Yeni Sitemizde Yayındayız
Politika Dergisi Sayı 15
22 Kasım 2007 Perşembe
Başörtülü olmak...
Türkiye'nin Son Yıllardaki Seçmen Analizi ve Yönetenler
Sınırlı çoğunluk; salt çoğunluğun, gücünden doğmuş bir kavramdır ve bu kavram sınırsız (salt) çoğunluğun sınırlandırılması görüşünü savunur. Yani belirli bir nüfüs içindeki büyük sayının sınırsız karar verme yetkisini yadsır. Ona göre olması gereken azınlık (ki bu azınlık aslında garip bir şekilde fazlalıkta olabilir) haklarıyla sınırlandırılmış bir çoğunluk sistemidir.
Türk seçmeni de pek tabii ki bir çok devletin seçmeni gibi sınırlı çoğunluk ilkesinin değerini yadsır. Yadsıyanlarda nedense azınlıkta kalanlar değil çoğunlukta olanlardır; fakat unutulmaması gereken demokrasinin azınlıkları çoğunluk haline getirebilecek bir sistem olmasıdır.
Türk seçmeni (bu yazıda diğer devletlerdeki benzerlerini unutarak) sınırlı çoğunluk ilkesini bizce bilgisizlikten yadsıyabileceği gibi, bunu bilgililikten de yadsıyabilir. Yani bilip de bilmemezlikten gelebilir ve bu hiç bilmeyenden daha tehlikeli bir seçmen kitlesidir.
Kısacası Türk Seçmeni bu ve benzeri bir çok konuda bilgisizdir veya bilgilidir. Türk seçmenini belli başlı birkaç gruba ayırabilmek mümkündür. Bunlar;
- Siyasete ilgisiz kalmış ve bu ilgisini arttırmaya sıcak bakmayan eğitimsiz kesim
- Siyasete ilgisiz kalmış fakat bu (sorunu) aşmak isteyen eğitimsiz kesim
- Siyasete ilgisiz olan ve bunu arttırmayı düşünmeyen eğitimli kesim
- Siyasete ilgisiz olan fakat bu (sorunu) aşmak isteyen eğitimli kesim
- Siyasete ilgili olan eğitimsiz kesim
- Siyasete ilgili olan eğitimli kesim
- Siyasete ilgisi olan fakat bu ilgisini git gide yitiren eğitimsiz kesim
- Siyasete ilgisi olan fakat bu ilgisini git gide yitiren eğitimli kesim
- Siyasete olan ilgisini ne arttıran ne de azaltan eğitimli grup
- Siyasete olan ilgisini ne arttıran ne de azaltan eğitimsiz grup
Yönetenlerin davranışı ise bir başka yazımınız konusu olmaya değecek kadar uzundur; fakat biz burada kısa keserek ve Sartori'den alıntılar yaparak diyebiliriz ki, (1) özgür bir kamuoyu için öğreti aşılamayan bir eğitim sistemi ve (2) etki ve haber merkezleri birden çok ve değişik olan genel yapı gerekir.
Bu genel yapı ise çoğunluk yönetiminin sınırlı olmasını istemeyen yönetimlerce sürekli geri planda kalır ve bu üstesinden gelinmesi gereken bir sorundur. Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız için.
18 Kasım 2007 Pazar
Politika Dergisi'ne Kulak Verin
Dergimizin dizaynı hakkında bazı eleştirilerde gelmiyor değil. Bu eleştiriye şu şekilde yanıt vermek istiyoruz. Sitemiz bilgisayarınızda bu şekilde görünmüyorsa, tarayıcınız siteyi düzgün yansıtmıyordur. Sitemizin bu şekilde gözükebilmesi için lütfen tarayıcınızı güncelleyiniz. Bu da sorunu gideremiyorsa Mozilla Firefox veya İnternet Explorer 7.0 sürümünü indirmelisiniz. İndirmek için gerekli linki Soldaki Önemli Uyarı Başlığında Görebilirisiniz.

ABD Neden Türkiye'nin Yanında, İçinde ve Dışında ?

Kısaca kapital sistemin işleyişinden bahsetmek, az sonra değineceğimiz konuyu açıklamada bize yardımcı olacaktır. Kapitalizm şu anda uluslararası ekonomik sistemin temelin oluşturur. Kapitalizmin ne kadar adaletli bir ekonomik sistem olduğunu burada tartışmadan söylenebilir ki, uluslararası ekonomik sistemin dışında kalan devletler yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalır (Sosyalist Rusya gibi). Ayrıca kapitalist sistem genelde özel (ve istenilmese de belli oranlarda kamusal) yatırımlar sayesinde işler. Doğal olarak ki, yatırımı yapacak özel kesim, yatırımlarını güvenli bir ortamda yapmayı tercih eder. Güven ortamının olmadığı; yani siyasi ve askeri istikrarsızlığın yaşandığı yerlerde kapitalist sistem varlığını yitirir. Bu da uluslararası ekonomik sistemden bir sapmayı ve tehlikeyi işaret eder.
Yukarıdaki paragrafta anlatılanları zihnimizde tuturak ve olayı sadece Türkiye'nin doğusuyla ilişkilendirerek şunları söyleyebiliriz;
- ABD, Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde yaşanmakta olan terörü desteklemektedir. Böylece Türkiye Cumhuriyeti ağırlığını (uluslararası ekonomik sistemden sapmamak için) bu bölgelere verecek ve gücünün önemli bir kısmını hem ekonomik hem de politik olarak bu bölgelere aktaracaktır. Bu da Türkiye Cumhuriyeti'nin gerçek gücünü bulmasını engelleyerek ABD'ye bağımlı hale gelmesine yol açacaktır.
- ABD, bölgede var olan karışıklığı gidermede Türkiye'ye zorluklar çıkartmaktadır. Sınır ötesi operasyonu engellemek ve benzeri tutumlar, ABD'nin bölgede karışıklığın devam etmesini istediğini gösterir. Bu hem bölgenin güvenlik seviyesini düşürecek hem de ABD'nin PKK denen örgüte bedava verdiği silahları Türkiye'ye para karşılığı satmasına neden olacaktır. Bir başka ifadeyle ABD, terörü destekleyerek Türkiye'ye askeri ürünlerini satacaktır. Silah üretmekten aciz olan Türkiye ise bu durumda ABD'ye bağımlı kalmaya devam edeektir.
- ABD, Türkiye tarafından kendisine kullandırılan İncirlik Üssü sayesinde bölgede piyonlarını rahatça hareket etme serbestisine sahip kılınmıştır. Bu da ABD'ye bağımlılığın bir başka göstergesidir.
- Türkiye bilindiği üzere Misak-ı Milli çerçevesinde, bazı yerlerin idealini kurmaktadır. ABD bu ideallern gerçekleşmemesi için bölgede bulunan düşman grupları desteklemektedir.
- Türkiye'nin bir diğer doğu sorunu Ermenistan'dır. İki günde bir Ermeni Sorunu'nu meclisine taşıyan ABD,Türkiye Cumhuriyeti'nin konuyla meşgul olmasını sağlayıp, bölgede iç huzursuzluk yaratma peşindedir. Huzursuzlukta hatırlanacağı üzere kapitalist sistemin çarklarını kırar.
- Bilindiği üzere Marmara Bölgesi Türkiye'de var olan yatırımların neredeyse tamamını oluşturur. Bölgenin güvenli olmasının bundaki payı büyüktür. Bu yatırımlar Türkiye'yi büyük ölçüde beslemektedir; fakat unutulmaması gereken nokta, bu insanların da bir yerden sonra isyan bayraklarını çekeceğidir. Çünkü yatırımı yapan kesim verginin de büyük bir bölümünü ödeyen kesimdir. Bu sebeple bu kesim, Doğu'da yatırımların olmasını istemekte; fakat güvenlik sorunu yüzünden gerçekleşmeyen yatırımlardan dolayı huzursuz olmaktadır. Bu da ABD'nin iç karışıklığı arttırıcı bir etki yaptığının göstergesidir.
ABD Türkiye'nin neden dışında sorusuna ise kısa bir cevap vermek mümkündür. Petrol, BOP, içerideki düşman grupları dışarıdan da destekleme, geleceğin genç nüfusuna sahip en büyük devletine yakın olma.
Sonuç olarak; ABD'de Türkiye'nin hem yanında (!) ve içindei hem de dışındadır. Tüm bunlar ise aslında ABD'nin birçok faktörden Türkiye Cumhuriyeti'nin üstünde olmasından kaynaklanır. Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız için...
17 Kasım 2007 Cumartesi
Şu Demokrasi Dedikleri...
İşte bu yıllarda harap bitap olmuş, ulus olduğunun farkında olmayan, cesareti olmayan ama tarihi boyunca da kolay kolay boyunduruk altına da girmemiş bir millet... Savaşlardan savaşlara gidilmiş, ağır bir antlaşma ile her yeri zincirlerle bağlanmış bir millet...
Bu millet için değişik hizmetlerde bulunmuş, akıllı, ileri görüşlü, aydın, anti-emperyalist, ilerlemeci, çok yönlü bir asker... O korkulu günlerde herkesin en iyi olasılıklı manda arayışındayken, istiklal-i tam diyebilmiş bir asker. O yıkkın ulusu en zor şartlarda önce zincirlerinden kurtarıp, sonra yaşaması için gerekli gücü verebilmiş bir komutan... O yıkkın ulusa çağdaşlığı getirmiş bir başkan... Çağdaşlığı yaygınlaştırmak için il il dolaşmış bir başöğretmen... Düvel-i muazzama ya başkaldırmış bir kahraman...
Ve O, demokratik sisteme geçmek istemesine rağmen; en büyük demokrat o iken, yeterli şartların oluşmamasından(gerici olmayan Fethi Okyar’ın partisine bile gericilerin toplanması gibi...) ötürü tek partili sistemin Ebedi Şef’i... Ve o bir diktatör(müş)…
Yıllar yıllar geçmiş ve O’nun kurduğu okullarda okuyup, O’nun verdiği imkanlarla başa geçenlerin amansız aymazlığı mı, sapkınlığı mı, hayır! Hayınlığı...
O; cumhuriyete, ulusal egemenliğe inanırken diğerleri hilafetin, saltanatın peşindelerdi. Kim miydi bunlar bağımsızlık savaşı kahramanları Karabekir Paşa gibileriydi. Ama şimdi gelin görün ki 2.Cumhuriyetçiler(2.Tanzimatçılar mı desek?) emperyalizmi ve bölücüleri de arkalarına alıp konuşuyorlar. Gazi’nin kurduğu Cumhuriyet’i aşağılık bir sistemmiş, diktatöryel bir rejimmiş gibi anlatan, hilafetçilerin geleneğinden gelen neo-liberaller, neo-İslamcılar, fettullahçılar… Demokrasinin D’sini bilmeyen %47’yi görüp saltanatını duyuran gericiler... Ve bunlar demokrat, Kemalizm gericilik…
Dini siyasete alet ederek, odun, kömür dağıtılarak, medya satın alınarak, halk planlı bir biçimde cahil bırakılarak elde edilen %46,7 ve onun karşısında halkı özgür düşünmeye sevk eden, sanatı ve bilimi Anadolu’nun her köşesine yaymaya çalışan bir ideoloji. Hangisi mi gerici? Aydın Doğan ve Fettullah Gülen’den mi duymak istersiniz? Yoksa Aziz Nesin’den, Bahriye Üçok'tan ya da Uğur Mumcu’dan mı? Ya da en iyisi ön yargılarınızı bırakabildiğiniz kadarıyla bırakıp, kendiniz karar verin!
İşte böyle bir şeydir, şu demokrasi dedikleri… Demokratım diyene kılıç çekmeyeceksin, ona karşı olan varsa demokrasi düşmanı ilan edeceksin.
17 Kasım 2007'de Gündeme Dair Hissetiklerim
Biz hiç çekinmeden, dağda yaşamayı alışkanlık haline getirmiş insan ziyanlarıyla diplomasi kurduğumuzdan beri, zannedersem bizim Türkmenlere bakış açımız da değişti. Türkmen Liderini ülkemize almaz olduk, bunu buradan çıkartabiliyorum.
Ata'mızın Bursa Nutku'nu biz bugün unutur olduk. Günü kurtarmak için geleceğimizi tehlikeye atar olduk.
Biz bugün, 13-14 kişinin liseye giden bir kızımızı kaçırıp tecavüz etmesine sessiz kalır olduk.
Biz bugün kendi isteğimizle Kuzey Irak gibi bir yere giremez olduk.
Biz uzun zamandır eğitim sisteminin iyileştirilmesi gerektiğini unutup, yine bugün olduğu gibi türbanı konuşur olduk. Türbanı İslamı'ın 5 şartından biriymiş gibi gösterip dine küfrettik.
Biz bugün, önceden suçlanmasına rağmen beraat etmiş bir Mehmetçiğe, Hukuk Devleti ilkelerini çiğneyerek hain dedik. Biz bugün, ölseydi, Bayrağa sarılı gelecek olan o Mehmetçiğe (üstüne siyasi parti propagandasını yapacağımızı bile bile) hain dedik.
Biz bugün Milli Piyango Genel Müdürü'nü öldüren adamın neden onu öldürdüğünü sorguladık; fakat oraya nasıl silahla girdiğini bir kez bile gündeme getirmedik.
Biz bugün Avrupa Birliği için diplomasi yaparken, uyum için gerekli olan Millietvekili Dokunulmazlıklarının kaldırılmasının gündemde olmadığını gördük.
Biz bugün, Atatürk'ü her zaman olduğu gibi yine yanımızda görmek ister olduk.
Biz Cumhuriyet Mitingleri'ni (Parti Propagandası Yapılmamış Olmasına Rağmen), Başbakanımızca dışlanan insanları tekrar meydanlarda görmek ister olduk.
Biz bugün laikliğe küfür eden; ama şimdi laik geçinen siyasilere nasıl inandığımız anlamaz olduk. Bunu kabullenir olduk.
Biz bugün, Kuzay Irak'a girip girmeyeceğimize (ne hikmetse referandumdan önce) Bush değil Yüce Meclis karar verir diyipte sonra onun ayağına gidip izin isteyen siyasetçilere yine göz yumar olduk. Biz bir ara yine ne hikmetse 22 Temmuz'dan önce Bush'a Nato verip diklenen Sahte Kasımpaşa delikanlıları gördük.
Biz bugün A.B.D. Başkanı Bush'a, bizim Başkanımızmış gibi Başkan Bush diyenlere sesimizi çıkartamaz olduk.
Biz bugün yine ağzımızı kapatmadığımız için ölüm tehditleri aldığımızı unutmaz olduk. Biz yarın belki yine, bugün olduğu gibi, ölüm tehditleri aldığımız için gurur duyar olacağız. Teşekkürlerimle...
15 Kasım 2007 Perşembe
Mübeccel Kıray ve Toplumbilim
Türkiye'den bir yıldız daha kaydı.
Sevenleri ve arkadaşları ona "Beco" derlerdi.
Adı Mübeccel Belik Kıray'dı.
"Soğuk Savaş" döneminin en baskıcı yıllarında Türkiye'de Toplumbilim öğrenmek ve öğretmek, araştırma yapmak için olağanüstü güçlüklere göğüs germişti.
Umudunu ve mücadele gücünü hiç yitirmemiş, bütün güçlüklerin üstesinden gelmiş, öncü araştırmalara ve kuramsal modellere imza atmış, çok değerli öğrenciler yetiştirmişti.
Adını dünya ve Türk toplumbilim literatürüne altın harflerle yazdırmıştı.
Yaşam arkadaşı, Dr. İbrahim Kıray, namı diğer "İbo", en yakın mücadele yoldaşıydı aynı zamanda.
Kızı Emine Kıray, Osmanlı Borçları hakkındaki mükemmel kitabıyla ün yapmış bir biliminsanıdır.
Yaşama bakışı ve Toplumbilim yaklaşımı "Marxist-diyalektik" ilkelere göre biçimlenmişti.
Çağdaş Toplumbilimin gereği olan "alan araştırmalarında" tabii ki uygulamacı, pozitivist, deneyselci yöntemleri ve teknikleri kullanırdı.
Elde ettiği bulguları, diyalektik yaklaşımla yorumlar, makro sentezlere bu biçimde ulaşırdı.
Türkiye'de Toplumsal Bilimler alanındaki iki eksikliği, bu sentezi ile aşmıştı:
Birinci eksik, sadece "kuramsal (teorik), spekülatif düşüncede" kalıp, ortaya konan varsayımları gerçek yaşamla test etmemekti.
İkinci eksik "alan araştırmalarının sonuçlarını" sadece bir fotoğraf gibi ortaya koymak ve makro bir çerçevede yorumlamamaktı.
Mübeccel B. Kıray işte kendi içlerinde çok yaralı ve verimli olan ama birbirleri ile ilişkilendirilmeyince eksik kalan bu iki çabayı birleştiren, bütünleştiren bir senteze sahipti.
Bu sentezci yaklaşım ona, hızla değişmekte olan Türkiye gibi ülkelerde (gecekondu olgusu gibi, arabesk müzik gibi) ortaya çıkan yeni ve geçici yapılanmaların gerçekçi ve bilimsel çözümlemelerini yapmak ve bilimsel açıdan kavramsallaştırmak olanağı vermişti.
Toplumbilimde, "bozuk", "yanlış" gibi değer yargılarına yer olmadığını bilen Kıray, hızlı değişmenin ortaya çıkardığı bu yeni ve geçici olguların, aslında toplum tarafından fonksiyonel bütünlüğü sürdürmek amacıyla üretildiğini görmüş ve onlara "Tampon Kurumlar" adını vermişti.
Böylece "din-tarım toplumlarının" yapısıyla, "endüstri-kent toplumlarının" yapısı arasında yeni bir "değişmekte olan toplum" yapısı modeli oluşturmuştu.
"İdeal modeller" bağlamında, hızla gelişmekte ve değişmekte olan ülkelerin, hem tarım hem de endüstri toplumlarından farklılığı üzerine, dünya ve Türk Toplumbilim literatürüne önemli bir katkıda bulunmuştu.
Üniversitede benim hocam olmadı.
Ama daha öğrenciyken, yaptığı alan araştırmalarına katıldım ve ondan çok şey öğrendim.
Akademik çalışma yapmaya başlayınca, Toplumbilime olan katkılarının farkına vardım.
Türk Toplumbilimcileri kitabımda onu inceledim.
Mübeccel Belik Kıray'ı tanımış ve onunla çalışmış olmaktan mutluluk ve onur duyuyorum.
Prof. Dr. Emre Kongar
21 Ekim'de Referanduma Evet Dedik; Ama !

Katılım oranın kesin olmayan sonuçlara göre % 60'lı oranlara ulaştığı bu referanduma evet diyenlerle yaptığım bazı görüşmelerde, neden evet dediklerini sorma fırsatını yakaladım. Bir çoğu halkın yönetime katılması için diye bir cevap versede önemli bir çoğuda AKP yandaşı olduğundan böyle bir seçim yaptığını benimle paylaştı. Şunu söylemek gerekiyor, her şeyden önce referandum partiler üstü bir nosyondur. Partilerin bu olaylara karışması onları baskı grubu yapar ki bu da siyasi parti teorisine bir oranda terstir.
Önecelikle referandum paketi sanıldığının üzere sadece Cumhurbaşkanını halkın seçmesini içermemektedir. Referandumda var olan konuları kısaca özetlersek;
1- 11. Cumhurbaşkanını halk seçsin. (Bu genel ibare referandum süreci başlamışken 12 cumhurbaşkanı olarak değiştirilmiştir.)
2- Meclis karar yeter sayısı 184 olsun. (367 Milletvekili toplayamama sorunu sebebiyle)
3- Genel seçimler 5 yıl yerine 4 yılda bir yapılsın.
4- Cumhurbaşkanı seçilen kişi var olan duruma göre 5 + 5 yıl görev yapabilsin.
Referandumda var olan kısa başlıklar aynen böyleyken, yapılan propagandalar genelde Cumhurbaşkanını halkın seçmesi yönünde yoğunlaşmıştır. Neye evet dediğini bile henüz bilmeyen daha doğrusu kavrayamayan halk ne yazık ki siyasal rejimin çarklarını büyük ölçüde zedelemiştir.
Düz ve bir o kadarda açıklayacı olan mantıksal kavrayıştan yola çıkarsak, Cumhurbaşkanını seçme zorluğu yaratan 367 yeter sayısını 184'e çeken bir referandum metninin amacını kavramakta epey zorlanırız. Meclisin seçimini kolaylaştırarak, seçimi meclis yerine halka yaptırmanın mantığı nedir, bunun sorgulanması gerekir.
Bu referandum halka bir dayatmadır. Yukarıda sayılan maddelerden birincisine evet deyipte, diğer maddelerden herhangi birini kabul etmemek pek tabii ki doğaldır; fakat maddelerden birine evet demek diğer maddelere de evet demek olduğu için, dayatma apaçık meydana çıkmaktadır.
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) referandum sürecini bir huku komedisine çevirmiştir. Demokrasiye evet, referanduma evet diye propagandalar yapan, siyasi iktidarın etkisi altında kalan YSK, oylama süreci başlamış bir metnin değiştirilmesinin verilen oyları etkilemeyeceğine hüküm vererek cehalet örneği sergilemiştir.
Bir şeyden haberdar olmak, onu bilmek demek değildir. İnsanların referandumdan haberi vardır; fakat bu konuda bilgisizdirler. Bu süreç onu göstermiştir. Siyaset Biliminin önde gelen akademisyenleri seçim sonuçlarından sonra başını eğerek bizim halka verecek neyimiz kaldı demiştir. Bunun sebebi siyaset bilimcilerin üstüne basa basa bu süreçte halkın hayır demesi gerektiğini söylemesi ve halkın bunu dinlememesidir.
Referandum sonuçlarına bakacak olursak, referandum sürecinin kimin işine geldiği apaçık meydandadır. Güneydoğu Bölgesinde yaşayan halk referanduma %95 oranında evet demiştir. Bunun nedeni sorgulanacak olursa, yeni Cumhurbaşkanı'nın kim veya kimler olabileceği akla düşer (Burada oradaki halkı kötü gösterdiğim lütfen anlaşılmasın, çünkü referanduma katılmayan büyük bir çoğunluk söz konusudur.).
Sonuç olarak, Türkiye; bilim dünyasını reddederek, demokratik haklarının çiğnenmesine göz yumarak, referandum paketinden bir haber olarak, referandum metnine evet demiştir. Sevinilecek olan tek nokta Türkiye yeni bir siyasi kavrayış ortaya çıkarmıştır. Halkın Cumhurbaşkanını seçtiği bir parlamenter sistem. Dünyayı güldürmek bizim bu konuda, inanın ki hakkımız değildir.
Diğer maddeleri de yakında yorumlayacağımı belirtirim. Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız için...
14 Kasım 2007 Çarşamba
Kümesteki Tavuk Kim ?
Yeni oluşan bu tabloda muhalefet partilerinin sayısı çoğalmış oldu. Hükümetin önceki döneme göre bu dönemde biraz daha rahatsız edileceği görünmektedir. Bu dönemde en etkili muhalif parti olarak dtp gündemde. Gerek yapmış oldukları kongrelerle, gerek vermiş oldukları açıklamalarda
hükümet ve Türkiye' ye karşı muhalefeti benimsemiş görünüyor.Her fırsatta aldıkları yüzde % 47 lik oyu işaret ederek bizim 360 milletvekilimiz var diyen akp, dtp' nin bu muhalefeti karşısında neden çaresiz ve sessiz kalıyor düşündürücü doğrusu. Meclisteki sandalye sayısının fazla olduğunu ve bu bağlamda herşeyi kendisinin yapacağını savunan bu zihniyet pkk' nın meclisteki koluna karşı neden çare üretemiyor. Akp' nin bu tavrı akıllara şu sözü getiriyor ''kümeste de tavuklar fazla fakat horozun sözü geçiyor''. Meclisteki bu çoğunluk neden bu muhalif harekete ses çıkartamıyor? Demokrasi adı altında, artık açık bir şekilde fikirlerini ortaya koyan dtp resmen toprak istiyor, özerklik istiyor fakat kimse buna dur diyemiyor. Bakalım bu iş nereye kadar gidecek.
13 Kasım 2007 Salı
Küçük Düşürücü Bir Politika Örneği

Türkiye'ye özgü bir özelliği olan politikacılar, politik propagandalarını yaparken, neredeyse halkın ayaklarının altını öperler; ama ne hikmettir ki istediklerini aldıklarında ayaklarını öptükleri halkı ayaklar altına alırlar. Geçtiğimiz günlerde de bunun çok net bir örneği verilmiştir.
Suudi Arabistan Kralı Abdullah (Efendi) ülkemizde, sanki bizim ülkemizin kralı olarak karşılandı, ki bizim ülkemizde krallık denilen bir kavram hiçbir zaman var olmamıştır. Kraldan çok kralcı bir yapıya büründüğümüz (herkesi katıyorum sonuçta o şahıs herkesin başbakanı, herkesin Cumhurbaşkanı - kovulmak istemeyiz ülkemizden) geçen haftada bir politik skandala imza atılmıştır.
Resimde de görüldüğü üzere, BİZİM (Cumhurbaşkanından sorumlu) Başbakanımız ve Cumhurbaşkanımız, Suudi Arabistan Kralı olan Hazreti ortalarına almışlar, o kral bozmasının resmi altında oturmuşlar. Yüzünden gülücük eksik olmayan Cumhurbaşkanımız yine gülerek, kralın otel odasında. Resmin her yerinden hiyerarşi akıyor. Bu resim bir saygısızlıktır. Eski Başbakanlarımızdan rahmetli Bülent Ecevit, Amerika Başkanı'nı karşılarken yaşlılığından sendelediğinde, Başbakanımızı rezil etmiştik. Şimdi ülkemizin bugün ki durumuna bakın.
Otel odasında ziyaret edilen Suudi Kralı'na hediye olarak, Devlet Şeref Madalyası takılmıştır. Bu insan kimdir ve neden şeref madalyası takılmıştır ? Bu konudaki kanun hükmü açıktır: "Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü, toplumun huzuru birlik ve beraberliği içi yurt içinde ve yurt dışında üstün feragat, fedakârlık, başarı ve yararlılık gösteren kişilere..." Devlet Şeref Madalyası verilebilir. Bu Kral, bunlardan hangisini yapmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bush'a, kısa olsun diye (sanki bizim Başkanımızmış gibi) Başkan Bush diye hitap eden, Devlet Büyüklerimiz bu Kralı da resmen bizim Kralımız ilan etmişlerdir.
Gelen tepkiler üzerine BİZİM Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Suudi Kralı'nın yaşı yüzünden yanına gidildiğini (Yazının başında verdiğim kısa anekdotu hatırlayın lütfen) söylemişlerdir. Peki Ben Cumhurbaşkımıza soruyorum. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in neden ayağına gidilmemiştir , Şimon Peres Arap Kralı olan, pirinci elle yiyen bu insandan büyük değil midir ?
Cumhurbaşkanlığı Makamı bu devletin en üst makamıdır. Dış İşleri Bakanlığı'nı devam ettiriyor olsa bile, bu şekilde davranmaması gereken bir siyasi elit Cumhurbaşkanı iken nasıl böyle davranabilmiştir.
Gelen tepkiler üzerine köşk, bu şekilde bir davranışın usulde var olduğunu söylemiştir. Peki bunu kabul edelim. O zaman bir soru soralım bu usul neden başkalarına uygulanmıyor ? Bu soruya da köşk, Suriye Devlet Başkanı'na da bu şekilde davranıldığını söylemiştir. O zaman Suriye Devlet Başkanı sanırız ya yaşından oldukça genç gözükmektedir ya da nüfusa büyük yazılmıştır. Yoksa her iki Devlet Başkanı da Müslüman diye mi ayaklarına gidilmiştir ?
Son bir şey, eğer bu adam ülkemize yatırım yapacağı için ayağına gidildiyse, söylemek gerekir ki; Devlet onuru parayla satılmaz.
10 Kasım 2007 Cumartesi
İkinci Dünya Savaşı Öncesi ve Sonrasi Türkiye
Savaştan önceki yıllarda, daha Atatürk hayattayken Türkiye Sevr Antlaşmasına oranla daha çok kabul edilebilir bir Antlaşma olan, Lozan Antlaşması'na imza atmıştı. Bu antlaşma esnasında, istediklerini alamayan Batılı Devletler, istediklerini içeren bir belgeyi ellerinde tutmuşlar ve Türkiye'nin er ya da geç kendilerine muhtaç olacağını ve Lozan'da alamadıklarını o zaman alacaklarını söylemişlerdi. Bunun üzerine Türkiye, elinden geldiğince kendi olanaklarıyla yetinmiş ve söz konusu batılı devletlerin kapısını hiç çalmamışlardı. Bu durum Türkiye'nin uluslararası arenada güçlü bir devlet olarak anılmasına yol açacaktı.
10 Kasım 1938'den kısa bir süre sonra İkinci Dünya Savaşı'nın, 1. Dünya Savaşı'ndan beri atılmaya devam eden çimentosu kurumaya başladı. Atatürk'ün ölümünden sonra, Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü savaşa girmemeyi düşünmüş; fakat kendisini ekonomik kısıtlamalarla sağlama almaya çalışmıştı. Bu dönemde tasarruf politikaları izlenmişti. Üstelik bu politikalar halkın büyük tepkisine rağmen yapılmıştı.
Savaşın sonlarına doğru aynı dönemlere rastlayan, çok partili hayata geçiş döneminde, CHP o zaman ki tasarruf politikaları sebebiyle iktidarını Demokrat Parti'ye kaptırdı. Demokrat Parti Halkçı, Köylücü, söylemleriyle, CHP'nin tasarruf politikasını eleştirdi. Nihayetinde DP İktidarı Türkiye'nin geleceğini belirlemeye başladı. DP iktidara geldiği zaman tasarruflarla birikmiş bir devlet hazinesinin sahibi oldu. Gerçekten de halk ne istediyse yaptı; çünkü elinde mükemmel bir kaynak vardı: "Savaş korkusuyla tasarruf edilmiş bir yığın para ve altın".
Halkın her istediğne iktidarı kaptırmamak için evet diyen DP iktidarı bir süre sonra kasanın boşaldığını görünce, dış borç almaya başladı. Halkın istekleri sınırsızdı; fakat devlet kasası sınırlıydı. İşte tüm bunlar dış borçların alınmasını gerektirdi. Alınan dış borçlar sonrası Batılı devletlerin Lozan'dan bu yana sakladıkları istekler gün ışığına çıkmaya başladı.
Sonuç olarak bugünün Tükiye Cumhuriyeti'ne o zamanın koşullarını dikkate alarak bakmak gerekir. Artık Türkiye Cumhuriyeti Kuzey Irak gibi bir coğrafyaya dış güçlerin isteğine göre girip girmeme kararını verecek bir ülke olmuştur. Burada kesinlikle DP politikalarını suçladığımız düşünülmesin; fakat bu durumun başlangı olarak DP sayılabilir. Sorun aslında daha çok başlangıcı yapan da değil, bu durmun devam etmesine göz yumanlardadır. Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız için.
Seni Çok Özledik !

Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün, 69. ölüm yıl dönümü. Yüce Türk Milleti'nin acısını baylaşıyor, şu kritik günlerde kendisini büyük bir özlemle anıyoruz. Emanet ettiğin vatanın bekçisiyiz. Nur içinde yat.Türk Milleti'nin başı sağolsun. Seni çok özledik Ata'm...
7 Kasım 2007 Çarşamba
Biz Olabilmek
Merhaba, sayın okuyucular. Ülkemizde ve dünyada gelişen olaylara, gündeme dair uçsuz bucaksız sanal dünyada bir çentik atmak için burda bulunmaktayız. Bu proje, umarım size bir doyum verir ve katılımın artmasıyla çentiğimiz büyür. Şimdi gelelim ilk yazımızı sizlere sunmaya..
*********
BİZ OLABİLMEK
TV'de bayan sunucu konuşuyor: Türk halkı... Haberci belirtiyor: Türk bayrağı ya da Türkiye bayrağı.. Orhan Bey konuşuyor: Türkiyeliyim..
Günümüzde azan terör olaylarından geriye doğru baktığımızda; Sayın Erdoğan'ın "Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı" üst-kimliği söylemi olsun, AB'nin Güneydoğu ve Doğu'ya karşı farklı tutum izlemeleri olsun, her ne kadar son zamanlarda görüşmeler olsa da; birçok PKK asilerinin de itirafları, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın daha önce üstü kapalı bir biçimde ABD'nin desteğini bildirmesi ve bunlara benzer birçok olay üzerine ABD'nin terör örgütüne yardımı olsun, Türkiye'de hem sağdakilerin hem soldakilerin "biz"den yoksun tutumları olsun....
Önce Türkiyelilik konusuna eğilmek istiyorum. Ülkemizden bahsederken bimem ne apartmanından bahseder gibi bahsetmek beni rahatsız ediyor. Sıradan Tv adamlarının sanki Türkiye-dışı ya da Türkiye-üstü bir konumdaymış gibi davranması bana çok ukalaca geliyor. Olayı şoven ulusçuluğa indirgemeden buranın bizim, burdakilerin de "biz" olarak kabul edilmesi gerekiyor..
Ayrıca bu konuyla ilgili olarak, laiklik konusunda da etmek istediğim birkaç söz var. Laikliği sadece devlet kurumlarında bir rozet, bir bayrak, devrim tarihi terslerinde 6da 1 gibi görünmesi oldukça yanlış. Ülkemizde laik kesim diye anılan bir kesim var. Böyle saçmalık olur mu? Laik kesim ne demek? Fransa'da laik kesim diye bir zümre var mı? Vardı da bizim mi haberimiz yok? Laikliğin ulus olabilmenin en vazgeçilmez şartı olduğunu, insanların dinine göre, mezhebine göre ayrılmasının engellenmesinde en önemli koz olduğunu unutan politikacılar bu ülkeye karşı -bilerek veya bilmeyerek- affedilmez hayınlıklar yapıyorlar. Seçim sonuçlarına baktığımızda, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde dinin baskın çıktığı yerlerde AKP, etnik ırkçılığın baskın çıktığı yerlerde ise DTP'nin çok oy aldığını görüyoruz. Bu, hala bu bölgelerimizin merkeze bağlılığının din faktörüyle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Ancak bu kadar keskin çizgilerle anlatmamız yanlışlık doğurabilir. Halen yarı feodal toplum görünümünde olan bu bölgelerimizde ağa etkeninin de çok önemli olduğunu belirtmemizde fayda var.
Büyük Atatürk'ün, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir." sözünden hareketle halk temelli bir ulus olduğumuzu vurgulamak isterim. Halkların kardeşliği bir bütün çerçevesinde ulusumuz bünyesindeki halkların kardeşliğiyse; evet kardeşiz. Ama olayı etnisiteye dayandırarak bu durumdan da vazife çıkaran varsa; bu bölücükle eş değerdir. Çünkü Türkiye Türk ve Kürt bileşiminden oluşmuş değildir. Yüzlerce yılın; Sümerlerin, Hititlerin, Selçukluların, Osmanlıların taşıyarak getirdiği, Atatürk'ün uluslar arası modernizme uygun olarak çevirmek istediği bir uygarlıktır. Eğer iş, Türk-Kürt ayrımına gelmişse, zaten psikolojik olarak bir bölünme gerçekleşmiş demektir. Türkiye'de tek küçük etnik yapı Kürtler de değildir. Türk-Kürt olayına indirgediğimizde Kürt harici diğerlerinin Türk ırkından(millet değil) olduğu anlaşılıyor demektir. Her türlü bir faşizm, her türlü bir ırkçılık kapımızdadır.. Hem Kürt ayrılıkçı ırkçılarının, hem de Türk Nazilerinin yoğun çabalarıyla... Bu kanlı sorun üzerinden garip politikalar yapmak, oy avcılığı peşinde olmak, Mustafa Kemal Paşa'nın tüm dış ve iç düşmanlara karşı zorlukla yerli yerine oturtabildiği, Türk Ulusu ve Türk kavramını yerinden oynatıp, günlük siyasete alet etmek ancak ve ancak gerçel sorunlarla yüzleşemeyecek, tutarlı bir politikası veya ideolojisi olmayan partilerin işine gelir. Kısacası MHP, DTP ve iktidar partisine..
Bir sonraki yazıda buluşmak üzere, hoşçakalın..
6 Kasım 2007 Salı
Çok Yakında Sizlerleyiz.
Bu bakımdan kısa bir süre sonra yayın hayatına başlayacak olan dergimize, sizin gibi değerli yazarları bekliyoruz. Sizde sitemizde yazmak istiyorsanız, size 2 yöntem sunuyoruz. Bunlar;
1- Kadrolu bir yazar olup sürekli yayınlar yayınlayabilirsiniz. Yazılarınız siz istediğiniz anda yayınlanır. Bunun için politikadergisi@gmail.com adresine; kendinizi detaylı olarak tanıtan bir mail atınız.
2- Kadrolu bir yazar olmak istemiyorsanız, sürekli yazı yazmak için gerekli zamanı bulamıyorsanız ve benzeri sebeplerle sürekli yazılar yazamayacaksanız, yazmış olduğunuz tüm yazılarınızı politikadergisi.yazar@blogger.com adresine yollayabilirsiniz. Lütfen yolladığınız yazılarda isim soy isim belirtmeyi unutmayınız. İsim soyisim belirtilmeden yazılan yazılar 2 gün bekletildikten sonra, eğer bu süre içinde halen bize isim soyisim belirtilmezse anonim olarak yayınlanacak ve yazar, yazısı hakkında hak talep edemeyecektir.
Yazar olma konusundaki kuralları belirttikten sonra birkaç detaya daha değinmek gerekir. Bunlar;
1- Yazar kadrosunda olsun veya olmasın kişilere yazdıkları yazılardan ötürü telif hakkı ödenmez. Ücretsiz bir sunucu üzerinde açılan bu dergi, tamemen gönüllülük esasınca oluşturulmuştur. Herhangi bir ticari nitelik taşımaz.
2- Sitede yer alabilecek reklamlardan edilebilecek gelirler tamamen hayır kurumlarına devridelecektir. Devredilen miktarın faturası sitede yayınlanacaktır.
3- Bu kurallar üstünde söz konusu kurallar değiştirilmemek kaydıyla, yeni ek kurallar getirilebilir. Bu kuralları getirme serbestisine site yönetimi (Tüm Yazarlar ve Editörler Kurulu) karar verecektir.
4- Politika Dergisi'nde yazar olan ve/veya yazılarını yollayan herkes bu kuralları kabul etmiş sayılır.
http://politikadergisi.blogspot.com

