Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

19 Şubat 2008 Salı

Adiós Fidel Castro - Mustafa Kemal Değerlendirmesi















Fidel Castro'nun görevini bırakması ajanslara düştü…

ABD’ye karşı örnek alınması gereken bir direnişin sembolüdür Fidel.

1959 yılında gerçekleşen Küba Sosyalist Devrimi’nin baş mimarlarından birisi idi Comandante.

Ernesto Che gibi savaşkan da değildi. O bir kurucu idi.

O Kübalı idi herşeyden önce.

Ernesto gibi enternasyonal değildi.

Fidel Küba’nın otoriter başkanı idi, kurucusuydu.
Evet, otoriterdi ve bu yadsınamayacak bir gerçektir.
Amerikan sömürgeciliğine karşı efsanevi bir mücadele vermiştir.
Bu yönüyle Fidel bir kahramandır, hatta büyük kahramandır.

Ancak 49 yıl yönetimde durmasına rağmen hâlâ istenilen yönetsel yapıyı kuramamasına ne demeli?

Ayrıca yönetimi ailesine bırakması da başka bir eksisidir, Comandante Fidel’in. Ancak son dönemdeki Güney Amerika'daki anti-emperyalist blokun Fidel'in manevi gücünden faydalandığını inkar etmek yanlış olur.

Şimdi bir de Büyük Atatürk’ün yaptıklarına bakalım.

Yazının başlığında Atatürk ve Castro isimlerini görüp Fidel’deki Atatürk sevgisini anlatacağım sanılabilir. Hayır, onu yapmayacağım.

Kemal Paşa, yurdunu büyük bir emperyalist atağa karşı büyük bir özveri ve inançla savunmuştur. Bu yönü Fidel’in kahramanlığı ile paralellik gösteriyor.

İşte Mustafa Kemal’i klasik ulusal kahramandan ziyade bildiğimiz Mustafa Kemal yapan özellik bundan sonra başlıyor.

Büyük bir imparatorluk geçmişinin pozitif yönleri olduğu gibi yeni kurulan yapı için de büyük handikaptır. Hâlâ o geçmişle yaşayanlara gerçekleri göstermek kolay değildir.

Yeni bir sistemi kurumlarıyla, eğitimiyle, mantığıyla, felsefesiyle yerleştirmek çok zordur.

Mustafa Kemal’in yapısının hiçbir yerden kopya olmaması büyük bir düşünsel temel ister.

Klasik anlamda, dünya kapitalizmine yamanmış bir liberal sistem kurmaması da…

Emperyalizmin tam ortasında onla mücadele etmek de…
Hem askeri, hem sosyolojik, hem politik güçlü bir temel ister.

İçerideki çürümüş beyinleri kendine getirmek de kolay değildir.

Ancak tüm bunlara ve kısacık ömrüne rağmen Mustafa Kemal Atatürk istediklerini bir nebze yapabilmiştir. Çünkü gençliğe güvenmiştir. Çünkü o devrimi yalnızca kendisine bağlamamıştır.

Sonra gelenlerin tüm gaflet, dalalet ve ihanetine rağmen…

Nice askeri darbe, emperyalist müdahaleye rağmen…
O’nun temelinden güç alan nice aydınlar hâlâ var, öldürülmelerine rağmen…

Demek ki Gazi Paşa, birçok şeyi doğru yapmış ve biz iyi ki O’nun ülkesinde yaşıyoruz.

Bu arada Küba’nın yeni döneminde dirençlerinin devamını ve mutlu günler diliyorum.

Adiós Fidel…
Emrah ÖZDEMİR

18 Şubat 2008 Pazartesi

İki Kadın


"Buz gibi soğukta, erkenden kalktı.

Hiç önemli sayılan bir işte çalışmamış olmasına rağmen, görev adamıydı çünkü.Genlerinde vardı görev aşkı.Tarihin bile hatırladığından eskiye, geriye gitmek gerekiyordu onun asil kanının karışımını anlamak için..Oysa o kadar eskiyi hatırlayamıyor sadece evlatlarını ve dedelerini düşünüyordu bugün.

Kalktı buz gibi odada çocuklarının üstünü örttü, kocasına eğilip ;
"Ben çıkıyorum sen yumurta haşla, çay demle, çocukları yedir, gelirim öğleden sonra" dedi
Kocası yattığı yer yatağından saygıyla baktı eşine.
Üzüntüyle "tamam" diye kafasının üstüne çekti yorganı, uzun süredir içinden çıkamadığı, bir baba için dünyanın en kötü hissi "çaresizlik"le..
Kadın ne kadar sıcak tutacak çulu varsa üstüne geçirdi çıkmadan.
Hayatın zorluklarının beyazlarla doldurduğu, boya yüzü görmemiş saçlarını, şöyle eliyle düzeltti.
Keşke giyecek kabanı da olsaydı üstüne.Kaban yerine işsiz kocasının hırkasını da geçirip asıl giysisini aldı eline;
Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın portresini.
Çocuklarına gösterdiği şefkatle sarılıp kucakladı çerçeveyi.
Cebinde ne otobüse binecek parası vardı, ne orda yiyecek birşeyler alacak..
Halk ekmeğinin ucundan bölmüş cebine koymuştu, acıkırsa kemirmek için..
Kapıyı açtığında yüzüne buz gibi soğuk vurdu, elleri bir anda buz kesti, bir elini cebine sokup cebindeki ekmeği ısıtırken bir yandan da resme sarıldı sıcak tutacakmışcasına.. Sadece bir çerçeveye değil, bu vatanın evlatlarına sarılıyor gibiydi, tüm çocukları kucaklıyor gibi...
Gökyüzüne baktı umutla, çünkü tarihin hatırlamadığı zamanlardan beri yaşayan genleri, ona, herşeye rağmen bugünün güzel olacağını söylüyordu..
Gülümsedi, başını önüne eğdi gülümsediği görülmesin diye ve ağzının içinden usul usul, kesik kesik bir türkü tutturup yürümeye başladı..


Yürüyecek çok yolu vardı.."

***

Bu kadınlardan cumhuriyet mitinglerinde o kadar çoğuna rastladım ve tanıştım ki,
Çocuklarını zar zor okutmaya çalışan, sonra işsiz kalmasına üzülen, eline geçen üç kuruş parayla kıt kanaat ailesini geçindiren, yolsuzluk arsızlık bilmeyen, gösterişsiz, müslümanlığın nuru, temizliği yüzüne işlemiş müslümanlığı tarikatlarla değil içinde yaşayan, müslümanlığını satılığa çıkartmamış o kadar çok anamız vardı ki o mitinglerde.
O analar ki, çocukları miting var dese korkarlardı...
Devlete karşı koymak gibi gelirdi onlara, yapamazlardı..Yasalardan korkarlardı, ana yüreği işte...
Cumhuriyet mitinglerindeyse onlar yer açtılar bize, biz arkalarından yürüdük...
Ana kalbi, çocukları için tehlikeyi her şeyden önce hisseder ve korumaya çalışır evlatlarını..
Birşeyler ters gidiyordu, çocukları tehlikedeydi, edelerinden aldıkları mirası korumaları gerekti ve harekete geçtiler.
Hepimiz onların evlatlarıydık..
Hepsi bizim anamızdı, ablamızdı, kardeşimizdi..
İyi ki varlardı ve iyi ki hep var olacaklar...
Tarih kitapları onları hatırlamasa da.

**

Resmin sağındaki kadın mı?

O kadın da nasıl zamanında birileri "tak bu türbanı meclise gir" dediyse şimdi de "yaz bu Cumhuriyet Mitinglerindeki başörtülü kadınlar için küfür gibi bir yazı" demiş.

Oturmuş, yazmış, Amerika'da.

Çiftlik değilse de, cürmüne göre bir villada.
Böylece türbanın, namusun ve müslümanlığın nasıl sadece kafasına sardığı o beze ait olduğunu göstermiş hepimize özgürlük adı altında!


Kendisi ne Türk'ü bilir, ne türkü bilir, ne çocukları aç yatmıştır, ne namusuyla yaşamak istediği için parasız kalmıştır.


İki kadın var o resimde.

Biri sadece başı bağlı değil, bağımlı.

Biri sadece özgürlüğünün ve geleceğinin peşinde.

17 Şubat 2008 Pazar

Kosova ve Kıbrıs: Çözümsüz Sorunlar

Kosova ve Kıbrıs dünyanın bir türlü çözemediği sorun yumakları. İkisi de de facto olarak bağımsız. Bugün Kosovo resmen bağımısızlığını ilan edecek. Tıpkı KKTC'nin 15 Kasım 1983'te yaptığı gibi. Bugünki yazımı bu konuya ayırmayı doğru buldum.

İki olayda bariz benzerlikler var. Bu yüzden Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Kosova'nın yapacağı bağımsızlık ilanını tanımaya meyilli görünen Avrupalılara KKTC'yi örnek göstererek yaptığı çifte standart eleştiri haksız değil. Ama şunu da unutmamak lazım: Putin "onu tanırsanız diğerini de tanıyın" demiyor; "ikisini de tanımayın" diyor. Örnek olarak da kendilerini gösteriyor.

Putin bunları söylerken aslında çok uluslu devletlerin genel kaygısını da yansıtıyor bir anlamda. Büyük devletlerin olaya bakış açısı küçük ve orta boy devletlere, ya da dünya egemenliği konusunda iddeası bulunmayıp da daha çok bölgesel çapta güç olma hedefinde olan devletlere, göre çok farklı. Büyük devletlere göre olay kendi kaderini tayinden ziyade ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi. Bu sayede isteyen alt grup ya da azınlık grubu bazı durumları bahane ederek devletten ayrılabilir; devletler bölünme ile karşı karşıya kalabilirler.

Rusya'nın bu olaya tepkisi de kendine yönelik güvensizliğinden kaynaklanıyor. Her ne kadar bugünlerde herhangi bir olay olmuyor gibi görülse de; SSCB'nin dağılmasının akabinde Çeçenler Ruslarla biri 1994-1996, ikincisi de 1999-2003 olmak üzere 2 defa savaştılar. Ruslara karşı bir çok silahlı eylem düzenlendi. (Ekim/Kasım 2002 Tiyatro Baskını ve Eylül 2004 İnguşetya okul baskını gibi) Ruslar işte bu gibi grupların da aynı yolu takibinden korkuyor. Sadece Çeçenler değil, Tatarlar ve diğer Türk-Müslüman kökenli slav olmayan kesimlerden de kaynaklanan bir korku bu. [Bu arada Çeçenistan'ın 1860'larda Rus orduları tarafından ele geçirilmeden önce bağımsız olduğunu unutmayalım]

Rusya'nın yanı sıra doğal müttefiki ve olaya bilfiil taraf olan Sırplar da bu işe karşı. Tıpkı Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan'ın KKTC meselesinde olduğu gibi. Bu meselelerin bu kadar karmaşık olması uluslararası toplumun olaya olumsuz katkısından kaynaklanıyor. Yapılan antlaşmalarve anayasalardaki düzenlemeler yaratılan bu durum hem Kıbrıs'ta hem de Kosova'da silahlı çatışmaya ve uzun süreli çatışmalara sebep oldu.

İsterseniz önce Kıbrıs'a bakalım. Kıbrıs 1878'de Büyük Britanya tarafından Osmanlı Devleti'nden
100 yıllığına kiralandı. Adada tüm Ege Adaları ve Osmalı hakimiyetindeki adalarda olduğu gibi Rum nüfus fazlaydı. Ada 1. Dünya Savaşı sırasında İngiltere tarafından de facto olarak ilhak edildi. Misak-ı Milli dışında kalan ada 1950'lerin ortalarına kadar Türkiye tarafından ele alınmadı. 1950'lerde adayı Yunanistan'a bağlamayı planlayan Rum hareketine karşı İngiltere Türklere dayandı. Böylece hem dengeleyici bir unsur bulmuş oluyor hem de Rumlar tarafından öldürülen İngiliz memurlarını Türklerle değiştirerek büyük bir sorundan kurtuluyordu. En nihayetinde 3 devlet [Türkiye adanın eski sahibi -kira antlaşması gereği hukuki olarak da sahibi- ve Türk halkının temsilcisi, Yunanistan baskın nüfus olan Rumların temsilcisi (3:1) ve İngiltere adanın hali hazırda sahibi olarak] öncülüğünde antlaşmalar imzaladılar. 1959 ve 60 da imzalana bu üç antlaşma Garanti, İttifak ve Kuruluş antlaşmalarıdır. Burda Türk tezine uygun olarak iki toplum da eşit görülüyor; hakları eşit kabul ediliyordu. Fakat Rumlarında istekleri olsun diye nüfus çoğunluğunun da gözetildiği durumlar vardı. Mesela Türk olan memur asli görevde değil de yardımcı görevindeydi: müdür muavini, Cumhurbaşkan Yardımcısı vs. İşe almalarda, dış temsilciliklerde, mali meselelerde çok hassas oranlar vardı. Çok fazla detay işleri yürümez kıldı. Ayriyetten karşılıklı veto hakları da buna büyük katkı yapmıştır. Kıbrıs Türk kesimi hem eşit toplumlardan biri hem de alt grup olarak görülmüştü. Bu yüzden antlaşma ve devlet yürümedi. Geri kalan hikaye malumunuz: Kanlı Noel, Kantonlar, zorunlu göç, katliamlar, Türkiye'nin Müdahalesi, Kıbrıs Türk Federe Devleti ve KKTC.

Aynı hata 2. Dünya Savaşı sonrası Yugoslavya'da da yapıldı. Bu devleti kendi yöneticilik maharetiyle yaklaşık yirmi yıl ayakta tutan Tito (1963-1980) kurduğu devletin adından da anlaşılacağı gibi federatif bir Slav devleti kurmuştu. Bu devlette hepsi Slav kökenli olmak üzere 6 kurucu devlet vardı: Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Makedonya. Bunların haricinde de bu 2 tamamen özerk bölge nüfuslarında büyük miktarda slav olmayan nüfus barındırmalarına rağmen dahil edildi. Kurucu bölge olarak isimlendirilen bu ikisi anayasal oylamalarda, başkanlık seçimlerinde ve diğer tüm önemli mevzularda diğer altısı ile eşitti ve 1 oy hakkına sahipti. Bu bölgeler Kosova [%90 Arnavut, %7 Sırp, %3 diğer] ve Vojvodina [%40 Macar, %50 Sırp, %10 diğer] idi. Her ne kadar bu bölgelerin halkı oylamada eşit statüdeyse de yönetim olarak Sırbistan'a bağlıydılar ve Arnavutlar ile Macarlar slav kökenli olmadıklarından bulundukları bölgede oranları ne olursa olsun azınlık hakları vardı. Asli unsur olarak kabul edilmediler. Hem oylamada eşittiler hem de Sırbistan'a bağlıydılar. Aynı senaryo tekrar etti. Kıbrısta olduğu gibi hem eşit hem alt unsur olunamayacağı tekrar ortaya çıktı.

1990larda başa geçen Miloşeviç Kosova'da kışkırıtıcı konuşmalar yaptı. Bölgede tehlike yaratacak çoğunluktaki Arnavutların dizginlenmesi için özerkliklerinı kaldırdı ya da çok sulandırdı. Yugoslav iç savaşı ve diğer devletlerin federasyondan teker teker ayrılması Yugoslavya'yı dağılma sürecine soktu. Kosova ve Bosna'da yürütülen katliam ve insanlık dramı, Rusya'nın protestosuna rağmen, Nato kuvvetlerinin olaya müdahalesiyle durdu. 1999 dan bu yana BM geçici yönetimine verilen Kosovo nihayet bağımsızlığını ilan etti.

Artık mesele diğer devletlerin kendilerini tanıyıp tanımamaları değil bence. Bu meseleyi önemsemekle birlikte, asıl meselenin idame-i hayat olduğunu düşünüyorum. Eğer Kosova tek başına ayakta durabiliyorsa o zaman sorun yok.

Eğer Kosovo tanınırsa KKTC de tanınmalı. Onun da antlaşmalarda taraf olarak çağırılan Rum partneri ile eşit statü de olması lazım. Yoksa Annan Planı Referandumunda gördüğümüz gibi, uzlaşmadan kaçan taraf diğeri olur ve sürdürülebilir barış için seçenek kalmaz. Yoksa Kıbrıslı Türkleri yapılan onca katliamı, korkutmayı, köylerini terketmeleri için yapılan baskıları, Yorgacis'in Akritas Planını ve en nihayetinde Kanlı Noel'i görmezden gelerek "devleti yıkan ayrılıkçılar" olarak görmenin; çözüm için 1960'ta antlaşmalarda da öngörülen (ve 3 devlet ve 2 toplumun temsilcilerinin kabul ve imzası ile yürürlüğe giren Kuruluş, Garanti, İttifak Antlaşmaları) iki devletli/iki toplumlu çözüm önerisini baskın Rum nüfusunu (3:1) sözde "azınlıklara" karşı ezdirmek olarak lanse edenlerin göstermelik çabaları hiçbir sonuca götüremez bizi.

Bu arada bunun ülkemizdeki ayrılıkçı unsurlar için örnek teşkil edebileceğini ifade edenler de olaylara daha yakından ve dikkatle bakmalı. 1959-60 Antlaşmalarıyla Kıbrıs'a ne verildi, Tito döneminde Kosova'nın temsili nasıldı, bu bölgelerin otonomluk durumları ne kadardı bunlar çok iyi incelenmeli. Türkiye'de Kürtler azınlık değildir. Eğer bu derece derine inmek ve bölmek amacı güdersek; sağcı-solcu, türbanlı-türbansız, laik-anti laik, Kürt-Türk ayrımlarının yanısıra; siyah saçlı- Sarı saçlı, bıyıklı-bıyıksız, gözlüklü-gözlüksüz gibi yüzeysel ayrımlara da çok rahat gidebiliriz. Unutmaylım ki "bölündükçe küçülürüz"!!!

Önemli olan insan olmak; ülkemizi, devletimizi, insanları sevmektir. Amaç bu devlet için, toplum için iyi bir şeyler yapmaktır, ya da öyle olmalı.

Biz bu vatanı sevdik; fakir de olsak fukara da olsak. Devlet bizi görmese de, varlığımızı bilmese de. Çalmadık; çırpmadık. Devlete, polise, askere sövmedik; laf etmedik. Bayrağı yakmadık, Atatürk'ün heykelini taşlamadık.

Saygılarımla,

Mücahit Önder

Türkiye Önceliklerini İyi Belirlemelidir !

Türkiye'nin doğusu büyük bir kaos ortamı içinde bulunuyor. Bunun da sebebi, kimisine göre lider, kimisine göre Sayın diye hitap edilecek biri; bize göreyse bir kalleş, çocuk katili olan Abdullah Öcalan'ın yakalanışının 9. yıldönümü.

Cizre'deki olaylarda ölen Yahya Menekşe'nin cenazesi sonrası Türk Bayrakları indiriliyor, Atatürk heykelleri taşlanıyor, esnaf dükkanını açtı diye dövülüyor ve taşlanıyor. Ölen Menekşe 15 yaşında ve gösterilerde başına taş isabet ettiği için öldü. Cenazesi Türkiye Cumhuriyeti'nde sarı-yeşil-kırmızı bayraklarla taşınıyor. Söylemek istediğimiz çocuk katili yakalandığında 6 yaşında olan bu çocuk, provakatörlerin kurbanı olmuştur.

Dağdan inin, düz ovada siyaset yapalım sözünün bir göstergesi olan DTP'li milletvekillerimiz Türk milletinin milletvekilliğinden çok başka grupların milletvekilliğini sürdürüyor.

Ekonomide cari açık rekor üstüne rekor kırıyor, Migros satılıyor, yabancılar son 4.5 yılda birçok yeri satın alıyor. Dünya büyük bir kriz bekliyor.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken Türkiye önceliklerini iyi belirlemelidir.

Politika Dergisi

14 Şubat 2008 Perşembe

İklimlerden Ekonomiye: Bir Yıkılış Senaryosu

Türkler yani biz farklı insanlarız. Her yönden...

Siyaset ve iklimi dolayısıyla da coğrafyayı birlikte inceleyen daha doğrusu incelemeye çalışan düşünürlerin çoğunlukla savunduğu görüş şudur: "Soğuk iklimlerde yaşayanlar, kendilerini sıcak tutmak için çok çalışırlar, savaşırlar ve bu sebeple bu insanlar çok cesur ve gözü karadır. Sıcak iklimlerde yaşayanlar ise miskin olurlar. Tembellik onların vücutlarına ağır bir yük gibi baskı yapar; ama bu insanlar soğuk iklimlerde yaşayan insanlara göre daha ahlaklıdırlar. Soğuk ülkelerin halkları ise daha özgürlükçüdür; ama bu özgürlükleri başkalarının özgürlüklerini yok etmeye de yönelebilir."

Orta Asya gibi bir yerden Anadolu'nun topraklarına yol almış bir millet olarak, soğuktan sıcağa geldiğimizi kimse inkar edemez. Bu durumunda bizde tembellik yarattığını eski düşünürlerden yola çıkarak savunmak mümkün. Bizim Orta Asya'daki savaşçı kimliğimize bürünmemiz şu anki toplu durumda düşünülemez; ama bu savaşçı kimliğe silah bürünmeden de sahip olmamız gerekir. Kısacası tembellik bizim içimize işler durumda. Türk insanı zora geldiğinde savaşır diye kendini avutanlara şunu söyleyeyim: herkes zora geldiğinde savaşır.

Konuyu fazla dağıtmanın bir anlamı yok. Özelleştirme mantığımıza ve Migros'un çoğunluk hisselerinin satışına değinmek istiyorum. Öncelikle özelleştirme mantığımızdan bahsedelim.

Kapitalizm serbest piyasa ekonomisine dayanır. Devletin ekonomiye müdahalesi kapitalist sistem tarafından eleştirilir. Klasiklerin savunduğu bu görüşün büyük felaketlere yol açtığı 1929 Ekonomik Bunalımı'nda görüldü. Kısacası ekonomiye müdahale etmeyen bir devlet tüm riskleri göze almış demektir. Bizim özelleştirme mantığımız klasik görüşe daha uygun geliyor olacak ki devletin sahip olduğu kurumları birer birer özelleştiriyoruz.

Telekomu sattık. Başka bir örnek vermeyeceğim. Satılan Telekom yıllık kazandığının çok üstünde bir fiyata satılmadı. Yani satın alanlar yatırdıkları sermayeyi şimdiden çıkarttılar ve üzerlerine büyük kârlar eklediler. Bu kazancı devletimiz elde etseydi daha iyi olmaz mıydı? Tabii ki daha iyi olurdu; ama o zaman sıkışan ekonomiyi açmak için bu paraya aniden ihtiyaç duyuldu. Sonra da gelip ekonomiyi düzeltiyoruz sözleri doruğa çıktı.

Özelleştirme aslında sanıldığı kadar kötü bir şey değildir. Kötü olan bu işin bilinçsizce yapılmasıdır. Ekonomiyi oy kaygısıyla satışa çıkarmak, kısa vadeli çözümler sağlamaktan başka bir şey değildir. "Satın Telekom'u para gelsin, satın Tüpraş'ı para gelsin. Ekonomi iyi diye gösterilsin, sonrası Allah Kerim." bu mantıkla yapılan özelleştirme felaket getirir. Satılan şirketlere Uzan'ın şirketleri gibi muamele yapamayacağınıza göre kontrolun kaybedildiğinin kabul edilmesi gerekir. Ayrı bir konu da ülkenin kulağının, istihbarat açısından hayati önem taşıyan Telekom'un satılmasının yarattığı ters mantıktır.

Tekel durumundaki firmaları özelleştirmek ve yerine devlet eliyle yeni yerler açmamak mantık dışıdır. Piyasadaki rekabet hacminin düşmesi ekonominin düzenini altüst eder.

Kısacası soğuk iklimden sıcak iklime geçmek bizdeki enerjiyi yok eder oldu. Kısa vadeli çözümlerle, oy kaygısıyla hareket ediyoruz. Bakın Montesquieu İklimler Kuramı'nda ne demiş: "Bir insanı sıcak bir yere koyun; hemen kalbinin sıkıştığını, baygınlıklar geçirdiğini görürsünüz. Bu durumda ona canlanmasını teklif edin, öyle sanıyorum ki pek istekli davranmayacaktır ve kendini koruma korkusuna kapılacaktır."

Montesquieu'dan hareket edersek bizim de başımıza geleni daha rahat anlarız. Soğuktan sıcağa gelmek bizim enerjimizi az biraz değil çokca yıktı. Bize canlanmamızı teklif eden yok ama, ede olsa bile pek istekli değiliz. Oy korkusundan da bzim istekliliğimiz ekonomik anlamda küçük bir canlanma yani kısa vadeye dönük özelleştirmeler oluyor.

Benim anlamakta zorluk çektiğim bir diğer konuda şu: Ekonomideki tekel firmaları satarken kazandığımız kısa vadeli çıkarlar ekonomiyi canlı gösteriyorsa, bu kısa vadenin vadesi mi doldu ki Migros satılıyor?

Hiper marketlerin artık süper marketlere dönüştüğü şu günlerde en büyük marketi 3M (MMM) olan Migros bu sınırın üstüne çıktı ve 5M marketlerini hayata geçirdi. Migros büyüyor diye düşünürken birden çoğunluk hissesi bir İngiliz şirketi olan BC Partners'a 1.98 Milyar YTL'ye satıldı. Bu şirket dünyanın önde gelen fon şirketlerinden biri ve aynı zamanda Baymak firmasının da ortağı.

Ekonomi iyiye gidiyordu da neden Türkiye'nin önde gelen Koç Grubu Migros'u sattı. Özelleştirmelerin pili mi bitti?

En kısa zamanda Duracell'e bir yerleri özelleştirelim o zaman.

Hem o'da yabancı

Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız ve ilginiz için.

Gökhan DAĞ

13 Şubat 2008 Çarşamba

Eğitim Sistemimiz'e Nostaljik Bir Bakış

Bu yıl üniversiteyi bitiriyorum. Geriye dönüp baktığımda 22 yıllık hayatımın 16 yılı okullarda dirsek çürütmekle geçmiş. Bu dönem, kuvvetle muhtemel, iş hayatına atılmadan önceki son dönemim olacağı için biraz nostalji yapıp kendi okul hayatıma göz atmak istiyorum. Oradan da Türkiye'mizin eğitim politikalarından ve genel sisteminden konuşmak istiyorum.

Eğitim-öğretim hayatımın ilk günü bir çok kişinin de hatırlayacağı gibi daha dünmüş gibi aklımda. O ilk heyecan, tebeşir kokusu, kağıt kokusu... Koşuşturan bir sürü mavi önlüklü, beyaz yakalıklı çocuk... Ne hoştu, ilk gün; ilk heyecan. "Büyünce ne olacaksın" sorusuna bir sürü farklı cevap vermiştim. Zaman geçtikçe insanın fikri de değişiyor; kimi zaman polis olmak istedim, kimi zaman doktor, avukat, matematik öğretmeni...

İlkokulum birleştirilmiş sınıftı; 1 öğretmenimiz- yani müdür, müdür muavini, öğretmen aynı kişi-, 5 sınıfımız yaklaşık 30 kişilik öğrencimiz vardı. Devletimiz herhalde taşmalı sistemi, 8 yıllık zorunlu eğitimi, seviye tespit sınavları, zorunlu ingilizce gibi şık (!) yenilikleri daha hayata geçirmemişti. Hiç iyi bir şey yoktu. Yenilik yoktu. Diğer okullarla koordinasyon yoktu. Bu sonsuz izolasyon ortamında ilkokulu okudum. Ben batının en batısında İzmir- Bergama'nın deniz kenarındaki ufak bir kenar mahallesindeydim. Siverek'te, Adilcevaz'da, Erciş'te ya da Eruh'ta değildik. Okulun eşya eksiklikleri vs. zaten bahsetmeden geçiyorum ama devletin eli ve politikaları bize ulaşmıyordu. O kadarki ilkokul sonrası Anadolu Liseleri sınavlarından falan da habersizdim. Trajik ama gerçek: tamamıyla cehalet.

Neyse temel eğitimimizi aldık, ortaokul başlıyacağız; devletin 8 yıllık eğitimi çıktı. Ama bize faydası dokunmadı. Devlet adamları o tarihe kadar düşünemediler düşünemediler de, milenyuma 3 kala yaptılar yapacaklarını. Çoğu arkadaşımız okuyamadı. Neyse gülüş ahenk kasabadaki ortaokul bitti. Bize sunulan tek imkan, alabildiğimiz tek haberle, çok şükür ki bu sefer lise sınavlarından haberdar olduk. Girdik; Anadolu Lisesini kazandık. Devletten aldığımız tüm destek 22 lira burstu. Okul her türlü imkandan yoksun bir okuldu.

Anadolu Lisesine gittiğimde yöneticilerin vizyonu çok farklıydı. Sıradan okullara göre okulumuz da çok farklıydı. Devlet okulu olmasına rağmen bir çok düz liseden ve ilçe içerisindeki bir çok meslek okulundan ileriydik. Hoş meslek okulları lise sınavlarında başarı gösteremeyenler, amiyane tabirle "kafası çalışmayanlar, okumaya eğilimi olmayanlar" için bir istetmeydi. Oraya gidenler sigaraya başlarlar, hesaptan anlamazlar -matematik bilmezler-, olsa olsa ya tornacı ya marangoz ya da iyi ihtimalle elektrikçi olurlardı. Oysa biz öyle miydik; bizden avukatlar, mühendisler, doktorlar, öğretmenler çıkacaktı. Maaş kallaviydi. Eğitimin hakkını verecektik. Halbuki ne kadar yanlış düşünmüşüz; arabamız bozulduğunda gideceğimiz tamirciye, günlük abur cuburumuzu alacağımız büfeciye, milletin efendisi olacak çiftçilere, teknikerlere, sekreterlere, şoförlere nice başka mesleğe daha ihtiyacımız vardı millet olarak. Ama herkes gibi biz de bunun farkında değildik, empoze edileni yaşıyorduk. Hedeflerimizi ona göre koyuyorduk.

Halbuki toplumun ve devletin ortaya çıkışı Mezapotamya'da İ.Ö. 5000 den başlayarak ufak yerlerde iş paylaşımı yapılmasıyla ortaya çıktı. Herkes elinden gelen katkıyı yaparak toplumun genel yararına hizmet edecekti. Yani devleti, milleti, toplumu hep iş paylaşımına borçluyuz. Terzisi dikmeden, çiftçisi üretmeden, tüccarı ticaret yapmadan ve diğer meslek erbabı katılmadan toplumlaşılamazdı. Biz devlet olarak bunu unuttuk. Biz millet olarak da bunu unuttuk. E tabi sevgili büyüklerimizin özlü sözlerinden ilham alıyorduk. "Her mahalleden 1 milyoner çıkacak"tı, "bizim memurumuz işini bilir"di; "Devlet malı deniz, yemeyen keriz"di. Devletin desteğiyle hortumlanan bankalar, onlarca yolsuzluk, artan sosyal eşitsizlik; insanlarda onlar yaparsa ben neden yapmayayım dedirtti. Kolay yoldan köşe dönme gibi cazip bir fikir aklımıza kazındı. E tabi onlar da o mekanlara geldiklerinde yaptılar yapacaklarını.

Darbelerin yerle bir ettiği sistem toplum yararını bir kenara itip, göstermelik vatanseverliği; gerçek dindarlığı kenara itip, göstermeci dinciliği; erdemli bireyler yetiştirme kaygısını kenara itilip, çarpık düzenden rant sağlayabilecek bireyler oluşturulmasını özendirdi. Artık herkes kendine en iyi olanı, en iyi olacağını düşündüklerini; ki bunlar en yüksek ücretli olanlarıydı, tercih etme yarışındaydı. Arz patladı, o kadar talep yoktu. Ayrıca yetersiz ödenekten dolayı okullar bırakın modern dünyadaki rakipleriyle mücadele etmeyi sağlıklı eğitimin verilebileceği standartların dahi çok altındaydılar. Ama asıl önemli olan okulun sıvası, sıranın boyasından çok öğrencinin gelecek planıydı. Plan yoktu, çoğu kişide gelecek için umut da yoktu. Gelecek planları için yönlendirme yetersizdi. Rotary klüpleri falan geldi bizim okula, konuştular, gittiler; ama tesiri tartışılır. Diğer komşu okullarda bu tür yönlendirmeler dahi yoktu. Tüm herşey bize kalmıştı. Devlet gelecek için hangi sektöre ne kadar insan lazım olabileceğini bilebilir, belirleyebilirdi. Ama yapmadı. Kadrosuz öğretmenler, doktorlar vs. bir yanda; diğer yanda ise kaliteli öğretmen, doktor açıkları vardı. Yani sistem çokluk içinde yokluk çekiyordu.

En nihayetinde 18 yaşında bir gencin başından geçen ve geçebilecek en kötü şeyle yüzleştim: ÖSS. Benim durumum iyiydi. Ama ya geri kalanlar? Sistem kaybedene üzülmekten başka bir şey yapmıyordu. Bunlarda timsah gözyaşlarından halliceydi sadece. Onca hayat; durmaksızın koşulan bu maratonda, bu azgın at yarışında yıprandı gitti. Sırtımızdaki ailemizin, okulumuzun, kısacası toplumun kamçısıydı. Bazen de kendi kendimizin. Herkesin umudu gururu bizde idi. Ne garip? Kaybetseydim, sadece bir yıl kaybetmiş olmayacaktım; herşeyi kaybedecektim. Bu kadar maddi ve manevi baskının yaratacağı/yarattığı stres malumunuz. İstediğim üniversitenin istediğim bölümüne girmiştim. Puanım iyiydi; gelecek planlarımda . Fakat daha sonra kafamın içindekilerin aslında o kadar da net olmadığını gördüm.

Şimdi 4+1 yıllık eğitim-öğretim hayatımın sonunda kafam hala boş. Bana iyi bir yaşam sağlayacak tüm imkanları gözden geçirmekten, her yere yetişmeye çabalamak zorunluluğundan bıktım. Bazen seçenek sayısının fazla olması kolaylıktan çok zorluk yaratıyor. Görünüşe göre hayatımın 5 yılı daha iş hayatının türbülanslarıyla geçecek. Keşke kararımı daha önceden verebilseydim.

Eğitim sistemi muhakkak düzeltilmeli; sektörlerin ihtiyaçlarına göre en değerli kaynak olan insan istihdam edilmeli. İnsanlar eski beklentilerinden zaten vazgeçtiler. Artık sigortalı bir işleri olsun, askeri ücretten biraz daha fazla alsınlar yeter. Ama çarpık eğitimden kaynaklanan bilgi eksikliği, sektörlerin ihtiyacı olan kalifiye elemanı sağlanmasını imkansızlaştırıyor. Bu yüzden bir yanda açık kadrolar, bir yanda da yarım yamalak eğitimli işsiz gençler.

Bu sistem 10 yıl içinde yoluna konulmazsa, Avrupa'nın yaşlanan nüfusuna alternatif olarak sunulan genç nüfusumuz işsizler ordusundan müteşekkil bir güruh olarak kalacak. Bu da tüm diğer sistemlerimizdeki bozunmayı perçinleyecek.

Devlet artık yapması gerekeni yapmalı; çağının gereklerini karşılayacak eğitim öğrenim sistemini kurmalı, aydın öğretmenler istisdam etmeli, şartları medenileştirmelidir. Bütçede askeriyeye, sağlığa, ticarete vs. ayrılan paylar bugünü etkiler; ama eğitime yapılan yatırımlar yarınlarımızı etkiler. Tüm meslek grupları için gerekli bilgi donanımını sağlayacak ve ilgi alanında yapabileceğinin en iyisini yaparken, bu derece geçim ve gelecek kaygısı olmadan, yopluma katkı sağlayabileceği bir sistem oluşturulmalı. Ancak o zaman bu çarpıklıklardan kurtuluruz.

Ne olursa olsun umudumuzu kaybetmeyelim; umut yitip gittiğinde herşey gider.
(Umarım bir çok üniversitelinin başından geçen bu serüveni, dilimin döndüğünce doğru anlatabilmişimdir)

Saygılarımla,

Not: Normalde savlarımı destek ve afaki iddeadan uzak kalmak için alıntı yapar, veri kullanırım. İki seferdir tembelliğime geldi. Bir dahaki sefere düşüncelerimi genel kabul görmüş gerçeklerle desteklerim.

Mücahit Önder

Türban Gölgesinde Kalan Ekonomik Tehlike

Şu bitmeyen türban gündemi. Sağcısı, solcusu, milliyetçisi, ulusalcısı ve diğerleri ne çok meraklıymış arkadaş bu türbana. Aylardır ülkenin gündeminden düşmüyor. Ülkem adına çok yazık bir durum. Eğer aydınlarımız, bu türban tartışmasını daha da sürdürecekse ülkem adına daha da yazık olacak demektir. Neden mi açıklayalım? Birincisi Amerikanın icadı “mortage sistemi” anavatanında sıkıntılı günler geçiriyor. Sistem eğer çökerse bankacılık adına bir kriz, büyük bir kriz yaşanabilir. Amerikan bankacılık sektörü krize girerse bunun küresel bir felaketle sonuçlanacağını tahmin etmek için medyum olmaya gerek yok. İkincisi Amerikan sanayisi bir durgunluk tehlikesi yaşıyor. Dünyanın en büyük ithalatçısı durgunluğa girerse, Amerikaya ürün ihrac eden ülkelerde otomatik olarak krize gireceklerdir. Bu şekilde oluşabilecek bir krizi ne sıcak para akışı durdurabilir ne silah sanayisi ne de petrol sanayisi... Amerikadaki kriz önce merkez ülkelerini ve hemen sonrasında çevre ülkelerini etkiler.

Merkezdeki ülkeler yani G-8 olarak adlandırılan ülkeler. Kapitalizme geçtikten sonra tarihte bu ülkeler durgunluk yaşadıklarında sonuç hep aynı olmuş. Dünya Savaşları... Şaka değil bu söylediğim. Ekonomik durgunluk iktisadi yöntemlerle aşılamayınca, son kurtuluş dünya savaşıdır. İnsanlık tarihi adına acı bir veri, acı olduğu kadarda gerçek. Dünya savaşları fırtına bulutlarını dağıtan rüzgarlar kadar şiddetli olmuştur ve sonunda mavi bir gökyüzü sağlamıştır. İkinci dünya savaşı sonrasında da dünya ekonomisi çok kriz yaşamış çok da durgunluk dönemine girmiştir. Bir üçüncü dünya savaşı ne mutlu ki çıkmamıştır. Ama ikinci dünya savaşı sonrası, dünya genelinde savaşlardan ölenlerin sayısı, birinci ve ikinci dünya savaşlarında ölenlerin sayısından daha fazladır... Buradan çıkarabileceğimiz sonuç, ikinci dünya savaşı sonrası büyük devletler yani merkez devletleri birbirleriyle savaşmaktansa diğer küçük devletlerle savaşma yoluna girmiş, hatta çoğu zaman kendileride savaşmamış, bir küçük devletle diğer küçük devleti savaştırmışlardır. Onları birbirlerine düşürmüşlerdir. Nedenleri gayet basit, kendi ekonomilerini durgunluktan çıkarmak içindir. Zaten hakim olan kapitalist sistem var olduğu sürece “savaş” yer küreden hiçbir zaman eksik olmayacaktır. Ne var ki, olası görülen küresel ekonomik kriz, ikinci dünya savaşından sonra yaşananlara göre çok daha büyük olacaktır. Açık ve net bir şekilde söylemek gerekirse: Dünya piyasaları daha önce hiç yaşanmadığı kadar büyük bir kriz ile karşı karşıyadır. “Umalım ki bu kriz yaşanmasın” demek isterdim ancak kriz başladı bile, bu nedenle umalım ki bu krizi aşma yolu yeni bir “savaş” olmasın...

Küresel ekonomik krizin tehlikesini Türkiyede de görenler var. Sanayicilerimiz, iş adamlarımız. Tusiad basbas bağırıyo, türbanı bırakın ekonomiye bakın diye. Başbakanda sanayiciye bağırıyor ve “her şey kontrol altında” mesajı veriyor. Sayın başbakan, çok merak ediyorum, gelmekte olan ekonomik krizi nasıl kontrol altında tutacaksınız? Ekonomik sorunları gündemden düşürüp “dini” gündemler yaratarak mı? Bu taktik afganistanda, iranda filistinde falan belki işe yarar ama burası Türkiye. Burada iş adamı ne derse o olur. Gelmekte olan kriz iş adamını negatif etkilemeyecek, ancak gelir dağılımını iyice bozacaktır. Fakir olan daha da fakirleşecek, zengin olan daha da zenginleşecek veya para kaybetmeyecek... Fakir olan daha da cahilleşecek ve daha da manevi değerlere yönelecektir. Asıl tehlike tam da bu noktada gizlidir. Dinler, bugün acı çekene umut vermek için gelmiştir. “sen bugün acı çekeceksin bu senin kaderin ama ölümden sonraki hayatta gerçek mutluluğa ereceksin.” Bu nedenle sesini çıkarma, ibadet et, allaha, tanrıya yakın dur... Dinlerin özü budur. Dinlerin afyon etkisi bunun içindir. Sonuç olarak; ülkemde yaşanacak yeni bir ekonomik kriz sonunda savaş olmasada, dine bağlılıkta artış olacaktır. İşsiz sayısı artacak, insanlar ekmek parası için olmadık faliyetlerde bulunacaktır. Olmadık şeylere inanacaktır. Lütfen, Türbanı bir kenara atın, EKONOMİYE BAKIN...

Türban için özel bölüm:

Türban sorunu, tüm siyasal - sosyolojik sorunlarda olduğu gibi bir zihniyet sorunudur. İnsanların zihniyetlerini, türbanı eleştirerek değiştiremezsiniz. İnsanlara “şeriat korkusu” aşılayarak, türbancı zihniyeti değiştiremezsiniz. Akılların değişmesi için en basit yol yaşam koşullarının değiştirilmesidir. Yaşam koşulları iyileştirilirse, sorun kendiliğinden biter. AKP nin yapmak istediği ise bunun tam tersi içindir. Adım adım ilerlemekten kast edilen, sosyolojik devrimi adım adım yapmaktır. Televizyondan alkolü çıkartmak, alkollü lokantaları tek bir sokakta toplama isteği, evrim kuramını fen kitaplarından çıkartmak, daha muhafazakar bir toplum için teşviklerde bulunmak, yeşil sermayeyi güçlendirmek bunların hepsi aynı amaca yöneliktir. Kurumsal değişim, yasaların değişimi halk tarafından, sanayici tarafından desteklenmez ise bir anlamı yoktur, beyhude bir uğraştır. Sanıyorum ki AKP nin beyin kadrosu bunun farkındadır. Eğer AKP gerçekten de şeriat rejimini getirmek istiyorsa, AKP nin gizlice yaptığı şey, toplumsal yaşamı değiştirmektir. Aydınlarımız, sosyolojik değişiklikleri göz ardı ediyormuş gibi geliyor bana. Biraz da bu konuya yönelseler hiç fena olmaz...

MHP için özel bölüm:

Sayın devlet bahçeli geçen günlerde partisinin grup toplantısında türbana tanım getirecek olan yök yönetmeliğindeki değişikliğe atıfda bulunarak dedi ki “mutabakata bağlıyız.” Siz bağlı kalın, ama AKP bağlı değil. Bağlı kalmayacakta. Ne yapacaksınız şimdi? Hasat mı, haşat mı? Siz, malesef anayasa değişikliği için bir araç oldunuz. Belki bilinçli belki bilinçiz bir hareketti ama yaptığınız şey gönüllü bir hareketti. Yapılması öngörülen yök yönetmeliği değişikliği, türbanı değil, baş örtüsünü tanımlıyor. Ben daha hiç fiyonklu türban görmedim. Baş örtüsü derseniz evet o boyun altından bağlanır. Ama AKP nin üniversitelerde serberst bırakmak istediği simge “türban” dı. Bu ülke AKP nin iki yüzlülüğüne alışık ama MHP nin AKP ye destek çıkmasına alışık değil. AKP’nin yapmak istediği türban sorununu kendi lehlerine çözmek. Halkın lehine değil. Sizin tabanınızda AKP nin hiç umrunda değil. Biliyorum, 22 temmuzda MHP ye oy veren bir çok kişi pişmanlık yaşıyor ama iş işten geçti artık. İnsanlar size Milliyetçi Adalet ve Kalkınma Hareket Partisi olun diye oy vermedi sayın Baheçeli...

AKP için özel bölüm:

Gözlemlediğim kadarıyla anayasa değişikliği türban sorununu çözemedi. Türban bir siyasal simge, türbanlı öğrenciler “türbanlı zihniyetlerin” sınıflarında özgürce derse girebilirler tabi. Peki ya laikliği savunan öğretim görevlilerinin derslerinden nasıl geçecekler? Öğrenci dünyasında bir deyim var: Hoca bana taktı... Türbanlı öğrenciler bu günlerde “takılma” korkusunu iliklerine kadar yaşıyorlardır eminim. Tıpkı ülkenin sağ ve sol görüşe bölündüğü günlerde sağcı hocaların solculara takması, solcu hocaların sağcı öğrencilere takması gibi... türbana getireceğiniz tanımıda çok merak ediyorum zirâ her tanım bir sınırlamadır. Pirinci ayıklamak size kalmış (tabî öyle bir isteğiniz varsa) Kolay gelsin...

Deniz Bilen

Fikir Hürriyeti ve Farklı Görüşlere Saygı

(Dün yazmaya çabalayıp bir türlü yazamadığım yazımı affınıza sığınarak bugün yazıyorum.)

Dün Türkiye Yakın Siyasi Tarihi'ndeki bir kara lekeyle daha yüzleşti. İstanbul Beşiktaş'taki 14. Ağır Ceza Mahkemesi Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayeti davasının duruşmasına ev sahipliği etti. Dava siyasi uzlaşma kültürümüz ve muhalif görüşlere ne kadar anlayış gösterdiğimizin dramatik bir örneği olarak önümüzde durmakta. Davanın içeriği ve yazımın başlığı ile bağlantı kurmadan müsadenizle duruşmaya kimler katılmış ona bir bakalım.

Duruşmada müdahil gruplar (davacı, davalı ve bunların yakınları ile müdahil avukatlar) haricinde milletvekilleri, sanatçılar ve Türkiye-Avrupa Karma Parlemento Komisyonu Eş başkanı Joost Lagendik da katıldı. Bir Avrupalı'nın hem de Türkiye ile ilgili bir misyonu olan bir kişinin davada bulunması, komşusunun bahçesinden kiraz çalan afacan çocuğun yakalanması gibi bir durum oluşturdu bizim için. Bu adamın işi neydi? Bizi sorgulamaya, yargılamaya mı çaşıyordu? Ya da daha kötüsü bizim özgür yargımıza (!) mı etki etmek istiyordu. Onun işi yoktu. Devletimiz kendi işini görürdü. O gitmeli kendi Birliği içerisindeki davalara, mesela tartışmalı Fehriye Erdal davasını gözlemlemeliydi. Bütün bunlar halkımızın bir çoğu gibi benim de bir an için aklımdan film şeridi misali gelip geçti. Ama biraz daha yukarıdan, kendimizi olayların içselleştirilmesinden uzaklaştırarak baktığımızda kendimi ve sorularımı aşırı abartılmış buldum. Bu kadar küreselleşen dünyada kimsenin kendini soyutlamaya hakkı yoktur. Kültürler, insanlar, diller, moda, bu kadar beynelmilel kavramlar olmuşken; bağımsızlık, eşitlik, azınlık hakları, hukuk devleti, fikir hürriyeti gibi sosyo-politik kavramların yayılmamasını bekleyebilir miydik? Tabi ki hayır!

Mesele şu ki; biz fazlası ile kendi işimize gücümüze dalmışız. Dünyada neler olup bitiyor gözlerimizi kapatmışız; bizi ilgilendirmez demişiz. Küçük düşünüp küçük devlet olmuşuz. Bizim de başkalarının yaptığı gibi bu tür olaylara müdahil olmamız, eleştirmemiz; eşitsizliğe, aşırılığa karşı durmamız gerekir bence.

Hrant Dink meselesine gelince, kendini milliyetçi addeden insanların yaptığı tasvirine kelimeler bulamadığım bu kanlı eylem; laik, demokratik, özgürlükçü, tanzimattan beri batıya yönelerek Avrupalı olduğu iddeasında olan yüce Türk Ulusu'nun yüzüne suyla sabunla yunulmaz bir leke sürmüştür. Mahkeme süresince halinden hareketinden zerre kadar utanma, sıkılma, pişmanlık görülmeyen O. S. 'ye sormak istiyorum. Düşünceye sıkılan kurşunun hükmü hangi kitaptandır? Bu acizliği, bu korkuyu, bu basiretsizliği hangi ideoloji haklı gösteriyor? Halktan ve devlet kurumlarından dolaylı ya da doğrudan verilen bu destekler neden? Fikirlerin ancak fikirlerce mağlup edileceğini bilmeyen, bildirmeyen kimdir/kimlerdir? Tüm bunları, bunlara sebep ve destek olanları lanetliyorum.

Hrant Dink benim sevdiğim bir yazar, bir gazeteci değildi; ama düşüncelerine saygım sonsuz. Şimdi Türk Milletinin adına sürülen lekeyi temizlemek adına milliyetçi olduğu iddia edilen duygularla bu eylemi yapan genç, hiç düşünmüyor musun ki yedi düvele bu mesele nasıl anlatılır? Güya Türklüğü kurtardın; bize bu olayı soran yabancı dostlarımıza -ya da düşmanlarımıza- karşı boynumuzu eğik bıraktın bu ilkellikle. Çünkü yok bu davranışın bir açıklaması.

Sevgili okurlar, Rakel Dink yaptığı konuşmaların birinde Hrant'ı öldüren kim olursa olsun bir zamanlar çocuk olduğunu biliyorum. Bir bebekten bu eli kanlı katilleri yaratan toplumu kınıyorum demişti. İşte bizim öğretilerimiz, uygarlığımız, anlayışımız... Bize ak ve karayı öğretti toplum: biz aksak karşmızdaki karaydı. Bizim fikrimizin karşıtı yanlıştı. Nasreddin Hoca'nın "sen de haklısın"ını unuttuk nedense. Başkasınında haklı olabileceğine ihtimal bile vermedik.

1946-50 arası Demokrat Parti-Halk Partisi çekişmesinde de, 1970'lerdeki sağ-sol kavgasında da eksik buydu. İki kardeş farklı görüşteyse en azından küserler birbirlerini aramazlardı. Bir de birbirini hiç tanımayan kişileri düşünün. Kutuplaşmanın artması olaylara sebep oldu. Sağ'a göre sol komünistti, komünistler Moskova yardakçısıydı; rejim tehdidiydi, Moskova'yaydı. Sola göre sağcılar faşistti, kafa dericiydi; devrime mantar, hak eşitsizliğine tıpaydılar. Belki iddeaların bir kısmı haklı idi, tabiki sepetlerde çürük meyveler de vardı; ama onlar bu vatanın evlatlarıydı. Solcusuyla sağcısıyla bu vatanı kurtarmak için ölümü ve hatta öldürmeyi göze almışlardı. Dialog olmadı, tabi tolerans da olmadı. Olaya şiddet, kışkırtma girdi. Dış güçler girdi. Ve bir nesil genç yok oldu gitti, gerek sokak çatışmaları gerekse darbe yönetimiyle. Kimsenin kimsenin fikrine saygı göstermemesi, bırakın saygıyı tahammül bile edememesi bunlara sebep oldu.

Sonra asker botunu giydi, tankına bindi ve yönetimi eline aldı. Türkiye'nin iyiliği için (!) tüm zararlı unsurları (!) en ufak bir müsamaha göstermeksizin ezdi geçti. Evren, 12 Eylül belgeselinde olayları anlatırken "2 tane sağcı astık, 2 tane solcu astık" eşitlik olsun diye gibisinden laflar söylemektedir. İnsanlar suçları gereği değil de sözde eşitlik (!) olması gerektiği için ceza almışlar gibi. Askeriye de mantık yoktur lafı tekrar kendini göstermiş; suçlu suçsuz bir çok kişi fikirleri -ve bazıları tabiki- yaptığı yasadışı eylemler için hapislerde sürünmüştür. Uçurtmayı Vurmasınlar filminin gerçeği birazcık da olsa yansıtmadığını söylemek haksızlık olmaz mı?

Anlayışın ve fikre saygının bittiği yerde her şey bitiyor sevgili arkadaşlar. Bir tarafın yaptığı uzlaşmasız tavırlar karşı taraftan da karşılık buluyor. Tıpkı tek kale maç olmayacağı gibi... Gerilim de adım adım artıyor. Türban meselesi de böyle esasen. Dini amacını siyasi amacının gölgesinde kalarak erezyona uğratmış türban, belli bir gruba aidiyeti simgelemesi yönünden karşı tarafın ötekileşmesine neden olmaktadır. Karşı tarafın da türbanlıyı ötekileştirmesi, dialogun sonuna ve fikirlere saygının yok olmasına gidecektir.

İşte bu farklı görüşlere saygının yok olmasının da bizi kaosa ve çatışmaya sürükleyeceği delillerle sabittir. Tıpkı dedikleri gibi tarih tekerrürden ibarettir; eğer ders alınsaydı hiç tekrar eder miydi?

Tanrı yüce milletimizi böyle facialardan esirgesin! Artık 21. yüzyılın gerektirdiği uygarlığı gerek yaşam tarzımız, gerek fikirlerimiz, gerekse kültürel birikimimizle Ata'mızın gösterdiği "muassır medeniyetler seviyesi" hedefine ulaşalım.

Yüksek Saygılarımla,

Mücahit Önder

12 Şubat 2008 Salı

Şeriatın Bir Göstergesi: Türbanlı Arkadaşların Aceleciliği

Türkiye'nin türban sebebiyle huzurunun kaçtığı elbette bilinen bir gerçek; fakat bu günler, sonra ki günlerin daha huzursuz bir hal alacağını gösteriyor. Uyarıyorum Türkiye el altından değil, açıkça şeriata sürükleniyor. Bunu gösteren göstergelerden sadece birisi de üniversitelere kanunsuzca giren türbanlı öğrencilerdir. İddiamı okuyunca umarım bana hak verirsiniz.

Hukuk Devleti olarak Türkiye, şeriatın kurallarına yenik düşürülmeye çalışılıyor. Bu da açıkça, şeriat hükümlerinin uygulanması ve var olan hukuk kurallarının çiğnenmesiyle oluşuyor.

En başta belirtelim ki türbanın kutsal kitap Kur'an-ı Kerim'de açıkça şart getirildiğine dair şüpheler vardır. Türbanlı vatandaşlarımızın bu şüpheleri taşımadığı ise her hallerinden bellidir. Kısacası türbanlı vatandaşlarımız için, türbanla gezmek dinimizin bir emridir.

Biliyorsunuz ki üniversitelerde türbana serbestlik tanıyan düzenleme TBMM'den geçti. Bunu bilmenin, getirmesi gereken başka bir bilme daha olmalıdır ki o da TBMM'den geçer oy alan her düzenlenmenin kanunlaşmadığıdır. Resmi Gazete'de yayınlanmayan hiçbir düzenleme geçerlilik kazanamaz. Bir öğrenci bunu bilmiyorsa zaten hiç üniversiteye girmesin.

Görüldüğü ve bilindiği üzere türbanla ilgili düzenleme henüz resmi gazetede yayınlanmamıştır. Buna rağmen türbalarını giyen arkadaşlarımız üniversitelere girmişlerdir. Yani Türkiye Cumhuriyet'nin var olan kanunlarını çiğnemişlerdir. Bunlara izin veren Sayın rektörleri ise anlamak mümkün değildir. Rektörlük ciddi bir iştir ve kesinlikle kanun dışı hareket etmeyi gerektirecek bir mevki de değildir. Kanunlar, rektörler dahil herkesi bağlar.

Bugün geldiğimiz nokta da ise Türkiye Cumhuriyeti'nin kanunlarının (var olduğu bile tartışmalı olan) dini kurallar sebebiyle çiğnendiğini görüyoruz. Bu şeriat değil de nedir, türbanlı vatandaşlar bu yetkiyi nereden almaktadır, Rektörlerin karışıklık çıkmasın diye yaptıklarını söyledikleri bu uygulama Türkiye Cumhuriyeti'nin temel kaideleri ile nasıl örtüşür?

Kanunların, çiğnendiği bir yerde nasıl demokratik, laik bir hukuk devletinden söz edilebilir, bu anayasanın değiştirilemez hükümlerine yönelik bir saldırı değil midir?

Türbanlı vatandaşlarımızın başına türbanı almalarından önce akıllarını başlarına almaları gerekmektedir. Bu şekilde üniversitelere giriş yapan ve onlara sesini çıkartamayanları kınıyorum. Bu Türkiye Cumhuriyeti'ne yapılmış bir saygısızlıktır.

Kısacası şeriatın hükümlerini, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarından üstün görmek, şeriata bir yönelimdir. Bunun bir başka örneğini siz değerli okuyuculara göstereyim. 23-24 Haziran 2007 tarihinde Açık Lise sınavına türbanlı giren öğrencileri rapor etmeyenleri, rapor eden öğretmenler hakkında bir soruşturma açılmıştır. Danıştay'ın türbanla sınava giren öğrencilerin sınavını geçersiz saymasına rağmen, türbanla sınava giren öğrencileri rapor etmeyen ilgililer suçsuz bulunmuş, türbanla sınava giren öğrencileri rapor etmeyen ilgilileri rapor eden öğretmenler hakkında soruşturma açlımıştır. Türbana yönelik tüm tepkiler engelenmektedir.

Dini kuralların, Türkiye Cumhuriyeti kuralları karşısında kollanması da şeriat isteminin bir diğer göstergesi değil midir?

Türkiye bugünlerde çok zor bir sınav vermektedir. Umarım bu yazıdan taraf olanlar bu sınavı geçerler. Yoksa beyaz çarşafla yola çıkanlar o çarşafı tutup kefenimiz yapacak.

Saygılarımı sunuyorum.

Gökhan DAĞ

Laik Atatürk'e Türban Taktılar!

Adamın biri radyoda bağırıyor:

"Neden karımın saçını başını elaleme gösterecekmişim? Biri bana bunu açıklasın. Neden?"

Diğeri gururla söyleniyor:

"Ben Bursa'da yaşayan bir ev hanımıyım. Türban takmıyorum ama türban takanlar özgür olsun istiyorum."

Ntv Radyo'da halkın görüşlerini alıyorlar, isteyeni kadar istemeyeni var türban özgürlüğünün!
İsteyen de istemeyen de diğer tarafa çok kızıyor.

Mailime bakıyorum. Bir resim gelmiş. Türbanlı bir kızımız, İstanbul'da bir parkta, erkek arkadaşına yaslanmış. Saçı kapalı ama neresi açık bilmiyoruz?!..

Bahçeli'de yürüyorum...
Devlet olan Bahçeli gelmesin aklınıza; Bahçelievler 7.Cadde.
Bir kırmızılık geçiyor önümden. Kırmızı türban, kırmızı palto, kırmızı çizme ve kısa pantolonlu bir hanım sekerek otobüse biniyor. Amacının artık otobüslere değil jeeplere binmek olduğunu hissettirerek..

İşyerimde çalışan çaycı hanımı, ev sahibi, kiralarını ödeyemedikleri için evinden çıkarmaya çalışıyor. Liseye giden biri kız, biri erkek iki çocukları var. Karı koca çalışıyorlar ama olmuyor. Kadıncağız ağlıyor. Alınteriyle idare etmeye çalışıyorlar.
Türbanlı değil.
Baksınlar başlarının çaresine dini yarımlar!
Çocukları okuyamıyor, mutlu olamıyorlar.Kime ne?


Bir yandan türbanlı kızlar sanki daha önce okumuyorlarmış gibi bizi de alsınlar üniversiteye diye tepiniyor, bir yandan televizyonda Tıp Fakültesinden bir öğretim üyesi dert yanıyor; "Türbanlılar erkek kadavra incelemeyiz diyorlar"... Müslümanlık böyle mi oluyormuş?
En müslüman ilimiz Konya'da da ekmeklerin içinde kullanılan E-472 mayası domuzdan mamül mü değil mi tartışması var. Başımızdaki müslümanlar kontrol etmiyorlar mı bunları?
Bilinmiyor.


Akepe iktidarındaki isimlerin karılarını, kızlarını incelemiş Soner Yalçın.
Hepsinin ortak özelliği kapalı olmaları, okumaları ancak okul biter bitmez evlenmeleri ve çalışmamaları imiş.
Mehmet Barlas programında açıklıyor;"Kadınlarımızın çoğu eve hapsolmuş. Ya işsizler, ya isteyerek çalışmıyorlar. Bu büyük bir işgücü kaybıdır"


***

Özgürlüklerden yanayız ama sadece örtülerle ilgili..

Elhamdülillah müslümanız ama domuzdan mamul mayalarla mayalanmış ekmekler yiyoruz.

Başımızda örtümüz var ama parklarda erkeklere abanıyoruz.

Türbanla okuyalım diye tutturuyoruz ama okurken niyetimiz bilim olmadığından okul biter bitmez kocaya varıp hayırlı bir izdivaç peşinde koşturuyoruz.

Vakıflar Yasası çaktırmadan hallolmaya çalışılıyor; Sevr dayatılıyor... Sosyal Güvenlik Yasası ile haklarımızı elimizden alacaklar, tam da hep beraber karşı koyma zamanı... Ama biz örtülerle bölünüyoruz.

Sonra da yabancı gazetelerde haberler çıkıyor: "LAİK ATATÜRK'E TÜRBAN TAKTILAR!"

Atatürk Türk Kadınını yüceltti, aradan seksenbeş yıl geçtikten sonra kimileri "biz aşağılanmak istiyoruz" diyorlar. Herkes layık olduğu türbanı taksın deyip geçmek yerine ben merak ediyorum.

Bu türbanı kime taktılar?

Türkiye'de Eğitim Özgürlüğü ve Şeriat Bağlantısı

Özgürlükler verilmez, alınır mantığı kendi içerisinde ve dışarıdan bakıldığında gerçekten özgürlükçü bir tutumdur. Kısacası zamanımızda siyasi otoritelerin verdikleri özgürlükler, halk için değil kendileri içindir. Bu durumunun nerdeyse tamamen zıt şeklini ise Mustafa Kemal ATATÜRK iktidarı sırasında görmek mümkündür.

Liderimiz, Ata'mız kendini düşünseydi eğer, bu ülkeye şu an Cumhuriyet kelimesini eklemebilir miydik? Kelime demekle yanlış yaptığımı falan düşünmeyin; çünkü günümüzün çalışmaları, Cumhuriyeti, anlamından arındırıp sadece kelimesel işleve dönüştürmekten geri kalmıyor.

Eğitim Özgürlüğü Çalışmaları da bu faaliyetler arasına girebilir. Şimdilerin eğitim özgürlüğü getirme çalışmaları içerisinde olanları Sayın Soner Yalçın çok güzel araştırmış. Bakalım Soner Yalçın, AKP İktidarının erkek üylerinin eşlerini nasıl anlattığına (İtalik yazılar benim görüşümü yansıtmaktadır):

Emine Erdoğan: Tüm kızları çok iyi derecelerle, çok iyi okullardan mezun oldu; ama çalışmıyorlar. Okul bitti ve evlenip, evlerinin hanımları oldular. Emine Erdoğan ise örtünmesi gerektiğini abisinden duyunca intiharı düşündü. Sonrasında 15 yaşında örtünüp, okulu bıraktı.

Hayrünnisa Gül: 11. Cumhurbaşkanımızla görücü usulu evlendi. 14 yaşındaydı, Abdullah Gül ise 29. Yasal olarak 14 yaşında evlenilemeyeceği için 15 yaşına girmesi beklendi. Evlendikten sonra açık olan başı örtüldü. Başarılı öğrencilik hayatı da sona erdi. Abdullah Gül o zamanlar üniversitede asistandı. İlginç olan bir eğitimcinin nasıl birini eğitimden alıkoyduğudur.

Münevver Arınç: Bülent Arınç'ın saygıdeğer eşi. Okuduğu okulun en başarılı öğrencisiydi. Okulundan mezun olup öğretmenlik görevine başladı. Babasının ısrarlarıyla 22 yaşındayken 31 yaşındaki Bülent Arınç'la evlendi. Açık olan başı örtündü ve öğretmenliği bıraktı. Yeni nesilin onun eseri olması artık elinden uçup gitmişti.

Bu örnekleri artık uzatmayacağım. Daha detaylı bilgiyi Sayın Soner Yalçın'dan okumak için Tıklayınız.

Sonuç olarak eğitim özgürlüğü için sürekli didinip duruyoruz; ama eğitim özgürlüğünü ne kadar kullandırdığımıza hiç bakmıyoruz. Bu yapılanlar bir pişmanlık göstergesi de olamaz herhalde; çünkü ananıda al git diyenlerin duyduğu pişmanlıklar bu ülkenin hala kulaklarına gelememiştir.

Zaten çıkartılmaya çalışılan yasa da bunun bir örneğidir. Üniversitelerde takılı olan türban, üniversite hayatı sonrasındaki iş hayatı sürecinde çıkartılacaktır. Kısacası okuyun, evlenin ve örtünüz sizin olsun mantığı. Eğitim Özgürlüğü için uğraşanlar neden Çalışma Özgürlüğünü düşünmemektedir? Yoksa seriat için düşünülen çalışmanın, Çalışma Özgürlüğü ile ilgili olan kısmı için gerekli zemin hazırlanamamış mıdır? Doğrusu bu galiba; çünkü türbanın üniversiteye girişi şeriata yönelik ilk adımdır ve ilk adım atılmadan sonraki adımlar atılamaz.

Fettullah Gülen'in yeterince okulu vardır ve Türkiye'deki üniversiteler onun okulu olmayacakladır. Amerika'da yaşayan bu insan bunu bilmek zorundadır.

Okumak Türkiye'de herkesin hakkıdır; ama Türkiye Cumhuriyeti'nin temel mantığını kabullenmiş herkesin, başka kimsenin değil. Türkiye Cumhuriyeti'nin bu temel kaidelerine karşı gelen, şeriatın kurallarını benimsemiş bir eğitim düşünülemez. Üniversitelerde türbana karşı değiliz sadece türbanın şeriatın adımı olmasına karşıyız ve Türkiye'de türban siyaseten bu amaç için kullanılmaktadır.

Neyse ki ben hala türban yasasının kabul edilmeyeceği görüşünü taşıyorum. Anayasa Mahkemesi'ne ve türbanın yasallaşsa bile kabul edilmeyeceği görüşünü savunan Erdoğan TEZİÇ hocama güveniyorum.

Saygılar, umarım sinirimi bağışlarsınız değerli okuyucular.

Gökhan DAĞ

11 Şubat 2008 Pazartesi

AKP'nin Demokrasi Mantığı

Her ülkenin siyasi hayatı benzerlikler gösterse de farklı anlamlar taşır; fakat dikkatler ülkemize yöneldiğinde, her zaman söylerim, benzerlikler neredeyse yok oluyor. Birçok ülke demokrasiyi bir amaç olarak görürken, biz ise gidip demokrasiyi kirli çıkarlarımız için araç olarak görüyoruz.

"Demokrasinin birden çok tanımı olmasına katlanabiliriz, ama bu tanımlar demokrasiyi alırda demokrasiden başka bir şeye götürürse işte o zaman bu iş katlanılmaz bir hal alır" sözünü söyleyen G. Sartori, yaşanmakta olan ve yaşanması muhtemel tehlikeri çok güzel gün ışığına çıkarıyor. Hitler de bir demokrasi tanımı yapmıştı; ama onun demokrasisi hiç de demokrasi değildi. Kısacası demokrasi, halka yönelik bir nosyon olduğu için, iktidarların halka yakın olduklarını göstermeleri yönünden epeyce işlevsel olmuştur. Demokrasiyi övülmesi gerekenden fazla övenler ise, demokrasiyi sadece amaçları için bir araç mantığında kullanmışlardır.

AKP'nin demokrasi mantığından bahsetmemiz gerektiğini hatırlayınca aklıma birden türbanın da demokrasinin araçsallığına vurgu yapabileceği düştü. Demokratik hak olarak türbanı öne sürmek ve onu kabul etmek, demokrasiyi, şeriat uğruna kullanmaktan başka bir şey değildir.

Sürekli özgürlüklere vurgu yapıyoruz ve her alanda özgürlük istiyoruz. Bu isteminde demokratik bir hak olduğunu savunuyoruz; ama unuttuğumuz bir nokta var ki o da demokrasinin özgürlüğü liberalizm kadar savunmadığıdır. Dinsel motifleri, liberal argümanlarla kullanmaya çalışmak sadece öze itaatsizlikten ibarettir. Neyse daha fazla konuyu dağıtmamanın yerinde olacağını düşünüyorum.

Demokrasi azınlık haklarını savunan bir rejimdir. Farklılıkların, aynılaştırıldığı anda demokrasi rejimi tehlikeye düşer. Bunun yerini bir bütünselliğe vurgu yapan totalitarizm alır. İşte AKP demokrasisi de tam bu nokta da eleştiriye uğramalıdır. Kısacası Müslümanlığı, farklılıkları yok edici bir biçimde öne sürmek demokrasi için bir tehdittir. En kötüsü de bu laiklikle bağdaşmaz. Nihayetinde farklılıkları Müslümalık potası altında eritmek demokrasinin mantığıyla çelişir.

Demokrasi kadrolaşmadan yana değildir. Eşitlik ilkesiyle çelişen kadrolaşma harekatı kesinlikle demokrasiyle çelişir.

Bu örnekleri arttırmak tabii ki mümkündür. Mesela Sayın (Cumhurbaşkanından sorumlu) Başbakan Almanya'da (Köln) son olarak "Türban tartışmalarının, ekonomiyi olumsuz etkileyeceği yönündeki eleştirileri yanıtlayarak, “Demokrasi ve ekonomiyi atbaşı götürdüğümüzde, kimse bizimle yarışamaz, yasaklarla demokrasiden uzaklaşarak bir yere varılamaz” dedi." Yorumsuz olarak sizin huzurunuza sunuyorum.

Demokratiklik demokrasiyi her yerde kullanmak değil, ona uygun hareket etmektir. Her yerde özgürlükleri ön plana çıkarmak, özgürlük istemeye hakkı olmayanları özgürlük istemiyle dağa yollamaya sebep olmaz mı?

Daha fazla konuşmayacağım.

Sonuç olarak AKP demokratiktir bir partidir; ama sadece Osmanlı siyasal yaşamına göre...

Teşekkürlerimi sunuyorum.

Gökhan DAĞ


Panayır ve Panayırdakiler Hakkında Eleştiri

Sevgili Deniz çok güzel şeyler yazmış; ellerine sağlık. Bir çok noktada görüşlerimiz müşterek, ama bir iki noktaya eleştiri getirmekten de kendimi alamayacağım.

Öncelikle "Atatürk’ün meclisinde kemalistler, dindarlara din kültürü ve ahlak dersi veriyor" demişsin. Buradaki Dindarlar kavramının kullanımında nasıl bir amaç güttüğünü (gerçek mi yoksa kinaye mi) idrak edemedim. Eğer kinayeyse sorun yok; ama gerçekse sorun olur. Çünkü dindarlık dine bağlılık, Allah'a yakınlık demektir ki; kimin ne kadar yakın olduğunu ne kadar dindar olduğunu bilemeyiz. Bu yanlış kanıya ulaşmamıza sebep olan şey "dindarlık=ibadet", şeklinde düşünmemizdir. Din ya da dindarlık sadece ibadetten müteşekkil olmayıp kapsamı çok daha geniştir.

Dediğin gibi meclisteki muhalefetin bazısı kendini Kemalist olarak tanımladıkları halde Kur'an'dan tefsir ve tavsiye ile iş yürütmeye çalışıyorlar. Kızmakta haklısın; din insanla Tanrı arasında kalmalı, kişi araştırıp kendi doğru yolunu bulmalı. Fakat siyaset çok kirli bir su birikintisi gibidir. Karşı tarafın yaklaşımına benzer ve uygun bir populizm ile karşılık vermekten başka çare kalmamış ki öyle yapmışlar. Onlar sadece kirli siyasetin kirli kurallarını uyguluyorlar. Unutma ki yetki halktan alınır ve demokrasi halkın yönetimidir. Onu etkilemek temel kaygıdır. Bizim halkımız da kendi iyiliğini seçip sol kadroları yönetime getirme azmi ve kapasitesine sahip değildir. Bilinçlenmeye ihtiyacı vardır ve karşı tarafın yaptığının benzerini yapmazsan halkı kaybedersin. (Hiç değilse bir raddeye kadar) Tabi bu arada genel söyleminizle çelişmemelisiniz.

İktidar partisinin AB görüşleri hakkında ise değiştikleri bir gerçektir. Tıpkı Kıbrıs'ta Mehmet Ali Talat'ın değiştiği gibi. Eleştirecek çok şey bulabiliriz ama insafsız da olmamalıyız bence. Sezar'ın hakkı Sezar'a.

Türkiye Cumhuriyeti devleti aleyhine açılan davalara gelince; herkesin hakkını arayabilmesinden yanayım. Bu devletin hukuku kısmen de olsa tartışmalı (yanlış demekten tenzih ediyorum) kararlar verebiliyor. En yüce mahkeme olan Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı buna en güzel ve güncel örnektir. İsteyen hakkını arasın. Kanun ve yasalar, özellikle de Anayasa suçsuzun hakkını müdafaa için yapılır. Devlete karşı olsa bile.

Güneydoğu Anadolu Belediye Başkanları meselesine gelince, söyledikleriniz tamamen doğru. Devletin ekmeğiyle beslenip çatalı gözümüze sokmaya çalışıyorlar. Onlarda siyasetçi söylemleri yumuşarsa tabanını kaybeder. E çözümü yok mu derseniz, devletin daha çok eğilmesi diyorum o bölgeye. Ama göstermelik değil. Mesela askeriyenin hepsi sevgi kelebeklerimiydi, okullar kuran, çocuklara şekerler dağıtan? Tabiki hayır. Terörist bir taraftan sıkıştırır destek diye, asker bir taraftan sıkıştırır teröristsiniz diye. Halkı 2 ateş arasında bırakan devletin kabahatiydi. Bir de bunları (yerel halkı, teröristleri değil) dışlayan şehirlilerin. Ayrıca herkesin ana dilini toplum içinde konuşabilmesinden tarafım. Zaten çarşıda, pazarda, yolda, belde konuşuluyor. Dil bizi toplum olarak birleştiren en büyük olgudur. Çok da dibini kazmamak lazım Türkçe'nin. İkisi arasında denge bulunmalı.

Bir de askere saygı-hürmet meselesi var. Oraya çelenk bırakanlar EMEKLİ asker ve o partinin muhipleri, destekçileri. Bu yüzden insan oldukları için gösterilmesi gerekenden hariç bir saygı görmeleri gerektiğini hiç düşünmüyorum. Askere kötü demem; bu devleti Ankara'da asker kurdu. Ama bazı üst düzey erkan yüzünden bu ülke darbeler, yarı darbeler, post*modern darbeler ve en nihayet e-muhtıra gördü. Bunların haklı sebepleri olsa bile bence askeriyenin görevi "Kesinlikle Siyasete Karışmak DEĞİLDİR". Unutmayalım ki yaşanan onca müdahalede öldürülen onlarca gencin, ki aralarında masumları da vardı, akıtılan kanı bazı emekli askerlerin eline bulaşmıştır.

Son olarak da türban meselesinde görüşümüz ne olursa olsun, devlet kurumlardaki personelin türban takarak ihlal yaptığı su götürmez gerçektir. Ben buna laikliğin ilgasından daha çok yönetmeliğin [Kamuda Kılık Kıyafet Yönetmeliği] ihlali şeklinde bakıyorum.

Yüksek Saygılarımla,

Mücahit Önder

8 Şubat 2008 Cuma

Panayır

Meclis meclis değil panayır yeri gibi. Dünyanın hiç bir yerinde bizimki gibi bir meclis yoktur. Kimler var bizim meclisimizde, ben öyle olduklarını düşünmüyorum ama bir kesim var ki kendilerini kemalist olarak nitelendiriyor. Bunlar var gücleriyle ağızlarını çalıştırıp muhalefet ediyorlar. Sözlü muhalefette kimse ellerine su dökemez orası gerçek. Ağızları çok iyi laf yapıyor. Hele konu laiklik olursa mangalda kül bırakmıyorlar. Liderleri şiir gibi konuşuyor adeta. Mecliste kendilerini dindar olarak konumlandıranlara, mecliste din dersi veriyor. Neyin büyük günah neyin islamın kurucu şartı olmadığını anlatıyor. Atatürk’ün meclisinde kemalistler, dindarlara din kültürü ve ahlak dersi veriyor. Güler misiniz ağlar mısınız orası size kalmış...

Dindarlardan bahsederken birazda onları anlatalım ne yapıyorlar meclis çatısı altında? Efendim bu dindarların başında 3 kişi bulunuyor. Aslında 4 kişiydiler, ama dördüncü olanın mülkiye damarı tuttu ki ayrıldı onlardan. Arasıra dışardan yaptığı eleştirileri duyuyoruz eski arkadaşlarına. Dışardaki kişi bizi pek ilgilendirmiyor artık, ne de olsa o artık meclis denen panayıra girmeme hakkını kullandı ve dışarda kaldı. İçerdeki dindarların başındaki 3 kişinin ortak özelliği, vakti zamanında seçim meydanlarında halka “siz isterseniz şeriatıda getirirsiniz” gibi tuhaf ve populist “ara gaz”lar vermişlerdir. Dindarların beyin takımı olarak nitelendirilen bu 3 kişide evvelden beri AB ye hristiyan klubü perspektifinden bakar. Bu kişilere maaşları ile zor geçinirler. Sürdürülebilir bir zam hayalleri vardır. Birisinin eşi, türkiye cumhuriyeti devleti aleyhine, avrupa insan hakları mahkemesine tazminat davası açar. Dava kabul edilseydi sanırım ek gelir olarak kullanacaklardı alacakları tazminatı. Birisinin oğlu gemicik alır, e tabi zordur şimdi 12 bin ytl maaşla gemiciğin taksitlerini ödemek. Haklılar aslında, yükselme dönemi padişahlarını kıskandıracak bir lüks içinde yaşıyorlar, aile ekonomilerinde sıkıntı yaşamaları normal. Ama aile içi problemler bizi ilgilendirmez. Biz devam edelim yazımıza ne istiyor bu dindarlar? Türkiye cumhuriyetinin kurucu ilkelerinin tam tersi bir uygulamanın anayasal metinlerde bulunmasını istiyorlar. Şeriat hükümlerinin anayasal olması isteniyor bir bakıma. Ancak cumhuriyet rejimine düşman olan bir zihniyet ister bunu. Cumhuriyet rejimini uzun vadede yıkmak isteyen bir zihniyetin, kısa vadeli bir faliyetidir bu anayasa değişikliği. Bir de anayasa değişiklikleri yetmezmiş gibi türbanın nasıl bağlanacağını gösteren bir kaç resim eklemeyi düşünüyorlarmış. Halkımızın okumamaya ne kadar düşkün olduğu biliniyor. Belki bu resim koyma metoduyla insanların yasalara olan ilgisi arttırılabilinir. İşin magazin tarafını bırakalım, cumhuriyet rejimininin vekilleri, cumhuriyet rejiminin her türlü olanağınından faydalandığı halde, (örneğin hastalandıklarında bu rejimin hastanelerini kullanırlar, paradan para kazanmak istediklerinde bu rejimin bankalarından faiz alırlar vs.) bu rejimi değiştirme girişimlerinde bulunuyorlar. Bir güler misiniz ağlar mısınız daha...

Bir başka kesimde seçim meydanlarında dindarlar aleyhine bağıran çağıran, emperyalizme karşı lafını esirgemeyen, sözüm ona bu dindarlar üzerinden oy alan partiye çok öfkeli bir grup daha var. Bu grup kendini önce yağlı ip şimdilerde ise iki tepe arasındaki çelik halat olarak nitelendiriyor. Türban sorununa emperyalizmin icat ettiği “ılımlı islam” mantığıyla hareket edip, dindarlar üzerinden oy alanlara hep destek tam destek anlayışı içersinde türban sorununa bir çözümsüzlük önerisi getiriyorlar. Çünkü türbana çözüm olarak önerdikleri şey, sokakta ne kemalistleri mutlu ediyor, ne de türbanlı öğrencileri. Çünkü onlar hala türbanın bir siyasal simge olmadığını düşünüyorlar, türbanla başörtüsünü birbirine karıştırıyolar. Yaptıkları öneride türban değil başörtüsüne izin var. İş rektörlere düşüyor. Çene altından bağlanan başörtülüler geçebilir, boyun etrafından döndürülüp toplu iğne ile tutturmuş olanlar giremez. Kendi tabanlarıda rahatsız oldu çelik halatların bu çıkışından. Zira emekli subaylar derneği (ismini tam bilemiyorum, afedersiniz) “hayallerimizi yıktınız” anlamına gelen bir siyah çelenk bırakıyor parti kapısına. Daha doğrusu bırakamıyor. Her şehit cenazesinde boy gösteren, şehitlerimizi sahiplenen bu çelik halat grubunun bir kısım üyeleri, bırakılan çelenki alıp, emekli subayların ve eşlerinin kafasına fırlatıyor. Medyada yer alan haberlere göre
emekli subaylar koşarak zor kurtarıyorlar canlarını... Siyasi alanda bir mevki sahibi olunca unutuyorlar askere saygıyı, hörmeti...

Birde tüm bunlardan farklı düşünen bir kesim var. Türban, rejim onları pek ilgilendirmiyor. Onlar terörü destekler biçimde, teröristlere canlı kalkan olmak için dağlara gidip çadır kuruyorlar. Bu nasıl iştir anlamak mümkün değil. Yargı mensuplarımız nerede insan merak ediyor. Milletin vekili, devletten aldığı maaşla (o maaş milletin ödediği vergidendir.) devletle kavgalı olan, mehmetçiğin canına kast eden terörü destekliyorlar. Bir allahın kuluda bunlara sormaz mı siz ne yapıyorsunuz diye? Nerde o çelik halat hareket grubu? şehit cenazelerinde “şehitler ölmez” diyenleri “teröristler ölmez” diyenlerin bu eylemine engel olmaya çalışırken görmek isterdik. Ama göremedik, galiba gerçekten siyasi mevki kazanılınca bazı değerler değişiyor. Dilerim ki ilerleyen günlerde beni utandıracak eylemlerde bulunurlar...

Ben bu yazıda ülkenin son birkaç gününü biraz mizahi yoldan, tatlı-sert bir üslupla anlatmaya çalıştım. Dilbilgisi veya anlatım hatası yaptıysak acemiliğimizdendir. Ancak değinmek istediğim son bir nokta var.

Anayasamız ikinci maddesi diyorki; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Anayasamızı bu maddesi hukuki yollardan değiştirilmesi yasaktır. Şu son birkaç günde yaşananlara bütün olarak bakarsak, anayasamızın ikinci maddesinin aslında çok uzağında yaşayan bir millet olduğumuz anlaşılacaktır. Meclisteki her partinin destekçilerinin varlığı gözönünde tutulursa, anayasamızın değiştirilmesi teklif bile edilemeyen ikinci maddesinin sosyal olarak “çoktandır” yürürlükten kaldırılmış olduğu anlaşılacaktır...


Deniz Bilen

7 Şubat 2008 Perşembe

Bir Araç Olarak Demokrasi - Olmaz Deme!

Demokrasi amaç mı, yoksa bir araç mı?

Demokrasi seçilenin çok geniş yetkilenmesi mi?

Ya da sınırsız özgürlük mü?

Burada nedense eski solcu yeni liberal arkadaşlar, tutturmuşlar bir demokrasi diye… Sanki sadece onların kafasındaki gerçek demokrasi?

Jean-Jacques Rousseau’nun demokrasi hakkındaki sözleriyle yazımıza hızlı bir giriş yapalım:

“Tam anlamıyla gerçek bir demokrasi hiç bir zaman var olmadı ve var olmayacaktır.”

Peki, Eser Karakaşlar, Mehmet Altanlar neden ahkâm kesiyorlar? Kafalarındaki her şey demokrasi ve Kemalistlerin anlayışları ise hep totalitarizm mi?

Önce şunu belirtmek isterim ki; demokrasi bir rejimdir. Ve sanıldığı gibi temelsiz bir kavram da değildir. Öyle istediğin gibi at koşturmak, babalar gibi satmak, analarıyla beraber kovmak değildir.

CHP lideri Baykal geçenlerde, İran Devrimi’ni örnek verdi. Liberallere, demokratlara, sosyalistlere ders olsun diye…

İran İslam Devrimi…

Neler oldu?

Şah Rıza kraldı.

Diktatördü.

Ancak Batılı reformlar yapıyordu.

Rıza hâkimiyetinin karşısında duran demokratlar, liberaller(burjuva sınıfı), sosyalistler, Sovyetçiler molla rejiminin gelişini göremedi. Göz yumdular. Ülkemiz(İran) baskıcı şeriat gözetimine girmez dediler. Daha doğrusu bunu düşünemediler bile… Çünkü tek bir düşmanları vardı: Şah Rıza.

İran’da şeriatın demokrasi ve özgürlük adına geldiğini bilmeyen de yoktur. Özellikle Soner Yalçın’ın bu konudaki araştırmasından sonra benzerlikler epey şaşırtıcı…

Farklar nelerdir?

Mustafa Kemal Atatürk diktatör değildi, devrimciydi. O yeni bir ülke kurmanın peşindeydi. Demokratik, çağdaş ama bağımsız!...

Şah Rıza, Amerikan güdümünde bir kraldı. Ancak ABD’nin o günkü konumu gereği ve SSCB düşmanlığı politikası üzerine dincileri destekleme stratejisi vardı. Ve Amerika İslamcıları destekledi. Aynen Türkiye’deki 1980 darbesini desteklediği gibi… Yani zorunlu din derslerinin yapıcısı, sola büyük tırpan vuran darbeyi…

Bugün Kemalizmi ülkenin yapıcı unsuru, devrim sürecinin başlangıcı olarak görmeyip, onu değişmez kurallar bütünü olarak gören demokrat aydın! takımı aynı yanlışlığın içerisindedir.

1940’lardan beri Kemalizme ihanetlerin olduğu ülkemizde hala Kemalizm ayakta duruyorsa bu Kemalizmin diktatörlük değil kurucu unsur olduğu ve halk tarafından kabullenildiğindendir. Ancak her ne olursa olsun, Amerika ile al gülüm ver gülüm oynayarak rejime ve bağımsızlığa ihanet eden AKP’nin bu resmini görmek elzemdir.

Bu oyunu durdurmak için iyi niyet ve süslü sloganlar yetmez. Akıllı, uygulayıcı ve kararlı olmak gerekir. Her ne pahasına olursa olsun devrimci olmak gerekir. Eğer gerçekten “Gençliğe Hitabe” bir başucu parolasıysa…

Her demokrasinin bir okulu vardır. Bu anti-demokratik bir durum değildir. 2.Cumhuriyet Kemalizm değil, demokrasi olacak diyen Altanlar bilsinler ki tarikat okullarından demokrat çıkmaz. Nasıl İran’da rejimin sürdürülebilmesi için, şeriat rejimcilerine gereksinim duyuluyorsa Türkiye’de de demokratik kurumların olması şarttır. Buna zorbalık diyenler bilsinler ki; demokrasi diye değiştirecekleri rejim, Fethullah Gülen İmparatorluğu’nun kapısını açacaktır.

Dünyanın hiçbir yerinde kendini korumayan sistem yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasi olacaksa Kemalizmin kurucu ilkeleri ve bağımsızlığımızla, ülkenin kendini koruma mekanizmalarıyla olacaktır. Gerisi cahil bırakılmış, okulu olmayıp üç tane camisi olan, tarikatların ve faşist yapılanmaların kucağına oturmuş insanların eline bırakılacaktır. Yani onların ellerinin üstünde olan ellere: Tarikatlara ve Faşist Yapılanmalara…

Cumhuriyet elden gidiyor mu?

Hadi canım sen de…

İktidar takıyye mi yapıyor?

Yok canım!..

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz! Olmuş mu? Olmuş.

O zaman bu güçlü olasılıklardan ötürü, istikrarlı başbakanımıza sözüm:

“Başbakanım, sen ta geçmişte ne yapacağını gösterdin. Suç, görmeyen bizlerde...”

Emrah ÖZDEMİR

2 Şubat 2008 Cumartesi

İlericilik, Gericilik, Atatürkçülük

Türkiye'de son günlerdeki kavram kargaşası bilerek yaratılıyor.

Demokratik ve laik rejimi değiştirmek isteyenler önce iktidara geliyor.

Sonra bunlar dış merkezleri etkiliyor.

Rejimin temellerini sarsıcı demeçler böylece dıştan da gelmeye başlıyor.

Bir süre sonra örgütlenme ve finansman tamamlanıyor:

Dıştan parasal destek alan ve zaten bu yola baş koydukları için başkaca desteğe gereksinme duymayan iç çevreler ile içerden beslenen ve siyasal niyetleri açısından zaten beslenmeye gerek duymayan dış çevreler birlikte bir koro halinde rejimin temellerini laik ve demokratik düzenden dinci düzene kaydıracak ve Türkiye'yi zayıflatacak kavram kargaşasını yaratıyorlar.

* * *

Son zamanlarda ilericilik ve gericilik kavramlarını tersine çevirmek ve Atatürkçülüğü (siz buna isterseniz Kemalizm de diyebilirsiniz) bu tersine çevrilmiş kavramlarla yargılamak pek moda oldu.

İlericilik nedir?

Gerici kimdir?

Atatürkçülük nedir?

* * *

İlericilik, Gericilik birkaç farklı ölçüte göre tanımlanabilir:

  1. İnsanoğlunun tarihsel gelişim sürecine göre.
  2. Üretim ilişkilerine göre.
  3. Tüketim ve paylaşım ilişkilerine göre.
  4. Siyasal rejimlere göre.
* * *
  1. İnsanlık toplayıcılıktan avcılığa, avcılıktan tarıma, tarımdan endüstriye, endüstriden bilişime doğru yol almaktadır.

    Bu çizgiye uygun bir değişmeyi amaçlayan ilerici, onu durdurmaya veya tersine çevirmeye çalışan gericidir.

  2. Üretim ilişkileri, ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist olabilir.

    Her bir üretim ilişkisini ileri götürmek isteyen ilerici, durdurmak veya geri döndürmek isteyen gericidir.

  3. Tüketim ve paylaşım ilişkileri gelir ve servet dağılımını adil olmayan bir biçimde merkezileştiren, sosyal adaleti bozan, veya bunun tersine, fırsat eşitliğini sağlayan, sosyal adalete uygun olan bir yapıda olabilir.

    Gelir ve servet adaletinin bozulmasından yana olanlara gerici, fırsat eşitliğinden, sosyal adaletten yana olanlara ilerici denir.

  4. Siyasal rejimler temel hak ve özgürlükleri güvenceye alan laik ve demokratik ilkelere dayalı veya, çeşitli gerekçelerle temel hak ve özgürlükleri askıya alan anti-demokratik uygulamalara dayalı olabilir.

    Demokratik ve laik rejimlerden yana olanlar ilerici, anti-demokratik rejimlerden yana olanlar gericidir.

* * *

Atatürkçülük (veya Kemalizm) felsefi, tarihsel ve siyasal olarak üç ayrı ölçüte göre tanımlanabilir.

  1. Felsefi olarak Atatürkçülük, tek kelimeyle akılcılıktır.

    Akılcılık, tanım gereği Aydınlanmayı, bilimselliği ve çağdaşlığı da içerir.

  2. Tarihsel olarak Atatürkçülük, Bağımsızlık Savaşını ve Atatürk Devrimlerini, Sevr'den Lozan'a, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişi, din-tarım toplumundan endüstri toplumuna ve ulus devlete dönüşümü içerir.
  3. Siyasal olarak Atatürkçülük, emperyalizm karşıtlığını, ulusal bağımsızlığı, laik ve demokratik düzeni ve çağdaş dünyanın bir parçası olmayı içerir.
* * *

Bu yazı çerçevesinde açıklanmaya çalışılan ilkeler, ölçütler ve tanımlar bağlamında, ilericiliğin hangi ölçütünü kullanırsanız kullanın, Atatürkçülüğün tanımını hangi biçimde yaparsanız yapın, Atatürkçü olan ilerici, Atatürk'e karşı çıkan gericidir.

Prof. Dr. Emre KONGAR

Not: Bu yazı değerli Eğitimcimizin İzniyle www.kongar.org adresinden alınmıştır.

Karıştırdı Bile...

Türbanın serbest bırakılması üniversiteleri karıştırır... Kamplaşmalara, gerginliklere, büyük olaylara, kavgalara sebep olur, diyenlerin ne kadar haklı oldukları görüldü. Üstelik de daha yasa çıkmadan... Bakınız neler oldu...
Önceki gün... YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, rektörlere tek tek telefon ediyor. Bir gün sonra Ankara'da yapılacağı açıklanan Üniversitelerarası Kurul toplantısına katılmamalarını söylüyor. Araya üstü kapalı tehdit cümleleri sıkıştırıyor...
Telefon trafiğinden istediği sonucu alamayan YÖK Başkanı Özcan pes etmiyor. Ankara'ya gelen rektörlerin toplandığı salonu dün adeta basıyor. Kürsüye çıkıyor... Canlı yayın yapmakta olan televizyon kameralarının önünde rektörleri bir kez daha tehdit ediyor.
- Üniversitelerarası Kurul'un görev ve yetkileri yasayla düzenlenmiştir. Bunlar arasında türban yoktur. Dolayısıyla türbanı görüşemezsiniz, diyor. Kürsüden inerken salondan bir tek alkış sesi bile yükselmiyor. Yükselen tek şey, o sırada topluca salona giren öğretim üyelerinin hep bir ağızdan attıkları;
-Türkiye laiktir, laik kalacak... sloganı oluyor.
Ve toplantı YÖK Başkanı'na rağmen yapılıyor. Toplantı sonunda, geniş metnini haber sütunlarında okuyacağınız her ne pahasına olursa olsun laikliğe sahip çıkılacağı vurgulanan o zehir - zemberek bildiri çıkıyor.
Üniversite şimdiden karışıyor.. Amaç bu mu?

İran basını Türkiye'deki gelişmelerden dolayı bayram ediyormuş. Eee, mollalara kardeş geliyor tabii...
Haldun Ertem

297...
Çoğunluğu İkinci Cumhuriyetçi olmak üzere 297 öğretim üyesi üniversitede kılık kıyafet serbestisine, yani AKP ve MHP'nin girişimine destek bildirisi yayımladı.
Düşünce açıklamak herkesin hakkıdır. Ancak nitelik kadar niceliğe de bakmalıyız.
Üniversitelerde 33 bin öğretim üyesi (profesör, doçent ve yardımcı doçent) çalışıyor. Asistanların, okutmanların vs. eklenmesiyle toplam öğretim elemanlarının sayısı 89 bini buluyor...
89 bin içinde 279... Binde 3 ediyor...
İktidara destek şimdilik binde 3...
Binde 997'nin desteklemediği bir yasa çıkıyor...

İpekçi
Milliyet'e ruhunu veren değerli gazeteci Abdi İpekçi'yi ölümünün 29'uncu yıldönümünde mezarı başında andık. Tetiğin ardındaki gerçek katiller, aradan geçen 29 yıla rağmen hâlâ karanlıkta... İktidarlar esas failleri bulamadı. Neden? Yoksa iktidarları tayin eden güçler ile siyasi cinayetleri yönetenler aynı dış merkezler olduğu için mi?

* "İslamın, terörle birlikte anılması" kanlarına dokunuyor, Siyasetle birlikte anılması ise onları mutlu ediyor.
Gülhan Elmas

Çıkış
Geleceği gördük... Dün üniversite öğretim üyelerinin TV ekranlarından halka yansıyan mesajları bize türbanı serbest bırakan yasaların yürürlüğe girmesiyle oluşacak kargaşa hakkında yeterli fikir verdi...
İktidara çağrımızdır..
Anayasa değişikliği sevdasından vazgeçiniz.
Bu yoldan dönünüz...
Artık dönemeyiz diyorsanız dünkü önerimize kulak veriniz...
Uygulamayı geciktiriniz.
Türban serbestisi ile ilgili yasaların Anayasa Mahkemesi'nde görüşülmesini bekleyiniz. İlgili "yönetmeliği", anayasa ve yasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi'nde karara bağlandıktan sonra çıkarınız. O zamana dek uygulamayı başlatmayınız
Siz uygulamayı başlatırsanız, türbanlı öğrenciler üniversitelerde fiili durum yaratırsa Anayasa Mahkemesi yasayı iptal etse bile geri dönemezsiniz. Hem ülkeyi ateşe atmış olur hem yasadışılığın çemberine sıkışırsınız. Lütfen geleceği sağduyu ile düşününüz...

Konçinalar...
Orhan Veli'nin 1950 yılı öncesinde Yaprak Dergisi'nde yazdığı yazıların toplandığı bir güzel kitap vardır; "Şair'in İşi"... Bu yazıları okurken dikkatimizi çekti, Orhan Veli, Süruri ailesinden söz ederken sahneye yeni çıkan genç Gülriz Sururi'yi özellikle övüyor...
Aradan neredeyse 60 yıl geçti.. Gülriz Sururi hâlâ sahnede...
Hâlâ başarılı... Nerede, nasıl mı? Gelen mektubu okuyalım:
"Gülriz Sururi, gelen teklifi kıramayarak, ilk kez Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde (MÜGSF) hocalık yaptı. Tekrar tekrar yaptığı elemeler sonucu seçtiği 17 gençle bir yolculuğa çıktı.
Ne diksiyonu biliyorlardı ne de sahnede durmayı... Gülriz Sururi onlarca yılın birikimini sabırla aktardı onlara; öğretti, eğitti, her birinden bir oyuncu çıkardı.
Sekiz ay süren oyunculuk eğitimi sonunda kimisi heykel, kimisi resim, kimisi grafik öğrencisi olan bu gençler için bir oyun yazıp yönetti. Kantocularla başlayan tuluat tiyatrosuna uzanan, Cumhuriyet'in ilk yıllarıyla birlikte kurumsallaşan ve günümüze uzanan Türk tiyatro serüvenini bir müzikal gösteriye dönüştürdü.
Oyunun adını ise öğrenciler koydu: "Biz Sıfırdan Başladık"...
Perdesini ilk kez 4 Ekim 2007'de Caddebostan Kültür Merkezi'nde açan oyun, büyük başarı kazandı ve yeni bir topluluk doğdu: "Konçinalar Kumpanyası".
Gülriz Sururi, yoktan var ettiği bu kadroyla seyircisinin karşısına yeniden 4 Şubat günü 20.30'da, Kadıköy'de, Oyun Atölyesi sahnesinde çıkıyor... 17 genç oyuncu alkışlarınızı bekliyor...

Günün sözü
Dünyada her millet icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine ortak sayılır.
M. Kemal Atatürk

Melih Aşık

Türban Konusundaki Saptırmalar ve Kendimizce Gerçekler

Bugün kısmetse türban konusundaki son yazımı yazıyorum demeyi çok isterdim; fakat yaşananları göz önünde tuttuğumuzda türban meselesiyle daha çok ilgileneceğiz gibi gözüküyor. Benim iddiam türbanın her yönüyle ve her kesimce saptırılan bir obje olduğudur ve bu doğrultuda da yazımdaki amaç, türban konusundaki saptırmalara işaret ederek türbana objektif bir anlam yüklemektir.

Türban konusundaki saptırmaları maddeler halinde sıralayarak amacıma ulaşmayı hedefliyorum ve siz değerli okuyuculardan da her maddeden sonra objektif bir tutumla düşünmenizi istiyorum.
  • Türkiye'de türbanı tümüyle yasakmış gibi göstermek isteyenler, türban konusundaki ilk saptırmanın mimarlarıdır. Şu bir gerçektir ki Türkiye'de türban tümüyle kesinlikle yasak değildir.
  • Türban, Türkiye'de dini yönünden çok siyasi yönüyle anılan bir objedir. Doğruyu söylemek gerekirse türbanın dini tarafı, siyasi tarafının arkasında kalmıştır.
  • Türban takan her vatandaş doğrudan rejim düşmanı sayılamaz. Türbanı takmak ve türbanı istemekse aynı şeyler değildir.
  • Türban takmakla kazanılacak özgürlükler, diğer başka özgürlüklerden çok daha öte sayılamaz. Türbanın vereceği özgürlük hissi kesinlikle diğer özgürlüklerden fazla olamaz. Eğer fazlalık konusunda bir eminlik varsa, bu şeriat devleti isteminden başka bir şey değildir ve kesinlikle rejime yönelik bir tehdittir.
  • Türban kesinlikle İslâmın şartı değildir. Türbanı İslâm'ın şartıymış gibi dayatmak, rejime yönelik bir saldırıdan öte dine yönelik bir küfürdür.
  • Türbanlı vatandaşlarımız, türban meselesini kişiselleştirmektedir. Dini bakımdan bireysel özgürlüklerini, toplumsal özgürlüklerinden üstün görmek doğru bir davranış tarzı olamaz.
  • Türban, Türkiye Cumhuriyeti'nde şeriat rejimine yönelik büyük bir adım olarak kullanılmaktadır.
  • Türbanın okuma özgürlüğü ve çalışma özgürlüğü alanlarındaki kısıtlaması bir gerçektir. Bu kısıtlamayı sonlandırmak için devreye giren siyaset, din ile devlet işlerini birbirine karıştırdığından bu akla şeriat rejimini getirmektedir.
  • Türbanlı üniversiteye girmekle, kesinlikle demokrasinin yerini bir anda şeriat almaz; fakat demokrasinin şeriat rejimine dönüşümüne büyük bir adım atılmış olur. Kısacası şeriat rejimi için türban her şey değildir; fakat çok şeydir.
  • Türban takan bir vatandaş şeriat istemeyebilir; fakat bu onun şeriat için oyuncak olduğu anlamını yadsımaz.
Belli başlı birkaç saptırmayı siz okuyuculara göstermeye çalıştım. Bu saptırmaları gösterme çabasının, bir saptırma olduğunu öne sürmek tabii ki bir eleştiri olarak kabul edilebilir; fakat yukarıdaki maddeleri mümkün olduğunca objektif olarak yazmaya çalıştım. Objektif olamadıysam inanın bana ki bu türban tartışmalarının vermiş olduğu bunalımdandır.

Kısacası, Türban; siyasetin eli altında kirlenmiş fakat bu kirlenmeyi de önemsememiş bir obje olmaya devam etmektedir. Türbanlı vatandaşlarımızın bana özgürlük, diye sokağa çıkmalarının kimseye özgürlük getirmeyeceği, var olan özgürlükleri de tehlikeye atıcı bir boyutu vardır.

Teşekkürlerimle,

Gökhan DAĞ

Başörtüsü Karşıtlarına Birkaç Masum Soru

Tartışmalar son sürat devam ederken artık tahammül edemediğim hatta duymak istemediğim bir çok olayla karşılaşıyorum.Öncelikle ‘çene altı’ formülüne değinmek lazım kanımca..Bu nasıl komik bir olaydır nasıl bir formüldür anlamış değilim..Benim rejim karşıtı(!) fikirlerimi bu çene altı formülümü değiştirecek;alttan bağlarsam geleneksel örf ve adet yapısı içerisinde ninem gibi başımı örtmüş olacağım ama bir hata edip çene altından iğnelersem o zaman en büyük rejim tehlikesi ben olacağım..Biri bana bunu anlatabilir mi inanın mantığını çözemediğimden..Benim beynimdeki fikirleri bu formülle nasıl ortadan kaldırabilirsiniz?Yada başımı açıp okula girdiğimde beynimdeki örtüyü nasıl açacaksınız?Ayrı bir soru;bu rejim değişikliği tehdidini yalnızca biz başörtülü bayanlar(!) mı oluşturuyoruz?Benimle aynı fikirde olan yani başörtüsüne serbestlik getirilmesini isteyen erkek arkadaşlar tehdit olarak gözükmüyorlar ve istedikleri gibi okula girebiliyorlar..Benim başımdaki örtümü koskoca Türkiye Cumhuriyet’inin rejimini değiştirecek; ki bu yapılan değişikliklerin yalnızca üniversitede bulunan ‘az sayıdaki hanım kızı’ mutlu edecek bir yapılanma olduğu söylenirken.

Diğer bir anlamadığım nokta ise benim örtümün simge olarak adlandırılması..’Ben bu örtüyü herhangi bir partinin simgesi olarak takmıyorum!İnandığım için Dinimin gereği olduğu için takıyorum!’Bu cümle bana ait ve benim gibi düşünen tüm üniversite öğrencilerine ait..Ama birtakım kendini bilmez; hayır efendim sen ne taktığını bilmiyorsun senin o başındaki İslam’ın gereği değildir hele inandığın için kesinlikle örtemezsin hatta sen yalancısın biz onu ne amaçla örttüğünü gayet iyi biliyoruz diyebiliyor..Şimdi bu nasıl bir yargılamadır ki; benim söylediğim söze itimat etmeden kendi fikirlerince benim inandığım formları yorumlayabiliyorsun hatta karşı çıkıp benim inanç sistemimin yanlışlığını tartışıyorsun.Beni tanımadan,düşüncelerimi bilmeden hangi hakla benim fikirlerimi sorgulayabiliyorsun? Beni kendi kafana göre hangi partiden ilan edebiliyorsun ve birde inandığım değer verdiğim bir olguya tüm bunları nasıl alet edebiliyorsun?Bunlarda cevaplanması istediğimiz masum sorular..Cevabını bilmediğimiz öğrenmeye çalıştığımız sorular…

Başka bir konuda başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasıyla sınırlı kalınmayacağı kaygısı..Ki ben bu konuda hiçbir kaygı taşımıyorum yani serbest olmasında herhangi bir yanlış görmüyorum ama kaygı duyanların neden duyduklarını da öğrenmek istiyorum.Çünkü üniversitelerde serbest kalınması çabalarına en büyük tepki bu yasağın kalkmasının yalnızca üniversitelerle sınırlı kalınmayacağı ve rejimin bu şekilde elden gidebileceği telaşının alınmasıyla ortaya çıktı.Sırf bu telaş ve kuruntular yüzünden nasıl bugün ki yasağın kaldırılmasını istemiyoruz diyebiliyorsunuz.Geleceği görme çıkmazları var olan bir yasağın kalkmasını nasıl engeller?Siz bu yasağın tüm kamu kurumlarında,liselerde hatta ortaokullarda bile kalkacağını yalnızca düşünerek ve ihtimal vererek bugün ki çekilen çileyi nasıl göz ardı edersiniz?Ve tüm bu kuruntulara beni nasıl inandırabilirsiniz.Daha değişen hiçbir şey görünmeden..

Bugün ki Üniversitelerarası Kurul toplantısında rektörler sloganlı pankartlı açıklama yaparken dikkati farklı bir konuşma çekti. Saygıdeğer bayan hocalarımızdan bir tanesi ‘Buyurun siz alın bu öğrencileri okula ama biz derse girmiyoruz ve dersten geçirmiyoruz’ gibi bir açıklama yaptı.Umarım yetkililer bu açıklamayı duymuştur da bizi bu saygıdeğer hocalarımızdan da koruyacak bir yasa çıkarmayı uygun görmüşlerdir.Bu aralar yasalara,korumalara,korunmalara pek ihtiyacımız olacak sanırım..

Büşra NAS

1 Şubat 2008 Cuma

Türban Çağrısı

Türban konusunda AKP ve MHP ölümcül bir adım atıyorlar...
Türbanı serbest bırakma adımı üniversitede az sayıda hanım kızı memnun edecek...
Ama neden olacağı uçsuz bucaksız tartışmalar ve çatışmalarla bütün ülkeyi kaosa sokacaktır...
AKP ve MHP içinde bazı sağduyulu isimlerin bu tehlikeli gidişin farkına vardıkları gözleniyor. AKP ve MHP'nin üst yöneticileri de bugün değilse yarın bu ürkütücü gerçeğin farkına varacaklardır. O zaman vakit çok geç olabilir... Ne mi yapmalı?
Anayasa ve yasa değişikliği Resmi Gazete'de yayımlanır yayımlanmaz yürürlüğe girecektir.
Konu Anayasa Mahkemesi'ne gidecek ama bir karara bağlanması vakit alacaktır.
O süre içinde türban üniversitelere yerleşecektir...
Anayasa Mahkemesi ret kararı verse dahi üniversitelerde yaratılacak fiili durumu tersine çevirmek yani türbanı üniversiteden çıkarmak bir daha mümkün olmayacaktır.
İktidarı bu zorluktan kurtaracak tek çözüm var: Türbanla ilgili anayasa ve yasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi'nin karara bağlamasını beklemek.
Bunun için de uygulama ileri bir tarihe mesela önümüzdeki ders yılının başlangıcına bırakılır. Arada Anayasa Mahkemesi'nin kararı belli olur. Karar olumsuz çıkarsa geri dönülür.
Ülkeyi geldiği uçurumun eşiğinde durdurmak için akla gelen ilk çözüm budur...
AKP ve MHP bu kadarcık sağduyuyu, bırakalım ülkeyi, kendileri için göstermeli... Çünkü gidiş onları da yutacak kadar tehlikelidir.

Avrupa Parlamentosu'nun önde gelen isimlerinden Wiersma, "İslamlaşma Türkiye'yi Avrupa'dan koparır" demiş. Bu durumda Bahçeli, Erdoğan'dan sonra Merkel ve Sarkozy'ye de yardımcılık yapmış oluyor...

Akla gelenler...
Profesör Bahar Karaoğlan soruyor: "Dini inanç gereği üniversitede başörtüsüne izin verilirken Başbakan ilköğretim, ortaöğretim ve kamu görevinde başörtüsüne izin vermeyeceklerini söylüyor. Garanti veriyor! Bizim dinimiz sadece 'üniversitede baş örtülür' diye mi emrediyor?
Bir başka öğretim üyesinin notu:
- Türbanın siyasi sembol olarak kullanıldığının en açık kanıtı türban serbestisini tamamen erkek politikacıların savunuyor olmasıdır... Ayrıca savunulan inanç ise aynı politikacıların Kuran'daki "kadınların mirastan yarım pay alması" gibi emirleri de savunması gerekmez mi?

Bu dalga aşar...
Yaklaşık iki yıl önce İngiltere'de bir tartışma patlak verdi... Bir hastanede ameliyathane girişine dezenfekte edici bir madde konulmuş içeri girenlerin ellerini bu maddeyle yıkaması istenmişti... Ne var ki Müslüman sağlık personeli, içinde alkol bulunduğu gerekçesiyle, ellerini bu maddeyle yıkamayı reddetti. Tartışma buradan patlak verdi. Ortamı gerdi.
Kamu alanı bir kez inançlara göre düzenlenmeye başlanırsa gelecek taleplerin ucu bucağı yoktur. Laiklik bu tür tartışmaları önlemek için vardır...

Üniversitenin sesi
İstanbul Üniversitesi türban girişimlerine karşı net bir bildiri yayımladı dün:
"Politik çıkarlar ve siyasi tercihlerin, din ve vicdan özgürlüğü adı altında üniversitelerde bilimsel özgürlükleri tehdit etmesi kabul edilemez. Türkiye, din istismarına ve şeriat oyunlarına sahne olmayacaktır..."
Öğrenci ve öğretim üyelerinin oluşturduğu Üniversite Konseyleri Derneği de Beyazıt Meydanı'nda bir basın bildirisi okudu... Pek çok şeyi kısa ama net anlatan bir bildiri:
"...Tayyip Erdoğan 'maskeli siyaset devri bitti' diyerek AKP'nin gerici yüzünü artık daha da açık bir biçimde göreceğimizi dile getirmiştir.
Türban bugün gerici ve işbirlikçi bir siyasetin simgesidir. Bu nedenle türbanın inanç özgürlüğü ile de, geleneklerimiz ve kültürümüz ile de hiçbir ilgisi yoktur. Türbanı bugün mağduriyetin simgesi olarak gösterenler, bu ülkede üniversite öğrencilerinin oruç tutmadığı için dövüldüğünü, öldürüldüğünü, Sivas'ta aydınlarımızın diri diri yakıldığını görmezden gelirler.
...Türban gündemi ile bir taşla iki kuş vurulmaya çalışılmaktadır. Bir yandan gericiliğin önü alabildiğine açılmakta, diğer yandan ise bu ülkede zengin yoksul bütün kadınlar arasında bir ortaklık varmış hissi yaratılmaya çalışılmaktadır."
Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) yakın geleceğin çok net bir tanımını yaptı:
"Dinle oynamanın sonuçlarının, özellikle oynayanların elini yakacağına dair sayısız örnekler bulunmasına karşın, iktidarın bu konudaki ısrarını anlamak zordur.
Yakın komşumuz İran'da antiemperyalist Musaddık iktidarını yıkmak için mollaları piyasaya sürmüş olan Anglo - Amerikan sermayesi, gün gelmiş rüzgâr eken fırtına biçer misali, karşısında Humeyni'yi bulmuştur."
Mesajlar sert. Ders alan olur mu? Göreceğiz..

222 A
Yarın, yılın 2. ayı olan şubatın 2'si...
Aralarında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği,
Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği ile Türk Kadın Konseyi'nin de yer aldığı ve 35'e yakın örgütün oluşturduğu
Kadın Platformu üyeleri, yarın saat 14.00'te (yani 2'de) Anıtkabir'de olacaklar. Bütün hanımlar
davetli....

Melih Aşık

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog