerimizi taşın altına sokma vaktidir. Ya şimdi ya hiç!..

Bu aşkı öğrendiğimiz Mustafa Kemal’den son sözü de belirtelim:

“Söz konusu vatansa; gerisi ayrıntıdır”


Emrah ÖZDEMİR

21 Mart 2008 Cuma

Humeyni'nin Ayak Sesleri

Daha susacak mısınız?

İşte size faşizm!

Hey, liboşlar!

Siz sağ mı kalacağınızı düşünüyorsunuz?

Eğer düşünceniz öyleyse, İran’daki devrimden önce de demokrasi gelecek sanıyordu sizin gibiler. İlhan Selçuk'la bitecek mi sanıyorsunuz?

Rektörleri de, yargıçları da, öğretmenleri de, askerleri de içeri alacaklar.

Kemalist olan herkesi!

Ve sizle işleri de Ayetullah gelene kadar...

Sonrası...

Ve siz milliyetçiler!

İhalelerde size verilen paylarla susmaya devam edin! Sizi de yaşatmayacaklar!

Ve solcular!

Atatürk’ü tabu olarak gören ekspres solcular!

Bekleyin, ülkeye demokrasi gelecek!

Teokratik monarşinin ipleri boynunuza sarıldığında da demokrasi diyebilecek misiniz?

Ve sen Kemalist!

Kalk ve kükre!

Demokrasi bu değil de!

Meydanları dar et!

Korkma, diren!

Bu ülkede senin onurundan daha önemli hiçbir şey yok!

Sen bu ülkeyi uzlaşmayla almadın!

Dikenlerin içerisinden, kan göllerinden, toz topraktan, gözyaşından çıkardın bu eseri!

Bu eser yüzde 47 ile teslim edilecek bir eser değil!

Sana anayasayı gösterecekler!

Anayasal düzeni asıl ben savunuyorum diyeceksin!

Sana demokrasi diyecekler!

Sen de onlara faşizmin ta kendisi bu demokrasi dediğiniz diyeceksin!

O zaman kelleni isteyecekler!

Sen de onlara “Ya İstiklal, Ya Ölüm” diyeceksin!

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Fettullah’ın polislerine cumhuriyet polisi demeyeceksin!

Seni hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte kimseye mesajlar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyeceksin. Diyeceksin ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte Atatürk’ün anladığı Türk Genci ve Türk Gençliği!

Yıllardır bu emanete nankörlük yapıyorsun. Hâlâ akıllanmadın mı?

Arkadaşım eğer susmaya devam ediyorsan, bu duyulan Humeyni’nin ayak sesleri!


Emrah ÖZDEMİR

25 Şubat 2008 Pazartesi

Demagojinin Yıldızları

Birkaç ay evvel billboardlar, üç büyük demokrasi(!) yıldızının resmiyle şenlenmişti.

Kimdi bunlar?

Odunu vekil seçtiren, dilerse halifeliği bile getirtecek olan çok partili dönem Türkiye’sinin(ya da küçük Amerika) başbakanı Adnan Menderes…

Neo-liberal tonton amcamız, 24 Ocak kahramanı Turgut Özal ve…

Demokrasi treninde istasyonunu bekleyen Tayyip Erdoğan…

Adnan Menderes ve Turgut Özal değerlendirmelerini yapmadan, doğrudan Recep Tayyip Bey ve partisinin demokrasi karnesine hızlıca bakalım. Üstelik çok uzun bir geçmişi deşmeden, sadece son dönemdeki davranışlarıyla…

Varan 1: Cumhurbaşkanı seçimleriyle ilgili Anayasa Mahkemesi’ne ettiği laf…

Anayasa Mahkemesi gibi bir kurumun aldığı bir karara “demokrasiye sıkılan kurşun” benzetmesi yapması Tayyip Bey’in demokratlığının(!) en önemli göstergelerindendir. Zira Başbakanımız bunu oya çevirmesini çok iyi bildi. Çünkü o halkın adamıydı ve engellenmişti. Demokrasi mi, demagoji mi? Yiğitlik mi fırsatçılık mı?

Varan 2: Karikatür davaları…

Demokrasiden, özgürlükten(nedense sadece başörtüsüne) dem vuran AKP’nin lideri kendisi hakkındaki mizahi eleştirilere tahammül edemeyecek kadar gaddar mı?

Varan 3: Seçim yatırımları…

Seçimlerde halka kömür, pirinç dağıtılarak yapılan büyük skandal… Neymiş, “onlar” yakacağı olmayan halkın halinden ne anlarmış? Temmuz’da ve yakacak!.. 5 yıl iktidar olan başbakan ve yakacağı olmayan halktan sorumlu bir muhalefet… İlginç mi? Oylara bakın, göreceksiniz.

Bunlarla sınırlı mı? Hayır… Ancak bu örnekleri sadece yazımı güncele taşıyabilmekte bir temel oturtabilmek için verdim. Gel gelelim gündemimize...

Bu hükümet zamanında öyle bir karambol demokrasisi, öyle bir demagoji yapma almış yürümüş ki; sormayın.

Bakalım şu sıralar yapılan icraatlara…

Önce türban meselesi ortaya atılıyor. Akabinde vakıflar yasası Meclis’e taşınıyor. Türban hengâmesinde kimse vakıflar yasasını konuşmuyor. O kargaşada vakıflar yasası çıkmış bulunuyor. Ardından türban Meclis’e geliyor. Onaylanıyor ve noter Cumhurbaşkanına gönderiliyor. Her şeyi jet hızıyla imzalayan Cumhurbaşkanı, bunu bekletiyor. Kuzey Irak’a yapılan operasyon sırasında aniden imzalayıveriyor, Reisicumhurumuz. Tabi o esnada da sadece operasyon konuşuluyor. Hangisi engelleniyor? Hiçbiri… Atan iki, karşılayan sıfır…

Ne diyelim? Durmak yok, yola devam

Emrah ÖZDEMİR

22 Şubat 2008 Cuma

Dinime Söven...

Reuters'den alınan son haber:"İngilitere, Türkiye'nin Irak'tan çıkması için çağrıda bulunmuş."

Vay vay vay...

Daha devamı var...

"..sivil halka zarar gelmesinden kaçınmak için mümkün olan azami dikkati göstermesi çağrısında bulunuyoruz."

Vay vay vay vay....

Bilindiği üzere Türkiye son aylarda şehit cenazeleriyle sallanıyordu. Gerçi kış aylarında müdahale biraz saçma ama bu durum, şimdiki yazımın konusu değil. Ne yapalım, Tayyip Bey'in ABD ziyaretini beklemek durumundaydık.

İngilizlere bakın hele! Sivil halka zarar gelmesinden bahsediyorlar. Demokrasi adına kendi kukla yönetimini getiren Anglo-Saksonlar, petrol ve neo-emperyalizm yoluyla ele geçirilen ülke... Dahası bu iğrenç emelleri yüzünden yüzbinlerce sivili öldüren caniler... Gelmiş, kendini savunan Türkiye'ye neler söylüyor? Biz elbette "yurtta sulh, cihanda sulh" anlayışından yola çıkarak mevzubahis istiklal ve hürriyet olmadıkça savaştan kaçınırız. Ancak bize laf edenlere bakın hele...

Birisi de söylemiyor ki... Bunca yıldır siz orada ne yapıyorsunuz diye...

Güzel bir laf vardır, dinime söven...

Emrah ÖZDEMİR

Cumhuriyet kadar tehlikede olan bir şey var: Demokrasi

Liberal aydınlar AKP’ye destek verdiklerine pişmanlık duymaya başlamış.

Atatürk’ü statüko olarak gören liberal takımı, yanlışların farkına neden varmaya başladı?

Kafalarına saksı mı düştü?

Ne oldu “kemalizm” olmadan oluşacak demokrasiye? Hayaller suya mı düştü? Olmayacak duaya âmin mi dendi?

Evet, aynen öyle oldu.

Ne oldu statüko karşıtı AK Partinize?

YÖK’ü kaldırdı mı? Yoksa kendi cemaatçi kadrolarını mı yığdı?

Yargıyı bağımsızlaştırdı mı? Kendi düşüncelerini mi dikte ettirmeye başladı?

Özgürlük mü getirdi? Sadece ‘kendine liberal’ mi davrandı?

Bu sıralar galiba bu sözü çok duyacağız ama… Bir kere de ben söyleyeyim: “Günaydın…”

Beyler, bu ülkede Cumhuriyet ve bağımsızlık olguları yerinden oynarsa ne özgürlük olur, ne demokrasi…

Bu ülkede kemalist düşünü, baskıcı anlayış olarak gören ekspres liberaller ne de büyük bozguna uğruyorlar. Elbette kemalizmi baskı aracı olarak kullanmak isteyenler olmuştur. Ancak bu cumhuriyet düşmanlığı için geçerli bir neden değildir.

Ve bu aydınlar bu düşüncede oldukları sürece hayal kırıklıklarına uğramaya devam edecekler.

Çünkü bu ülkede Cumhuriyet yani Atatürk’ün kurduğu temele oturtulmuş Türkiye Cumhuriyeti olmadan demokrasi olmaz. Cumhuriyet zihniyeti uygarlaşma zihniyetidir. Eğitimsel, ekonomik, sosyal atılımlar yapma arayışıdır. Ülkemizin imanla elinde tutması gereken en önemli kılıçtır. Cemaatlere, tarikatlara karşı emniyet supabıdır. Bu ülkede istiklalci zihniyet demek, emperyalizme karşı en önemli kalkan demektir.

Sen bu ülkede dış güçlere karşı tüm ‘mahrem’lerini ortaya çıkarırsan, o ülkede o halkın demokrasisi olabilir mi? Bilakis, o halkın etkisinin çok az olduğu parakrasi sistemi olur. Bazılarının paralarıyla sistemi işlettiği bir sistem..(Parakrasi terimini daha önce Osman Altuğ Hoca kullanmıştır. Ancak ben biraz daha farklı bir anlamda kullanıyorum.)

Sen bu ülkede ilerlemeci zihniyetle “az zamanda çok iş yapma” azmine sahip bir anlayış yerine tuzu kuru İskandinav anlayışı getirmeye çalışırsan, pirince giderken evdeki bulgurdan da olursun. Çünkü ülkemiz emperyalist bombaların tam ortasında bir ülkedir.

Yargı, YÖK, MEB derken şimdi de yerel yönetimi, iktidarla “uyum”lu sürdürmeye kararlı hükümetimiz güçler ayrılığını da yıkmak üzeredir.

Ve bu demokrasi… Öyle mi?

Kısacası liberal aydın takımına sözüm:

“Muhterem Liberal Aydınlar,

Bu ülkede istiklal ve cumhuriyet demokrasinin temelini oluşturur. Cumhuriyet tehlikede denirken gülen sizler, şimdi yavaş yavaş bir şeylerin yanlış gittiğini anlamaktasınız. Biliyoruz, yine suçu Atatürkçülere atacaksınız. Ancak bilinmeli ki; bu ülkede cumhuriyet olmadan demokrasi olmayacak. Ve…

Cumhuriyet kadar tehlikede olan bir şey var: Demokrasi."
Emrah ÖZDEMİR

19 Şubat 2008 Salı

Adiós Fidel Castro - Mustafa Kemal Değerlendirmesi















Fidel Castro'nun görevini bırakması ajanslara düştü…

ABD’ye karşı örnek alınması gereken bir direnişin sembolüdür Fidel.

1959 yılında gerçekleşen Küba Sosyalist Devrimi’nin baş mimarlarından birisi idi Comandante.

Ernesto Che gibi savaşkan da değildi. O bir kurucu idi.

O Kübalı idi herşeyden önce.

Ernesto gibi enternasyonal değildi.

Fidel Küba’nın otoriter başkanı idi, kurucusuydu.
Evet, otoriterdi ve bu yadsınamayacak bir gerçektir.
Amerikan sömürgeciliğine karşı efsanevi bir mücadele vermiştir.
Bu yönüyle Fidel bir kahramandır, hatta büyük kahramandır.

Ancak 49 yıl yönetimde durmasına rağmen hâlâ istenilen yönetsel yapıyı kuramamasına ne demeli?

Ayrıca yönetimi ailesine bırakması da başka bir eksisidir, Comandante Fidel’in. Ancak son dönemdeki Güney Amerika'daki anti-emperyalist blokun Fidel'in manevi gücünden faydalandığını inkar etmek yanlış olur.

Şimdi bir de Büyük Atatürk’ün yaptıklarına bakalım.

Yazının başlığında Atatürk ve Castro isimlerini görüp Fidel’deki Atatürk sevgisini anlatacağım sanılabilir. Hayır, onu yapmayacağım.

Kemal Paşa, yurdunu büyük bir emperyalist atağa karşı büyük bir özveri ve inançla savunmuştur. Bu yönü Fidel’in kahramanlığı ile paralellik gösteriyor.

İşte Mustafa Kemal’i klasik ulusal kahramandan ziyade bildiğimiz Mustafa Kemal yapan özellik bundan sonra başlıyor.

Büyük bir imparatorluk geçmişinin pozitif yönleri olduğu gibi yeni kurulan yapı için de büyük handikaptır. Hâlâ o geçmişle yaşayanlara gerçekleri göstermek kolay değildir.

Yeni bir sistemi kurumlarıyla, eğitimiyle, mantığıyla, felsefesiyle yerleştirmek çok zordur.

Mustafa Kemal’in yapısının hiçbir yerden kopya olmaması büyük bir düşünsel temel ister.

Klasik anlamda, dünya kapitalizmine yamanmış bir liberal sistem kurmaması da…

Emperyalizmin tam ortasında onla mücadele etmek de…
Hem askeri, hem sosyolojik, hem politik güçlü bir temel ister.

İçerideki çürümüş beyinleri kendine getirmek de kolay değildir.

Ancak tüm bunlara ve kısacık ömrüne rağmen Mustafa Kemal Atatürk istediklerini bir nebze yapabilmiştir. Çünkü gençliğe güvenmiştir. Çünkü o devrimi yalnızca kendisine bağlamamıştır.

Sonra gelenlerin tüm gaflet, dalalet ve ihanetine rağmen…

Nice askeri darbe, emperyalist müdahaleye rağmen…
O’nun temelinden güç alan nice aydınlar hâlâ var, öldürülmelerine rağmen…

Demek ki Gazi Paşa, birçok şeyi doğru yapmış ve biz iyi ki O’nun ülkesinde yaşıyoruz.

Bu arada Küba’nın yeni döneminde dirençlerinin devamını ve mutlu günler diliyorum.

Adiós Fidel…
Emrah ÖZDEMİR

7 Şubat 2008 Perşembe

Bir Araç Olarak Demokrasi - Olmaz Deme!

Demokrasi amaç mı, yoksa bir araç mı?

Demokrasi seçilenin çok geniş yetkilenmesi mi?

Ya da sınırsız özgürlük mü?

Burada nedense eski solcu yeni liberal arkadaşlar, tutturmuşlar bir demokrasi diye… Sanki sadece onların kafasındaki gerçek demokrasi?

Jean-Jacques Rousseau’nun demokrasi hakkındaki sözleriyle yazımıza hızlı bir giriş yapalım:

“Tam anlamıyla gerçek bir demokrasi hiç bir zaman var olmadı ve var olmayacaktır.”

Peki, Eser Karakaşlar, Mehmet Altanlar neden ahkâm kesiyorlar? Kafalarındaki her şey demokrasi ve Kemalistlerin anlayışları ise hep totalitarizm mi?

Önce şunu belirtmek isterim ki; demokrasi bir rejimdir. Ve sanıldığı gibi temelsiz bir kavram da değildir. Öyle istediğin gibi at koşturmak, babalar gibi satmak, analarıyla beraber kovmak değildir.

CHP lideri Baykal geçenlerde, İran Devrimi’ni örnek verdi. Liberallere, demokratlara, sosyalistlere ders olsun diye…

İran İslam Devrimi…

Neler oldu?

Şah Rıza kraldı.

Diktatördü.

Ancak Batılı reformlar yapıyordu.

Rıza hâkimiyetinin karşısında duran demokratlar, liberaller(burjuva sınıfı), sosyalistler, Sovyetçiler molla rejiminin gelişini göremedi. Göz yumdular. Ülkemiz(İran) baskıcı şeriat gözetimine girmez dediler. Daha doğrusu bunu düşünemediler bile… Çünkü tek bir düşmanları vardı: Şah Rıza.

İran’da şeriatın demokrasi ve özgürlük adına geldiğini bilmeyen de yoktur. Özellikle Soner Yalçın’ın bu konudaki araştırmasından sonra benzerlikler epey şaşırtıcı…

Farklar nelerdir?

Mustafa Kemal Atatürk diktatör değildi, devrimciydi. O yeni bir ülke kurmanın peşindeydi. Demokratik, çağdaş ama bağımsız!...

Şah Rıza, Amerikan güdümünde bir kraldı. Ancak ABD’nin o günkü konumu gereği ve SSCB düşmanlığı politikası üzerine dincileri destekleme stratejisi vardı. Ve Amerika İslamcıları destekledi. Aynen Türkiye’deki 1980 darbesini desteklediği gibi… Yani zorunlu din derslerinin yapıcısı, sola büyük tırpan vuran darbeyi…

Bugün Kemalizmi ülkenin yapıcı unsuru, devrim sürecinin başlangıcı olarak görmeyip, onu değişmez kurallar bütünü olarak gören demokrat aydın! takımı aynı yanlışlığın içerisindedir.

1940’lardan beri Kemalizme ihanetlerin olduğu ülkemizde hala Kemalizm ayakta duruyorsa bu Kemalizmin diktatörlük değil kurucu unsur olduğu ve halk tarafından kabullenildiğindendir. Ancak her ne olursa olsun, Amerika ile al gülüm ver gülüm oynayarak rejime ve bağımsızlığa ihanet eden AKP’nin bu resmini görmek elzemdir.

Bu oyunu durdurmak için iyi niyet ve süslü sloganlar yetmez. Akıllı, uygulayıcı ve kararlı olmak gerekir. Her ne pahasına olursa olsun devrimci olmak gerekir. Eğer gerçekten “Gençliğe Hitabe” bir başucu parolasıysa…

Her demokrasinin bir okulu vardır. Bu anti-demokratik bir durum değildir. 2.Cumhuriyet Kemalizm değil, demokrasi olacak diyen Altanlar bilsinler ki tarikat okullarından demokrat çıkmaz. Nasıl İran’da rejimin sürdürülebilmesi için, şeriat rejimcilerine gereksinim duyuluyorsa Türkiye’de de demokratik kurumların olması şarttır. Buna zorbalık diyenler bilsinler ki; demokrasi diye değiştirecekleri rejim, Fethullah Gülen İmparatorluğu’nun kapısını açacaktır.

Dünyanın hiçbir yerinde kendini korumayan sistem yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasi olacaksa Kemalizmin kurucu ilkeleri ve bağımsızlığımızla, ülkenin kendini koruma mekanizmalarıyla olacaktır. Gerisi cahil bırakılmış, okulu olmayıp üç tane camisi olan, tarikatların ve faşist yapılanmaların kucağına oturmuş insanların eline bırakılacaktır. Yani onların ellerinin üstünde olan ellere: Tarikatlara ve Faşist Yapılanmalara…

Cumhuriyet elden gidiyor mu?

Hadi canım sen de…

İktidar takıyye mi yapıyor?

Yok canım!..

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz! Olmuş mu? Olmuş.

O zaman bu güçlü olasılıklardan ötürü, istikrarlı başbakanımıza sözüm:

“Başbakanım, sen ta geçmişte ne yapacağını gösterdin. Suç, görmeyen bizlerde...”

Emrah ÖZDEMİR

31 Ocak 2008 Perşembe

Dark Side Of The AKP (AKP'nin Karanlık Yüzü)

Karanlık işlerin partisi…

Her yaptığından farklı anlam çıkan bir parti…

Bugün Türkiye’de hükümet görevini sürdüren partinin resmidir.

..görünmeyen yüzünün resmi…

Gösterilmeyen yüzü desek daha doğru olacak.

AKP, görünen yüzü itibariyle dinini yaşayan ama modern olmak isteyen bir parti görüntüsü çiziyor. Bu manzara da vatandaşımıza elbette hiç rahatsız edici gelmiyor.

Ancak işin iç yüzüne baktığımızda hiç de öyle değil…

Türban meselesi ortaya atılıyor, bir bakıyorsun arkada vakıflar yasası çıkıyor. Millete deniyor ki; “Biz, kimsenin yapamadığını yapıyoruz. Bizden Müslüman yok.”

Öte taraftan yabancı güçlere memleketi emanet edecekleri, Soros gibilere müdahale fırsatı verecekleri, yabancı cemaatlerin rahatlıkla toprak elde edebilecekleri bir yasa çıkarıyorlar.

Müslümanlık mı bu? Eşimiz türbanlı ya… Bizden Müslüman’ını mı bulacaksınız?

Tayyip Bey’in ABD ziyaretinden sonra Türkiye’de gündem değişti. Ergenekon adlı operasyon, türban olayı, vakıflar yasası, sınır dışı operasyon… Bu olayların ABD ziyaretiyle ilgili olmadığını savunmak pollyannacılıktan başka bir şey değildir. Hangileri taviz hangileri rant onun kararını da siz verin.

Vakıflar yasası ihanetin belgesidir. Lozan’a tamamen ters bir durumdur. Türkiye’nin kuruluş mentalitesine aykırıdır.

Milliyet’in web sitesinde an itibariyle bu konuya ilişkin hiçbir haber bulunmamakta. Siyaset bölümü ise türban merasimleriyle dolu... Bu işte bir iş var!..

Bu iş TBMM’de görüşülürken yıllardır Türkiye’ye uğramayan Yunan Başbakanı Karamanlis Türkiye’ye uğruyor. İlginç mi?

Halifeliği kaldırıp ulusal devlet olan Türkiye’de Ortodoksların halifesi mi yer alacak?

Nerde kaldı laiklik? Nerde kaldı bağımsız devlet? Nerde Lozan?

Türbana sarılmış bir Ermeni-Rum-Soros atağına da kandın.

Helal olsun Türkiye, helal olsun Doğan medyası!...

Sen hâlâ türbanla, sıkmabaşla uğraşadur, elinden bayrağını almadıkları kaldı.

****************************

Bilirsiniz, biz Ay’ın sadece Güneş ışığının aydınlattığı kısmı görebiliyoruz. Karanlık yüzünde ne olur biter, bilemeyiz.

Sözün özü, medya feneri Aydın Doğan ve Fettullah Gülen’in elinde olunca biz de AKP’nin sadece bir yüzünü görebiliyoruz. Bazen görmekten ötesi gerekir;

Anlamak…

Emrah ÖZDEMİR

29 Ocak 2008 Salı

Türban Neyin Simgesidir?

Türban…

80’li yıllardan beri Türkiye’nin baş belası…

Reel siyaset yapılmayışının büyük sorumlusu…

Türban siyasi simge midir?

Türban sadece “elit”lerin göz zevkine hitap etmediği için mi yasak?

Türban dinî gereklilik midir?

Türban dinî simge midir?

Türban geleneğimiz midir?

Öncelikle siyasi simge tartışmalarına değinelim. Türban bir bakıma siyasi simgeyse de, kanaatime göre siyasi simgeden öte bir simgedir.

Türban, sabah programlarında gördüğümüz sadaka kültürünün simgesidir.

Türban dik duramayan, kentte yaşayan ama hala erkek hegemonyasından kurtulamayacak olan kadının simgesidir. Bunu nerden mi çıkardım? Türbanın erkek bencilliği yüzünden takılmadığı konusunda beni ikna edin, bu savımı geri alayım. Erkeklerinin çağdaş tüm kıyafetleri giydiği, hatta vücudu saran kıyafetleri bile giydiği bir ortamda söz konusu erkeğin eşinin türbanla dış tehlikelere(diğer erkekler) karşı zırhlanması neyin simgesidir, Allah aşkına?

Büyük Atatürk’ün birçok Batı Avrupa ülkesinden önce, kadınlara seçme-seçilme gibi birçok hakkı vermesine yüz çevirmektedir, türban.

Türban Cumhuriyet okullarından değil, Fethullah okullarından mezun olmanın simgesidir.

Türban bir özgürlük mücadelesi değil, tam tersine özgürlükle mücadeledir. Sayın Erdoğan ve ekibi özgürlük meselesi gibi anlatsa da, kendileriyle göbek bağı olduğu açıktan belli olan bir cemaatin evlerine çocukları hapsedip onlara kendi statülerini koruyacak ve yükseltecek şeyleri enjekte etmeleri mi özgürlük? Özgürlüğü, özgürlüğü bilenlerle ve yaşayanlarla konuşmak gerekir. Eşinin saçından diğer erkeklerin tahrik olacağını düşünenlerle değil…

Türban siyasi simge olmuş, olmamış bunlar öncelik değil. Bir bıyık da, saç da bu kapsama alınabilir ve tektip insan yaratmaya doğru yol alabilir ,bu süreç. Esas olan, özgürlüğe halel getirecek, insanların namusunu bir bez ile ölçecek olan bir hareketin başarılı olma ihtimalidir. Eğer bu olursa, görün siz şamatayı...

Türban dinsel bir zorunluluk mudur tartışması, yıllardan beri İslam dünyasında tartışılan bir konudur. Zorunluluğu konusunda netlik olmayan bir aksesuar hakkında dinsel gereklilik diye yaygara koparmak akıl işi midir? Her ne kadar fetvayı sen mi vereceksin diyecek olsanız da, İslam’da böyle bir yetkinin olmadığını belirtmek isterim. Ne benim, Ne Gülen’in, Ne Ustaosmanoğlu’nun… Çünkü İslam, “oku” diyerek insanlara iletilmeye başlanan bir dindir ve ana kitap haricinde hiçbirini kaale alma gibi bir zorunluluk yoktur. Neyse bu tartışmayı buradan yapacak değiliz. Ancak her ne olursa olsun yurttaşlarımızın din adına kimseye “rabt” olmamalarını istiyorum. Çünkü bu ne insan haklarıyla, ne demokrasiyle, ne de İslam’la bağdaşır.

Türban gelenek midir, değil midir konusu uzunca zamandır gündemi meşgul etmekte… Sayın Livaneli’nin Vatan’da çıkan yazısından bir kesit ile bu konuyu açmak istiyorum: “Elektro saz, Âşık Veysel’in sazına ne kadar benziyorsa, bu hareket de köye o kadar benzer.”

Zülfü Livaneli bence bu konudaki en güzel saptamalardan birisini yapmıştır. Evet, başını örten analarımız, ninelerimiz vardı. Ancak bunun türbanla yakından-uzaktan bir ilgisi yoktur. Başörtüsü, köylerde takılması gelenek olan bir takı idi. Evet, anneannem takıyordu ama Alevi arkadaşların anneanneleri de takıyordu. Ve onlar türbana girmedi.

Türban derken, tarikat sorununu da eğilmek lazım... Bu da bu yazıyı kitaba doğru götürür. Parça parça sizle paylaşmaya çalışacağız naçizane fikirlerimizi.

Zülfü Livaneli’nin yazısından esinlenerek bu konuya da noktayı koyuyorum:

“Ankaralı Namık ne kadar ozansa, türban da o kadar gelenektir.”

Bu arada, bu ekonomik kriz nereye gidiyor? Türban yine bazı şeyleri gizlemek için mi ortaya atıldı? Yoksa ben de bu oyunun bir çarkı mı oldum?


Emrah ÖZDEMİR

24 Ocak 2008 Perşembe

Helal Olsun MHP!

Milliyetçi Hareket Partisi, oy verenlerine ihanet etmiştir.

Üstelik kısa bir süre içerisinde bir değil, iki kez…

Meydanlarda kükreyen Bahçeli, AKP’nin suyundan gitmeye devam ediyor.

Varan 1: Cumhurbaşkanlığı seçimi…

Seçimlerde birincil ölçüt Cumhurbaşkanlığı seçimi krizi idi. Krizden korkan, güçsüz ekonomik yapıdaki seçmen AKP’ye, başka bir seçenek isteyenler ise genel olarak CHP ve MHP’ye oyunu verdi. Ancak henüz pazarlık kozunu bile kullanmayan MHP, AKP’yi ödüllendirdi.

Peki, Ağar ve Mumcu’nun akıbetine uğramaktan korktuğu söylenen MHP haklı mıydı?

Kişisel kanım; haklı olmadığı yönündedir. Çünkü zaten Ağar ve Mumcu’ya bu konuda kızanlar oylarını fazlasıyla AKP’ye vermiştir. MHP’ye kalan oylar ise; sağ kesimdeki Cumhuriyet yanlılarıydı. Birçok alevi, laik vs. vatandaşımız MHP’ye oyunu vermiştir. Ben bunu gözümle gördüm.

Görünen o dur ki; MHP oy verenlerine dahi ihanet etmiştir.

Varan 2: Türban olayı…

Sayın Bahçeli ve ekibi yanılgı içindedir. Danışmanları, akıl hocaları kim bilmiyorum ama MHP malum türban olayından siyasal getirim bekliyorsa avucunu yalayacak. Çünkü türbancılar, Fettullahçılar artık siyasi oluşumlarını, evrimlerini tamamladı ve adı kondu: AKP.

MHP, çıkacak tüm kargaşa ve kavgaların tek sorumlusu olacaktır.

MHP, ülkenin geriye gidişinin sorumlusu olacaktır.

Oy getirecekse de bunlara değer mi MHP?

Türbanı kimse bana özgürlük diye tanıtmasın. FG cemaatinin faaliyetlerini devam ettirdiği bir yerde, erkeklerin bencilliklerinin eseri olan bir aksesuarı kimse bana özgürlük diye göstermesin.

MHP yöneticilerine sesleniyorum:”Partiniz şu dakikadan itibaren yıkılma sürecine girmiştir. DSP birinci partiyken idamı kaldıran, özel yaşamında türbanlı olan milletvekilinizi TBMM’ye girerken açtıran parti siz değil miydiniz? Fettullahçılar başta olunca böyle mi oldu?”

MHP ve DTP, AKP’ye hizmet etme yarışına devam ededursunlar, Türkiye kaosa sürüklenmeye devam ediyor.

Helal olsun MHP, helal olsun Bahçeli!..

UĞUR'suz 15 yıl

Sevgili Atatürkçü, demokrat, yurtsever, kahraman basın ve cumhuriyet şehidimiz Uğur Mumcu'nun ölümünün 15.yılında emanetini yeterince koruyamamaktan ötürü duyduğum utançla aziz hatırası önünde saygıyla eğilirim.

Hiçbir şey değişmedi UĞUR ABİ, ihanet ve gerileme tüm hızıyla devam ediyor ve biz sustuklarımızdan sorumlu hissetmiyoruz kendimizi. Umarım bu yıldönümü bir ateşlenmeye vesile olur ve Atatürk gençliği bıraktığın bağımsızlık ve onur sancağını düşmeden eline alır.

Tekrar sevgi, minnet ve selamlarımla...

Emrah ÖZDEMİR

22 Ocak 2008 Salı

Komedi Trajediye Dönerken...

Tayyip Erdoğan’ın damadının şirketinin satın aldığı atv’de yayınlanan, Halide Edip’in romanından çevrilerek dizi yapılan “Sinekli Bakkal” dizisi yayından kaldırılmış.

Peki, ne için?

Yobaz, Fethullah Gülen’e benziyormuş.

E, ne var bunda gocunacak?

Bu arada, Fethullah Gülen kim?

Emekli vaiz… Farklı bir özelliği varsa, söylesin de yargı da bilsin!

Yoksa bir diktatörlük mü var?

Gizli bir Gülen İmparatorluğu mu mevcut?

Yoksa sadece Çalık grubuna özgü bir durum mu?

Demokratlık yalan mıydı?

Hani, statükoya karşılardı?

Bir dizideki küçücük bir benzerliğe bile -ki bence benzemiyor- tahammülü olmayanlar nasıl demokrat olacaklar?

Laik olmayanın demokrat olma ihtimali nedir? Bence sıfır.

Neden?

Çünkü laiklik olmadan tarikatlar, cemaatler insanları yönlendirmekten öte insanların beynini yıkar. Beyni yıkanmış bir insanın birey olabilme olasılığı kaçtır? Ve bu insanların hür seçim yapabilme ve dolayısı ile demokrasiyi yaşatma imkanı nedir?

Sivilizasyon üniformadan kurtulmak ise, din üniforması(türban, takke, sarık, cüppe) bu sınıfa girmez mi? Özgürlük ise eğer mevzubahis, diğer üniformaya da izin verirsin. Buna da sivil demokrasi diyemezsin. Bu olsa olsa, üniformalı demokrasi olur. Eğer bu yolda ilerleyeceksen, diğer üniformalılara da bir şey demeyeceksin.

İşte bu laik olmayan demokrat(!) arkadaşlar, üniformalı demokrasiden sivil demokrasiye geçeceklermiş. Öyle bir anayasa yapacaklarmış. Yıllardır bu laflara güldük, demokrasi diyene bak, dedik. Ama ne oldu? AB hiç de bizim gibi demedi. ABD, hiç demedi. Yıllardır dini kullanarak kendi zenginlerini çıkaranlar şimdi istediği boruyu da ötürüyor. Hem de hesap vermeden, kimselere sormadan…

Takkesi FG gibi olmuş, yürüyüşü RTE olmuş, bakışı AG olmuş diye diziler kaldırılırsa yakında hiç şaşırmayın. Üstüne üstük buna “sivil demokrasi” denirse hele hiç şaşırmayın.

Çünkü arkasına dışta ve içte belli başlı Atatürk düşmanlarını alan bu dinci-liberal sınıf, o kesimleri sevindirmeye devam edecek. Kemalizme saldırmanın inanılmaz para ve medya desteğiyle bu güç devam edecek. Ta ki, biz uykumuzdan uyanana kadar…

Bu ülkede bu komediyle başlayan süreç, trajedi ile sonlanmadan uykudan uyanılmalıdır. Aksi halde, demokrasi adına şeriatı, şeriat adına kendi egemenliklerini dayatacaklar ve bu bize hiç de komik gelmeyecek. Özel’i bile özelleştiren, çünkü liberalizm diye bize kendi hegemonyalarını dayatanlar, bir gün bizi saçımız uzun diye, eteğimiz kısa diye de yoldan çevirebilirler.

Gün, o gün olmasın! Demokrasi nidalarıyla başlayan süreç, bir imparatorluğa dönmesin!

Emrah ÖZDEMİR

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog