Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

14 Ocak 2008 Pazartesi

Aydınlanmamış Aydınlar...

Sevgili okurlarım, aslında bu yazının başlığını "Aydın İhaneti" koyacaktım.

Çok alışılmış ve çok klasik olduğu için vazgeçtim.

Onun yerine zıt kavramlardan oluşan "oksimoron" bir başlık seçtim.

* * *

"Aydın", "aydınlık" gibi "aydınlanma" gibi temel kavramlardan gelen bir sözcük...

Eski deyimle "Münevver"...

O da aynı kökten geliyor:

Işıklanmış, nurlanmış anlamında "Tenevvür etmekten" yani "aydınlanmaktan"...

* * *

Her iki sözcüğün temelinde de aynı kavram var: Işık, aydınlık, nur...

Bu nedenle "Aydınlanmamış Aydın" ya da "Tenevvür etmemiş Münevver", aynen "yaşayan ölü" gibi "oksimoron bir deyim.

Siz buna "Karanlık Nurcu" veya "Aydınlatmayan Işıkçı" da diyebilirsiniz!

* * *

"Aydınlanmamış Aydınlar" nasıl ortaya çıkıyor?

Medyaya nasıl egemen oluyor?

* * *

"Aydınlanma", Batı Avrupa'da yaşanan bir tarihsel döneme ve bir kültürel-siyasal sürece verilen isim.

Temelleri Rönesans ve Reformla atılan, Fransız İhtilali ile patlayan ve "Yakın Çağ"ı başlatan bir süreç:

Endüstri Devrimi ve onun sonuçları olan kentleşme ve demokratikleşme ile tüm dünyaya egemen olmuş.

* * *

"Aydın" esas olarak yukarda açıkladığım bu sürecin doğurduğu bir birey tipi.

Süreç, zorunlu olarak din-tarım toplumunun feodal yapısını çökertmiş...

İnsanları, dinin (kilisenin) ve toprak ağalığının baskısından kurtarmış, onlara özgür ve bağımsız bir kimlik, eşitlik, adalet ve kendi yazgısına egemen olma hakkını vermiş...

Böylece, boyun eğen dogmatik kişilikten, özgür ve bağımsız, sorgulayan kişiliğe ve bu kişilik tipini yaratan, destekleyen, bilimin yol göstericiliğinde işleyen kurumlara geçilmiş...

Aydın, hem bu kurumları yaratmış ve desteklemiş, hem de bu kurumlar tarafından yaratılmış ve desteklenmiş.

Batı'daki kısa tarihçe bu.

* * *

Bizdeki "Aydınlanmamış Aydın", okumuş-yazmıştır...

Diplomalıdır...

Ama eşitlik ve adalet ilkelerine, bireyin kendi yazgısına egemen olma hakkına önem vermez...

Bağımsız, özgür ve sorgulayıcı kişilik ve bu kişiliği geliştirici kurumlar, bilim ve demokrasi onun için önemli değildir...

Onun için önemli olan cemaatçilik, dogmatizm ve iktidar dalkavukluğudur...

Sürekli bir "kıble" arar...

Moskova çökünce, Washington'a döner, Brüksel'e döner, Mekke'ye döner...

Döner babam döner...

Köle ruhlu olduğundan, patronlar tarafından tercih edilir; hemen medyaya da egemen olur, o gazete senin, bu televizyon benim, dolaşıp durur...

İktidarlar değişir, efendiler değişir, kıbleler değişir, ama onun dalkavukluğu değişmez...

Arkasına, hangisi olursa olsun, iktidarın gücünü alır...

Yozlaşmış, üç kağıtçı siyasetçinin vazgeçilmez müttefikidir...

Arap olsun, Batı olsun, her türlü emperyalizmin hizmetindedir...

Eleştirmez, över...

Sorgulamaz, biat eder...

Prof. Dr. Emre KONGAR

Not: Bu yazı değerli hocamızın izniyle http://www.kongar.org/aydinlanma/2008/605_Aydinlanmamis_Aydinlar.php adresinden alınmıştır.

Söz Veriyoruz, Desteğinizle Daha da Büyüyeceğiz !

Politika Dergisi desteğinizle daha emin adımlarla yoluna devam edecektir. Politika Dergisi bünyesinde yaptığımız anket çalışması (Politika Dergisi Projesini Nasıl Buldunuz?) sonlanmıştır. Bu anketin sonuçlarını belirtmekten gurur duyarız. Bu anketin sonuçlarına göre oy kullanan 49 okuyucumuzdan % 77'si (38) projemizi umut verici olarak nitelemiş, okuyucularımızdan % 12'si (6) projemize değmez diye bir bakış açısıyla bakmış, %10'u (5) ise projemize karamsar kalmıştır.

Politika Dergisi olarak bizim bu anketten çıkartacak çok önemli sonuçlarımız vardır. Bunları sıralarsak,

1- Projemizi umut verici olarak niteleyen okurlarımızın bizden büyük beklentileri vardır ve bu beklentileri karşılamak bizim görevimizdir.

2- Projemizi değmez olarak niteleyen okuyucularımız, bize daha büyük işler yapmamız konusunda bir şeyler fısıldamaktadır.

3- Projemize karamsar kalan okuyucularımızı, projemizi beğendirmeye çalışmak için elimizden gelen gayreti gösterme zorunluluğumuz doğmuştur.

4- Politika Dergisi bu bağlamda yoluna emin adımlarla daha güçlü olarak devam edecektir.

Bu bağlamda projelerimiz,

1-Dergimizde oluşan yazıları bir bütün halinde okuyucularımıza somut bir şekilde sunmak. Bu doğrultuda kendimize gönüllü sponsorlar aramaktayız.

2-Dergimizi daha iyi bir tasarımla ve adresle sizlerle buluşturabilmek. Bu doğrultu da çalışmalarımız sürmektedir.

3-Dergimize yeni yazarlar kazandırarak bütüne hitap edebilecek bir dergi olmak.

4-Dergi olarak okuyucularımızın aktif katılımını sağlamak.

Şimdilik bu projelerimizi hayata geçirmek ve daha yeni projelerle karşınızda olmak bizim boynumuzun borcudur. Teşekkürlerimizle okumadaki, desteğinizdeki sabrınız ve ilginiz için...

Politika Dergisi

Türkiye Acı Bir Gerçekle Sarsılıyor...

Dağlıca Baskını hala zihinlerimizde duran karanlık bir gün. Bu karartı 2 nedenden kaynaklanıyor. İlki 12 askerimizin bu baskında şehit düşmesi, ikincisi ise bu baskın sırasında kaçırılan 8 askerin çeşitli nedenlerle suçlanması.

Hukukun değişmez biz ilkesi vardır. "Kimse cezası kesin olarak belirlenmeden suçlu değildir." Politika Dergisi olarak bu ilkeye büyük saygı duyuyoruz; fakat gelişmelerden de bahsetmemeyi bir yere kadar içimize sindiriyoruz.

Milliyet Gazetesi'nin haberine göre Dağlıca Bakını sonrası kaçırılan (!), askerlerden Er Ramazan Yüce, PKK Terör Örgütü ile ilgili yakalanan telsiz konuşmalarını yanlış tercüme etmiş ve askerin o bölgede güvenliği sağlamak üzere oraya gitmesine sebebiyet vermiştir. Hareketın Cumartesi değilde Pazartesi gerçekleşeceğini tercüme etmiş ve askerimizin önceden o bölgeye gidip önlem almasını sağlamıştır. Bu iddialar Türkiye Cumhuriyeti devletini açık bir şekilde sarsmıştır. 12 arkadaşının o anda yanında ölmesinin vicdanı yanını hiç düşünmemiş olmasını düşünmek bile tüyler ürperticidir.

Umarız bu iddialar gerçeği yansıtmıyordur; çünkü böyle iddiaların gerçek olması Türkiye açısından büyük bir sorundur ve tehlikelidir. Biz yine de şimdilik cezası kesinleşmemiş olanların suçlu sayılamayacağı gerçeğinden hareketle biraz zaman kazanıp, düşünmek için süre istiyoruz.

Bu vesileyle şehitlerimizin acısını hala derinden hissettiğimizi sizlere belirtmek isteriz. Huzur içinde yatın.

Politika Dergisi

12 Ocak 2008 Cumartesi

Türban "Özgürlüğü !" ve Sonrası

"Örtünme" değil, "örtme" özgürlüğü...

Türban...

Ya da sıkmabaş...

Ya da tesettür...

Kısacası ve açıkçası kadının "örtülmesi"...

Kadınlar için "örtünme" değil, erkekler için "örtme" özgürlüğü!...

"Kapanma" değil, "kapatma" özgürlüğü!...

Dincilerin ve türbancıların, kadınların bireysel ve özel yaşamlardaki özgürlükleriyle yetinmeyip kamu alanlarında, özellikle de üniversitelerde, kendi kafalarındaki rejimi dayatmak ve yine kendileri yani erkekler için istedikleri "kadını örtme özgürlüğü!"

* * *

Evlatlarımızı ve kadınlarımızı nasıl örtüyoruz?

Ne zaman örtüyoruz?

Kim örtüyor?

Bırakın reşit olmayı, daha buluğa bile ermemiş çocuklarımızın beyinlerini nasıl yıkıyoruz?

Erkek egemen feodal kültür nasıl işliyor?

* * *

Haber çok tirajlı gazetelerde yayımlanınca kıyamet koptu:

Amerika'da yaşayan Ömer K., kız kardeşi Zehra'yı ilkokuldan alıp başını örterek Kuran kursuna yollayan anne-babasına karşı velayet davası açıyor.

Dava Fatih Üçüncü Sulh Hukuk Mahkemesi'nde 4 Mart 2008 günü görülecek.

Olay kamuoyuna yansıyınca, arkasından tamamlayıcı bilgiler de geldi:

Aile, kızlarını okuldan alıp, Fatih'ten ayrılmış, İstanbul dışına gitmiş.

Aslında ilkokul birinci sınıftan itibaren okula yollamaktan vazgeçmişler ama bunu gizlemişler; Amerika'daki ağabeye sahte karneler yollanmış.

İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü, ailenin izini bulamadığı için olayın arkasını kovalamayı bırakmış.

* * *

Şu trajediye bakar mısınız:

Bazı aileler, artık kızlarının buluğa ermesini bile beklemeden, daha okul çağında, başlarını örtüyor; üstelik okula da yollamıyor, Kuran kursuna gönderiyor.

Erkek egemen feodal kültürün "örtme" baskısı, o evladımızın sözde "örtünme özgürlüğü" oluyor...

* * *

Önce aile:

Dönüm noktalarının ilki, okul çağı.

Bu çağ atlanırsa, ikinci aşama, buluğa erme.

Sonra devlet:

Çocuk imam-Hatip okuluna gidiyorsa, devlet eliyle örtme işlemi.

Sonra evlenme:

Evladımızın başı hâlâ açıksa, "Bizim aile muhafazakardır, babam başı açık gelin istemez" muhabbeti...

* * *

Peki bu işin sonu nereye gidiyor?

Üniversitedeki tesettür özgürlüğü kavgası, imam-Hatip okullarındaki örtme uygulamasıyla birlikte ve özellikle ondan sonra yaygınlaştı, güçlendi.

Üniversite kavgası kazanılınca, sıra yargıçlara savcılara, kaymakamlara, valilere gelecek.

"Siyasal Bilgiler ve Hukuk diplomasını tesettürlü olarak almış olan evlatlarımız niçin yargıç, vali olamasınlar" kavgası başlayacak.

Bu gidişle sıkmabaşlı, hatta çarşaflı savcıların, yargıçların yanında tesettürlü kadın kaymakamlar, valiler dönemine hazır olalım...

* * *

Daha sonra neler olabileceğini ise, Irak'a ve Pakistan'a bakarak tahmin edebilirsiniz.

Prof. Dr. Emre KONGAR

Gördük..Daha Çok Göreceğiz..

Ekonomi iyi dediler..

Ekonomi ulusalcı olmadan olmaz bu kadar şişerse patlar dedik.

%47 onlara İnandı..

Destekledi..

Yabancılar gelecek yabancılar, diye avuç oğuşturuyorlardı..

Gözlerinde dolar işaretleri vardı..Şeyhler krallar gelip bütün paralarını bize verecek sandılar.

Gördük!



İşsizlik azaldı dediler..

Kalifiye insanlar aç, tüm kadrolara tarikatlar dolduruluyor dedik..

%47miz onlara inandı..

İşsizlik yok..Siz çabalayın dediler.

İşsizlik rakamları açıklandı..

Gördük!



Özelleştirme şahane muhteşem dediler..

Ülkenin değerlerini satmak vatanı satmaktır dedik.

%47miz onlara inandı..

Devlet memurları örgü örüyor..En iyi bu yabancılar yapar dediler.

Yabancılar yaptı.

Gördük!



Bu adamlar dolandırıcı, satacaklar ülkeyi de bizi de dedik..

Başbakan dediğin öyle olur , kostak yürür yandan bakar dediler..

Toki konutlarını eşe dosta, tanıdığa, şehit ailelerine rüşvet babında dağıttılar.. Devletin uçaklarını servis yaptılar, arabaları özel araba..

Dolandırıcılığın sahtekarlığın bilmediğimiz her türlüsünü yapıp bize her gün yeni bir sahtekarlık yolu gösterdiler.

%47miz ah ben de dolandırsam dedi onlara özendi.

Gördük!



Herşeyi gördük biz.Başbakanın bu ülke için can veren şehitlerimize kelle dediğini de gördük,anamıza küfrettiğini de gördük!

Neden?

Çünkü %47miz ikna olmuştu.

Bu nedenle Gördük!..

Ve daha Göreceğiz..


Güzel günler görecekmişiz..

Kandırmayalım kendimizi.

Eğer birşeyler yapılmazsa göreceğimiz şey güzel günler olmayacak..

Göreceğimiz şey Anamızla ilgili birşeyler olacak yine..

Ve Göreceğiz gerçekten!


özgürpınarışık

11 Ocak 2008 Cuma

Merkez Bankası Olayına Alternatif Bir Bakış





Merkez Bankası, Ziraat Bankası, Halk Bankası İstanbul’a taşınıyor. Kimseye de danışılmayacakmış. Sayın Başbakan öyle söylüyor. Bay Erdoğan kime danışacaksınız ki zaten… Kim umurunuzda ki? Güçler ayrılığı mı kaldı Türkiye’de? Cumhurbaşkanı sizin… Hükümet sizin… YÖK sizin… Bağımsız mahkemelere dahi el attınız. Güçler ayrılığındaki çarpıklıkları ileriye bırakıp, Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınması olayını irdeleyelim.

Anayasal ve tarihsel tartışılmaz bir gerçeğimiz var: Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’dır. Başkent ne demek? Politikanın, ekonominin, eğitimin her şeyin başkenti demektir. Ülkeyi yönlendiren yer demektir. Peki, AKP zihniyeti ne yapıyor? Başkent olmanın içini boşaltıp, sadece isimde başkent olarak Ankara’yı bırakıyor.

Yıllar önce bir AKP’li yetkili, Ankara’nın zulmünden bahsediyordu. Cumhuriyetten alınması gereken intikamı üstü kapalı anlatıyordu. Ben daha açık bir ifadeyle anlatayım. Türkiye’de temel olarak iki mentalite vardır: birincisi İstiklal mantığından uzak olanların, bağımsızlığın anlamını kavrayamamışların, emperyalizm ile ortaklıkları ve göbek bağı bulunanların mentalitesi… Bunlar liberal elitler olarak bilinen kesimi oluşturur. Ekonomik güce sahip, küresel sermayenin Türkiye şubesi görevini yürüten kesimdir. İkinci kesim ise, ulusal bağımsızlığı savunan, açlıkta-sefalette ülkesini yabancı ellere mahkûm etmeyen idealistlerin bulunduğu kesimdir. Birincisi Osmanlıcı, diğeri Türkiyeci… Birisi işbirlikçi, diğeri bağımsızlıkçı… Bütün olanlara bu açıdan da bakabilirsek, olayları biraz daha net görebiliriz.

İstiklal Harbi ve devrim sürecinin iki temel taşı vardır. Dışarıda antiemperyalizm ve bağımsızlıkçılık… İçeride ise modern, laik, demokratik, aydın cumhuriyet… Bazı özgün uygulamalar olsa da Mustafa Kemal’in genel olarak Fransız İhtilalinden esinlendiğini söyleyebiliriz. Zaten Atatürk bunu bizzat söylüyor. Ancak salt bir biriçimde burjuva devrimi yapmadı. Yapmış olsaydı, bu mantıkla zenginlerin merkezi İstanbul’un başkent yapılması gerekirdi. Ezberci klasik çizgiden ziyade, koşulların özgün ortamını yadsımayan ileri görüşlü ve rasyonel önderimiz konjonktürün diğer yüzünü daha fazla önemsemiştir. Ankara kurtuluşun, bağımsızlığın başkentiydi. Türkiye Cumhuriyeti de esas olarak bu temellere dayanmaktaydı. Komprador burjuvanın peşinden gitmek yerine, bağımsızlığın simgesi, Türkiye’nin kalbi Ankara başkent yapıldı. İşte tam şimdi, i’lerin noktalarını koyma zamanıdır. Bağımsızlıktan bihaber bu zihniyet, Ankara’nın sembolik önemini bilmeyen -daha da kötüsü- bilip de düşmanlık eden bu kesim hala bu düştedir. Sürdürdükleri politikaların, istikalden yana mı, emperyalizmden yana mı olduğunu düşünün. Atatürk'ün gösterdiği ulusal çizgide mi, yoksa küresel oligarşiden yana mı olduğunu düşünün. Ve son kararı siz verin!

Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınmasını da bir kez de böyle değerlendirmekte fayda görüyorum.
Emrah ÖZDEMİR

10 Ocak 2008 Perşembe

Suçlamadan Önce Dünü Düşünmek

Bir düzen yaratma iddiası en azından bazı kesimler için ortada bir düzensizliğin var olduğunun göstergesidir. Düzeni yaratmak istemenin en kötü düzen bile düzensizlikten iyidir söylemiyle şekillendiğini düşünmek herhalde ki yanlış olmaz. Değiştirilemeyen bir düzen kötü bir düzendir sözünü söyleyenleri belki şu an için hayatta göremiyoruz; ama en azından doğru bir noktaya basmadıklarını şu an için görebiliyoruz. Gerçi bu sözü söyleyenlerin deneme ustası Montaigne zamanında veya ondan önce yaşadığını size söylersem belki de kendimi ve sizi aynı anda yanıltmış olurum. Bu yanıltma da daha önce bizi yanıltmamdan kaynaklanır. Bu sebeple yazımın asıl konusu olan tarihsel durumları bugünün koşullarıyla değerlendirme yanlışlığına geçebilirim.

Zamanımızın suçlanan bir lideri var ve bu suçlanan lider ne yazık ki bizim insanımız tarafından suçlanıyor. Bizim insanımız tarafından suçlanan ise yine bizim efsanevi liderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK. Burada tüm milletimizi Atatürk'ü suçluyor diye nitelendirmiyorum; çünkü bu nitelemeyi yapsam bu yazıyı yazacak gücü kendimde bulamayacağımı çok iyi biliyorum. Ayrıca bu tarz bir nitelemeyi yapacak olursam bu yazıyı yazmamda ki amaç nedir ve ben bizden değil miyim diye merak ederdim. Kendi üzerimdeki olası suçlamalardan kendimi bertaraf ettikten sonra, liderimiz üzerindeki suçlamaları bertaraf etmeye koyulabilirim.

Liderimiz Atatürk'e yapılan suçlamaların odak noktasını Misak-ı Milli sınırları oluşturuyor. Misak-ı Milli'deki sınırlardansa genelde Musul ve Kerkük üzerine yapılan yorumlar göze ve kulağa çarpıyor. Atatürk'ün sınırlarımız belirlendiğinde Musul ve Kerkük'ü neden Türkiye dahil etmediği tartışılıyor. Tartışma sonrasında ise, bu petrol coğrafyasına sahip olamadığımız için, liderimiz var güçle eleştiriliyor; ama kimse İç Anadolu Bölgesi'nden daha büyük bir coğrafyada şu anda yaşadığımızı göremiyor. Kısacası kimse tarihi bilmiyor ya da herkes tarihi biliyor ve onu (tarihi) kafasına pek takmıyor.

Tarihi günün koşullarına göre yorumlamak saçmadır. Tarihi tarihin gerçekleştiği ana göre yorumlamak hem tarih için, hem de tarihin şanlı insanları için belki de en iyisidir.

Kısa bir bağlamda bugünü değerlendirmem gerekirse, Atatürk için belki zamanında Ankara'yı korumak çok gerekli değildi; çünkü oranın bize bırakıldığı belliydi. Ama şimdi Ankara'yı korumak o zamankinden çok daha değerli hale gelmiştir. Bu tarihin bize bir şantajıdır.

Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız ve ilginiz için.

Gökhan DAĞ


yüzde kac akepelisiniz?

Beni taniyanlar bilir secimden once akepenin %30u bulmasini bile Turk halkina yakistiramiyor bunu soyleyenlere deli gozuyle bakiyordum.
Ancak sandiktan akepenin fiskirmasindan! sonra herkesin yaptigi o basit hesabi yaptim ben de ;
%47
yani her iki kisiden biri akepeye oy vermisti.
Gozumun onune bir yandan Erdoganin oglunun gemicigi! , copten curumus marul toplarken arabanin ezdigi cocuklar, hirsizlik kapkac ,issizlik , tvlar ve gazetelerle pompalanan seviyesiz ahlaksiz hayat tarzi yani ulkenin dusuruldugu vehameti diger taraftan dis politikada Türkiyenin acizligi geliyor nasil olur da iki kisiden biri akepeye oy verebilir diye dusunuyordum.

Sonra anladim ki aslinda hesapta degil, sadece mantikta sorun vardi, yani %47 nin nedeni her iki insandan birinin akepeye oy vermesi degil her insanin yarisinin akepeli olmasi olabilirdi.

Yani sandik basinda, o an hangi yanin agir basiyorsa ona basiyorsun oyunu.. (Essek ve esref saati gibi ayni)
Ama her insan da esit (%50) akepeli olamazdi tabii.
Herkesin akepelilik derecesi farkliydi.
Kimi %75 akepeliyken kimi de benim gibi daha dusuk yogunlukta akepeli olmaliydi.

Mesela dun aksam yemek yerken bir kez de ne izliyor bu halk diye Canli Canli diye bir program actim.Yine birsuru sacmaliktan sonra Mehmet Ali Erbil ve son karisinin oy verme rezaleti cikti.Universite mezunu beyaz Turk! hanimefendi oy kullanmayi becerememisti.Ustune ustluk ona neden anlatilmadigindan dem vurup aptalligini daha komik hale getiriyordu.Mehmet Ali Erbilse bir oyumuz bosa gitti diye dovunuyordu.
Aksamki sonuctan sonra eminim rahatlamissindir Mehmet Ali tamaminiz karin kadar beceriksiz degilmis demek ki.

Diger bir haberde eski pornocu, ses dejenerasyonunun mihenk taslarindan Gulben Ergenle Yilmaz Erdoganin abisi olan kocasi vardi.Onlar da akepeye oy vermislerdi.Anlasilan yogunluklari oldukca fazlaydi.

ABD memnundu , Kurt liderler memnundu,isadamlari memnundu, tarikatlar memnundu ,sehit haberlerine verdikleri onemden! sonra pek yuzlerine bakmasam da satilmis medya da memnundu.
Fettoscugum zevkten sabahlara kadar aglamisti eminim.
Bunlar yuzde yuz akepeli olanlardi.

Demek ki akepeli olmak irka dine dile bakmiyordu.Tum insanligi birlestiren en buyuk temeldi.

Butun bunlardan sonra siz de hic aynaya bakip kendi kendinize sordunuz mu?

Yuzde kac akepelisiniz?

27/07/2007

Eski bir yazı olmasına rağmen geçerliliğini koruduğunu düşündüğümden sizlerle paylaşıyorum.
akepeli olmak paraya tapmak manasında kullanılmıştır.
Saygılarımla

Özgür Pınar Işık

9 Ocak 2008 Çarşamba

Tanımlar, Modern Diktatörlük ve Demokrasi...

Gerçekte çok başka anlamda olan doğru bir tanıma, yanlış bir tanımlama yaparsak, aslında yanlış olan bir şeyi, söz konusu doğru olan şeye karşı tercih etme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Eskilerin söylediği bu söylem şu anki birçok tanımlamanın hakkında çelişki duymamıza yol açar ve bu çelişki doğru bir çelişkidir.

Totoliter sistemler de bu şekilde doğru olanların yanlış tanımlamasını pekiştirerek, kendi yanlışlığını doğrulatma yoluna gitti ve nitekim de tarihte bu yolla kendi açısından başarılı oldu. Totoliter sistemlerin bu başarı ne yazık ki, dünya için bir felakete dönüştü.

İşte benim korkum, şu an Türkiye'de var olan demokrasi tanımının aslında olması gereken demokrasiden daha iyi olduğu söylemlerinin artmasıdır. Türkiye'deki demokrasi bu şekilde mükemmelleştirilirken, sınırlı çoğunluk yönetiminde de bozulmalar beraberinde gelmektedir. Kanımca sınırlı çoğunluk yönetiminde var olan bu bozulmalar ise aslında var olan demokrasinin modern bir totoliter yapıya bürünmesine yol açar. Niteim iktidar lideri de modern bir diktatör halini alır.

Tüm halkı kucaklayıcı bir politika belki şu an mümkün görünmüyor; ama sadece belli bir halkı kucaklayan bir politika da en az bu mümkünsüzlük kadar kaygı verici gözüküyor. Türkiye'nin sorununun lehte oy verenlerin sorunu olarak görüldüğü bir anlayış kesinlikle demokratik olma iddiasından uzaktır ve nu anlayış modern bir diktatörlüğün resmidir.

Bilincin artması gerekiyor. Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız ve ilginiz için.

Gökhan DAĞ

8 Ocak 2008 Salı

Ticarethane!

YÖK Başkanı o kadar uyarılmasına rağmen eteğindeki incileri dökmeye devam ediyor..Ona kızmamak lazım..
Bakmayın Sayın! Başbakanın "Aman Hoca dikkatli konuş ipimizi çekerler" demesine..
Başbakan rol icabı öyle diyecek, YÖK Başkanı da utanmış gibi gözlerini yere indirecek ama yapmaya çalıştıklarını da yapmaya devam edecekler..
Birkaç gündür kuklalardan ve onları oynatan ellerden bahsediyorum ya bu kukla tiyatrosu daha çok sürecek..

"YÖK Başkanı’nın ‘Üniversiteler paralı olmalıdır’ sözüne tepki gösteren eğitim sendikaları, üniversitelerin ticarethaneye dönüştürülmek istendiğini öne sürdüler
Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın üniversitelerin paralı hale getirilmesi yönündeki açıklamalarına eğitim sendikalarından sert tepki geldi. Sendikalar; eğitimin paralı hale getirilmemesi gerektiğini kaydederken, bu yolla üniversitelerin ticarethaneye dönüştürülmek istendiğini savundular.
Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Şuayip Özcan, üniversitelerin paralı olmasının Türkiye’de üniversite çağındaki çocukların yüzde 90’ının eğitim hakkından yararlanamaması anlamına geldiğini söyledi. Eğitim ve Bilim İş görenleri Sendikası (Eğitim-İş) Başkanı Yüksel Adıbelli ise, üniversitelerin söz konusu haçlar ile ’zaten paralı’ olduğunu belirterek, birçok öğrencinin harç paralarını ödeyememesi nedeniyle okuldan atıldığına dikkat çekti"

Hastanelerde tedavi parasını ödeyemediği için rehin kalanlara alıştık da, üniversiteden atılanlara mı alışamayacağız?
Milletçe hepsine alışırız merak etmeyin..
Aslında ben sendikalarımızın üniversiteler için yaptığı "ticarethane" benzetmesine pek katıldığımı söyleyemeyeceğim.
Bizim bildiğimiz ticarethane kültüründe bile sadakat , hatır-gönül ilişkileri ve bağlılık gibi kavramlar mevcuttur.
YÖK başkanının üniversiteleri evirmeye ve çevirmeye çalıştığı şey moda deyimiyle Hipermarket olabilir..

***

Geçenlerde Prof.Dr.Ünsal Oskay'ın Vatan Gazetesine verdiği röportaj oldukça konuşuldu , konuşuluyor..
Aslında Oskay'ın sözleri son günlerde şahit olduğumuz..

*Yök başkanının üniversiteden sadece belli bir zümre yararlansın açıklamalarını,

*Adalet Bakanımızın diş sıkıp hırlayarak Sabih Kanadoğlunu korkutma çabalarını,

*çok Saygıdeğer Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğanın hacca gidiyorlarmışçasına büyük bir hazla ve birbirlerini iteklercesine büyük bir hızla yaptığı amerika ziyaretlerini ,

*Eski Uykucu Bakan Koç'un utanmadan Sultanahmetteki tarihi kalıntılar üzerine inşaat izni verme rahatlığını

Unakıtanı,Bebecanı, adını sayamadığımız diğerlerini ve yaptıklarını aslında oldukça net açıklıyor.

Oskay'ın bazı sözlerinin altını çizersek durum daha net anlaşılır kanaatindeyim.
Ne demiş Oskay?

"Milli Nizam Partisi'ni kuran Necmettin Erbakan'ın oğlu camide namaz kılıyor. Kameraman rükûya erdiği anda çorabını da çekmiş. Oğlanın çorabı Versace! Yani, kapitalist dünya sistemi için hiçbir tehlike arz etmiyor bu dinci takımın elit takımı. Elit, dünyanın her yerinde haramzadedir. Ve bu haramzade takımı, dünyanın en zengin takımı kimse, dini imanı onunla ortaktır. Libya'ya gidip para isteyebilir. Ama onun amacı Batı'nın kapitalist sisteminin eriştiği son noktaya kadar yaklaşmaktır. Bu Libya'dan da geçerek olur, Rusya'dan da... "

"Bush ve Erdoğan arasında dünya görüşü, hayat anlayışı, politik felsefe açısından hiçbir fark yoktur. Biri retorikte 'İsa, avangelistler' falan diyor, diğeri 'Hz. Ebu Bekir, Hz. Muhammed.' Hepsinin semantik yapısını kurcaladığınız zaman ne çıkacaktır? Para azizdir. Rıhtımı da satarım, Topkapı Sarayı'nı da satarım. Ha, içimi rahatlatmak için bayrakların ebadını büyütürüm. Cibali Karakolu'na 6 metrelik bayrak asarım. Ama karakol satılmış! Suudi Arabistan'dan adamlar geliyor. 'Buraya 80 katlı modern karakol yapacağım' diyor. 'Al toprağı' diyor. Bu arada milleti ve kendi vicdanını rahatlatmak için bayraklar yakında 20 metreye çıkacak. Özal'ın mezarını da satacaklar. "

"Her şey zamana bağlı. Hiçbir şey paldır küldür yapılmaz. Daha önce yapılacağını tasavvur etmediğimiz şeyler yapılmıyor mu? 'İstanbul'un silüetini bozmayız, o bizim medeniyetimizin göstergesidir' deniyordu, yüksek oteller yapılmadı mı? Sultanahmet'teki Four Seasons'ın içindeki ek bina neyin üzerine inşaa ediliyor? 2 bin yıllık tarihin üzerine! Görmüyor musun, 2 bin yıl dünyaya hükmeden, üç-beş tane medeniyetin son mirasçısı biziz. Bu gurur verici bir şey. Onu unutuyorsun, tarihi kapatıyorsun. O otel yapılacak da ne olacak? Dışarıdan gelecek olan zengin adamlara iki lisan bilen eskort kızlar eşlik edecek. Yerli ya da yabancı... Yukarıda restoran, aşağıda kumarhane olacak. En aşağıda da senin 2 bin yıllık tarihin! Yapan kim? Din, iman, tarih, vatan, millet diyen, en şoven biçimli milliyetçi kesim. İşte bu kesim, bunlara göz yumuyor. Yağmada en başta kuyruğa girip sıra bekliyor"

Türk Halkının yolsuzluklara, yalanlara ve görgüsüzlüklere alıştığı açıktır.

Başımızdakiler de halkımızdan aldıkları bu güçle, ne olduğuna bakmadan ülkeye ait her şeye (buna çocuklarımızın geleceği de dahildir) bir fiyat etiketi yapıştırmakta ,
bayrakların ebatlarını da büyütüp renklerini "al" yerine daha cart kırmızı yaparak bizim bu acılarımızı oldukça hafifletmektedirler!

Türkiye artık bir hipermarkettir.

Turizmi, tarihi, sahip olduğu madenler, yeşillikler doğası , insanları ve dahi onların çocuklarının geleceği ile "uygun bir fiyata"
tamamı SATILIKTIR.
Hem de kredi kartına 12 taksitte iki ay ödemesiz!

Özgür Pınar Işık

6 Ocak 2008 Pazar

Yanlış İnsanların Yanlış Seçimleri

Son zamanlarda gündemi hala fazlasıyla meşgul eden bir konu var. O da üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen hala sıcaklığını koruyan 22 Temmuz seçimleri... Üzerinden bu kadar zaman geçti fakat yinede kabullenilemedi seçim sonuçları. Günlük hayatta sürekli karşılaştığım sorunlardan biri haline geldi. Hatta durum o kadar vahim ki yemek yemek kadar günlük ve önemli bir sorun oldu şu seçimler.

Yaptığım araştırmalara göre genç nüfus AKP’ye oy vermedi. Peki, nasıl oldu da AKP bu kadar büyük bir farkla seçimi kazandı(?) Köylere ve daha dar kesimlere gidildikçe bu sorunun cevabı kesinleşti. Neden AKP sorusuna yaşlı bir teyzenin verdiği cevap çok şaşırtıcıydı: "Adamlar namaz kılıyor, Cuma’ya gidiyor. Allah’tan korkandan zarar gelmez." Atatürk söz konusu olunca akan sular duruyordu. Şimdi onun ilkelerine saygı diye bir şey bile kalmadı. Biri bu zihniyetle seçim yapanları uyarmalı. Yoksa ülkenin geleceğinden şüphe eden, geleceğe umutsuz bakan bir genç olarak yaşama devam etmek zorunda kalacağım. Acaba bu zihniyetle seçim yapan teyze cami’ye hoca değil devlete başkan seçtiğimizin farkında mıydı? Daha da kötüsü acaba şu yüzde kırk yedilik dilimin hepsi mi aynı zihniyeti kullandı seçim yaparken. Eğer öyleyse durum daha da kötü olacak.

Bu arada yazımdan AKP’ yi eleştirdiğim fikrine kapılmayın lütfen. Aksine onlara hayranlıkla bakıyorum. Bu kadar büyük bir seçmen kitlesi yakalamak kolay değil. Benim eleştirdiğim seçim zihniyeti... İzninizle yazımı son bir temenniyle bitirmek istiyorum. Kurucu önder Mustafa Kemal’in değerleriyle kurulan bu ülke onun değerleri değersizleştiği anda yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Umarım sevgili halkım bunu çok geç kalmadan anlar.

SAYGILARIMLA Ezgi Özdemir

5 Ocak 2008 Cumartesi

Politika İnsanı Değiştirir; ama Ne Kadar?

Politikanın insan(lar)ı değiştirdiğini öne sürüyorum. Öne sürerken de daha önce bu fikri öne sürenlerin önüne geçmiyorum. Kısacası haddimi biliyorum; fakat politikanın insanları değiştireceği konusunda da bir hadde sahip olmayanları kınıyorum.

Politika, politik anlayıştan yoksun olan insanların ilk karşısına çıktığı zaman onlara kolayca değiştiremeyecekleri anlayışları dayatır. Bu anlayışlardan ise sadece bir kısmı kabul edilir. Farklı anlayışlardan, farklı olan alınır içselleştirilir veya farklı olanlara aynı derecede yakın olan bir orta yol politikası izlenir. Kısacası farklı görüşlerden sapma politikanın bile şaşacağı bir dönüştür. Örneğin, tam komünist bir birey kesinlikle birden kapitalist olamaz. Ancak görüşlerinde küçük bir yumuşama olur. Bu yumuşama ise en son kertede sosyal demokratlık sınırlarına takılır, daha ötesine geçemez.

Ortaya attığım bu görüşlere paradoks oluşturabilecek insanları ise son zamanlarda bulmamız mümkün hale geldi. Tamam, görüşüm evrensel bir gerçek değil; fakat tamamen değişebileceklerini söyleyen insanların söylediklerinden çok daha mantıklı. Evrensellikten bahsetmişken konuyu daha fazla bir coğrafyaya yaymaya gerek olmadığına karar verip, ulusal sınırlarımıza dönüyorum.

Her zaman diyorum, Türkiye garip bir ülke. Politikacılarımız ise daha bir garip. Bahsettiğim model çerçevesinde konuşmayı sürdürecek olursam, bizim politikacılarımızın ne kadar çabuk değiştiğini gösterebilirim diye düşünüyorum. Sol ideoloji ile büyümüş; fakat koltuk sevdasına düşünce gidipte bakan olmuş insanlarımızı bu modele örnek göstermek pekala ki mümkündür. Daha önce iki karış sakalla ortada gezenen insanlarımızın şimdi farklı bir bakanlıkta görev aldığını nasıl unuttuk onu da anlamış değilim.

Bakanlık size düşük bir mertebe olarak geldiyse size başka örnekler vereyim. Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, tarikat liderlerinin dizinin dibine oturup, radikal İslamcılarca konuşurken, birden demokrat, liberal ve Atatürkçü bir insan olmuştur.

Cumhurbaşkanımızın da bu durumdan farklı bir yanı yoktur. Sakın ola ki bu insanları suçluyorum sanmayın. Sadece çizmiş olduğum çerçevenin dışında kaldıkları için onlardan bahsediyorum.

Sonuç olarak, aynaya bakın ve kendinize sorun, politik olarak ne kadar değişebilirim ve değişirsem bu ne kadar etiktir?

Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız ve ilginiz için.

Gökhan DAĞ


Turgut Nereye Koşuyordu?


80lerin sarkilari her zaman moda..eglenceli, çocuksu, umursamaz..

80lerin kiyafetleri de moda oluyor ara ara.. ya da feyz aliniyor onlardan da bir üst modelleri yapılıyor.. (Daha saçmaları mesela)

80'lerin filmleri eğlenceli, dizileri aşk dolu herkes kendinden geçiyor izlerken..

80 ler benim cocukluğumu yaşadığım yıllar..Belki de o yüzden 80lere dair ne varsa eğlenceli, komik, saf ve çocuksu geliyor bana..

Turgut 80'lerin benim de cocukluk zamanlarimin tombul kahramaniydi.. (O da kahramaaan bu da kahramaaan o yaşta..)
Kalemini televizyona dogru uzata uzata dudaklarini büze büze konuşurdu..Çocukluktan geç çıkmış olmama rağmen o zamanlar en çocuk olduğum zamanlardı.. herşey güzel, herşey eğlenceli, hastalık bile ilgi vasıtası olduğundan katlanılabilirdi..
Turgut Özal da öyle..

En sık okuduğum şeyler anneannemin peygamberlerin hayatını anlatan yeşil kitabıyla , dayımın tornetine doldurup getirdiği tommiks-teksas-redkit ve o zamanın unutulmaz dergileri Gırgır ve Fırt'tı.
Gırgır ve Fırt'ta neden Kenan Evrenle ve Turgut Özalla bu kadar uğraştıklarını anlamaz ama karikatürlerine gülerdim..

Zira "netekim" kelimesi olduğu gibi komikti..

Turgut Özalın yuvarlak vücudu ve çenesindeki çukur da..

Ama hepsi o kadar.. Kızmayı gerektirecek bir durum yoktu..Memleket büyüktü onlar da aldıkları kadar yiyorlardı heralde.Çoğu şeyden haberdardım.Yani papatyalardan, jaguardan, Efeden(sanırım ilk gençlik yıllarımda Efe Özalın yakışıklı olduğunu bile düşünürdüm)

Ama bana hepsi tombul bir ailenin biraz fazla açgözlü olması gibi görünürdü.

Gel gör ki çocukluk ÇAAT diye kapıyı çekip çıkınca o eğlenceli hayallerin aslında ne kadar sert ve dayanılmaz olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldım.Uzun süre moda deyimle "SİYASETTEN UZAK DURDUM"!.
Yani bu sanki içki sigara gibi kötü bir alışkanlıkmış da, ben de onu yok sayarsam benim için yok olacakmış gibi.. Bana şu anda bunu söyleyenlere gerçekten şaşırıyorum.

Farzedin ki biz bir akvaryumda yaşayan balıklarız.. Akvaryumun suyuna her gün azar azar zehir katılıyor.Ama biz zehirle ilgilenmiyoruz..
Mümkün mü?



Dediğim gibi o zamanlar siyasetle ilgilenmiyordum.

Kenan Evren askerdi ve asker ne olursa olsun sevilirdi.E Turgut da tombik birşeydi işte..

Kime ne zararı dokunacaktı..

80'ler böylece geçti gitti..






***





2000'lerin şarkıları seks içeriyor..

Öyle ya da böyle..Rap ya da electronic..Fark etmiyor..Seks içermek zorunda..

Kliplerde de bir kaç kadınlık uzvu görülmeli..

Filmler daha mide bulandırıcı, Üçlemeler daha sıkıcı..

Dünya daha yorgun, daha pis daha kokuşmuş..

20 senede bu 80lerin eğlenceli çocukları nasıl bu hale geldi?

Belki de aynı anda iki Bush kaldıramadı dünya.

Son zamanlarda Tayyip Erdoğan, akepe ve çevresi hakkında fazlaca kitap okudum.. Okudum da Turgut Özal sanki hala geçmişten sevimli sevimli bakıyordu da ona tam olarak kızmamı engelliyordu.

Emin Çölaşan bu kitabı yazdığı zaman tüm evlerde vardı..Hababam sınıfı tarzı şort ve atletle farklı renklerde birsürü Turgut ancak şişman bir insanın koşabileceği tarzda aynı yöne doğru koşuyordu..O zamanlar sadece kapağıyla ilgilendiğim kitabı geçenlerde Olgunlar'da görünce dayanamadım aldım.


Peki bunca yıldan sonra bu kitabı okuyunca ne gördüm?

Gitti Turgut Geldi Tayyip olduğunu gördüm..


Ama 80'lerle şimdiki zaman farkları gibi şimdiki politikacılar da daha duyarsız, daha yüzsüz, daha aç ve emperyalizme daha çok tapıyorlar..


Ve işin ilginci artık hiç de sevimli gözükmüyorlar..





özgürpınarışık

4 Ocak 2008 Cuma

Vatandaşa doğalgaz ve elektrik aşısı..

Bazen benimle uğraşmayı çok seven liboşlara hak verip Başbakanın bizi kendi çocukları gibi sevdiği benim art niyetli olduğum düşüncesine kapılıyorum.

Başbakan taksi durağı ziyaret etmiş geçenlerde??

Bir taksici çıktı..

Gazeteciler sordular, cevap verdi..

-Elektrik zammı olacakmış.

Ne kadar?

-İşyerlerine %10 Konutlara %15..

Başbakana soruldu aynı soru..

"'Elektriğe zam yapılması gibi bir konu gündemimizde yok, Elektrik zammını Hükümet Sözcümüz açıklar, diğerlerinin yaptığı açıklamalar gerçeği yansıtmamaktadır' dedi. Vatandaşın gündeminden zam kelimesini çıkarmaya çalıştıklarını vurgulayan Başbakan, 'Akşam yat zam, sabah kalk zam' dönemini geride bıraktık şeklinde konuştu. Halkımızı sıkıntıya sokmak istemiyoruz bunun için de elektrik zammını düşünmüyoruz diyen Başbakan, 'Eğer zam yapmamızı gerektiren bir durum ortaya çıkarsa bunu yaparız' dedi.
KOOca Başbakana mı inanırsın? Taksiciye mi?

Dün gördük ki işyerleri için %12 Konutlar için %19,5 zam oranı uygulanmış.

Başbakan bu büyük iğneden gözümüz korkmasın diye mi bizi kandırmaya çalıştı bilmiyoruz ama "akşam yat zam sabah kalk zam" yerine tek seferde en büyük iğneyi SOKARAK bizi tek seferde iyileştirmiş olabilir.
Hem de karma aşıyla..

Elektrik ve doğalgaza yapılan zam bir süre sonra manşetlerden düşecek.Ancak doğalgaza ve elektriğe yapılan zam diğer herşeye yapılmış demektir.
Faturalar geldikçe bizim yüreklerimiz hoplamaya canımız sıkılmaya devam edecek.
Zaten ay sonunu zor getiren, istatistiklere göre maaşının %60ını kiraya %33ünü ulaşıma veren vatandaş maaşından geri kalan naaşla hangi faturanın ne kadarını ödeyeceğini düşünecek, zaten zor durumda olan kobiler daha zor durumda kalacaklar.

Biz Hükümete zam yapmayın demiyoruz.Bu zamlar Türkiyenin doğru bir enerji politikası olmamasından kaynaklanmaktadır.
Hep söyledik IMF sözünden çıkmayıp vatanın tüm varlıklarını satarak olmaz!
Türkiye, hem stratejik bir noktada, hem de sahip olduğu kaynaklar dünyalara bedel..Bizim tek istediğimiz Türkiye'nin rotasının bu kaynaklara sahip çıkıp tarımı, yeşil alanlarımızı tarihi dokularımızı ve cumhuriyetin edinimlerini yitirmeden çizilmesidir.*

Bundan gayrı yediğimiz iğnenin haddi hesabı olmaz.

Saygılarımla

Özgür Pınar Işık




(*Not:Bakanlarımız alternatif enerji kaynakları bulma projelerinde çalışan bilimadamlarını korumak yerine , Atlas Jet reklamı peşinde koştuğu , Sultanahmetteki tarihi güzellikleri FourSeasons otellerine Pazarladığı sürece bu pek mümkün görünmüyor..Devir pazarlama ve reklam çağı doğru..Ama pazarladıkları ve reklamlarını yaptıkları taraflar yanlış.Bu konulara önümüzdeki günlerde değineceğim)

Diyarbakır vb. Saldırıları Kınıyoruz !

Türkiye'nin sınır ötesi operasyonda izlediği kararlı tutum sonrası mertçe çarpışmayı göze alamayan ve masum sivil halka yönelik saldırılarını sıklaştıran PKK Terör Örgütü, son saldırısını Diyarbakır da gerçekleştirmiş ve çok sayıda vatandaşımızın yaralanmasına ve ilk belirlemelere göre en az 5 vatandaşımızın ölümüne neden olmuştur.

Vatanımızın bölünmez bütünlüğüne göz dikmiş bu örgütü Politika Dergisi olarak kınıyor, ölen vatandaşlarımızın ailelerine sabır, yaralı vatandaşlarımıza ise şifa diliyoruz.

"Ne Mutlu Türküm Diyene !" sözünü bu gibi vatan hainleriyle paylaşmamaktan da duyduğumuz gururu siz okurlarımız ve Yüce Türkiye Cumhuriyeti ile paylaşmak istiyoruz.

Politika Dergisi Adına; Gökhan DAĞ

3 Ocak 2008 Perşembe

Yazdan Kalma...Koku..

Banyo yapti.. temizlendigini iyice hissetmek hosuna gitti..ama sanki o sabah isyerinde duydugu koku duruyordu havada bir yerlerde..

kapıyı acti.. ruzgar esiyordu kapi carptı..temiz havayı çekti içine ..

unuttu kokuyu başka şeyler düşünmeye daldı..

aşağı indi alt kat lavabosunun kapısını açınca aynı koku suratına çarptı..annesinin evden çıkarken söylediklerini hatırladı..o da ishal olmuştu..şehirde herkes sırayla ishal oluyordu o meşhur su kesintilerinden sonra.. sular kirlenmişti.. hava da.. insanlar da kirlenmişlerdi artık.. ne kadar yalnız ve mutlu olduğunu düşündü.. onu acıtacak kimse kalmamıştı hayatında ve çok mutluydu..

hava demişken.. bu koku neyin kokusuydu acaba.. temizlik hastası olan annesi (okuyucuyu aydınlatıcı ufak not: ki kendisi de temizlik takıntısını annesinden almıştır..annesini çocukken hatırladığı hemen her durumda ya cam siliyor ya yemek yapıyor ya da ev temizliyor olurdu.. ) bile bu kokuyu duyamıyorsa belki de o yanlış duyuyordu..

belki biraz fazla abartıyordu canım.. yok yok havada bir koku var..

kokuşmuşluk kokusu mu desem? geri kalmışlık ,cahillik kokusu mu desem? çürümüşlük, ölmüşlük kokusu mu desem.. bir koku var ortada..ama ne?

kafasini dagitmak icin bilgisayari acti rastgele gelen maillere bakmaya basladi.. bir yazi gordu..

"Irak'ta çok sayıda kadın bir yandan şiddet, diğer yandan ekonomikzorluklar sebebiyle fahişeliğe zorlanıyor.Süha ve Kerime adındaki Iraklı iki kadın, geçimlerini sağlamak içinyaptıkları fahişelikten günde 8 dolar kazanıyor.

Eşi işsiz olan Süha, "Herkes kötü yola düştüğümüzü söylüyor, amakimse neden buna mecbur kaldığımızı sormuyor" diyor. Süha'nın eşi ise aslında fahişelik yapan karısının evlere temizliğe gittiğini sanıyor.Süha, "Eğer çocuklarımı doktora götürecek kadar param yoksa, onları korumak için ne gerekiyorsa yaparım, çünkü ben bir anneyim. Başka ne olduğumun ya da ne kadar yoldan çıktığımın bir önemi yok, ben bir anneyim!" diye konuşuyor.

Kerime ise eşinin 9 ay önce kanserden ölmesinin ardından beş çocuğunun bakımı için bu işe başladığını söylüyor.Kerime, "Eğer bunu yaparsam onların karnını doyurabilirim. Herşey çocuklarım için. Onlar hayatımdaki tek güzellik. Onlar olmadan yaşayamam" diyor.
Kerime daha önce temizlikçi olarak çalışırken, gittiği bir yerde tecavüze uğradığını ve sonrasında fahişeliğe zorlandığını belirtiyor.

"İntihar eden kadınlar var"

Irak Kadın Hakları Derneği Yöneticisi Yanar Muhammed, Irak'ta geçimini bu şekilde sağlamak zorunda kalan pek çok kadın olduğunu dile getiriyor."

midesi kalktı..

kalkan midesiyle birlikte kalktı bilgisayar başından, su içmeye gitti..

dini düşündü... dindarlığı düşündü.. Allahı düşündü.. kendi küçücük basit hayatı günümüz din kültürünün kabul etmeyeceği şeylerle doluydu.. dövmesi vardı..saçlarını örtme gereği duymuyordu.. erkeklerin ellerini sıkmaktan korkmuyordu.. ama cehennemde yanacaktı.. modern çağ din tüccarlarının cehenneminde..
Altlarından ırmaklar akan cenneti görme ihtimali var mıydı bilmiyordu..
Bu dünyada bile suları kuruttular açgözlülükleri yüzünden acaba cenneti şöyle dörtbaşı mamur cancanlı ve gözalıcı parlak türbanlarıyla doldurup, sonra orayı da böyle kokutsalar ne olur diye düşünüp güldü kendi kendine..

dolabı açtı..

suya uzandı..

yine koku..

dolapta bile o koku..

o da alışamayacak mıydı acaba diğerleri gibi bu koku'ya..

binlerce insanın kanını, namusunu, topraklarını işgal etme kokusu gibiydi sanki bu koku.. açgözlülüğün başkasını düşünmemenin kokusu gibiydi.. umursamazlığın,yüzsüzlüğün kokusu gibi..aklına bazılarının günde beş vakit abdest alıp nasıl hala leş gibi ter koktuklarına akıl sır erdiremediği fikri geldi..

kokular karıştı.. ter kokusu, kan kokusu, pislik kokusu, çöp kokusu.. hepsini birbirine katıp karıştırdı beyni birdenbire..

kendini kokladı gayri ihtiyari.. portakallı duş jeli kokuyordu..ama nasıl oluyor da bu koku kendi kokusundan bile daha hissedilir olmuştu son günlerde..

kadınları düşündü.. ıraklı kadınları..
çocuklarını duvara çevirip tanımadığı adamlarla üç beş dolar için bir arada olan kadınları..
acaba canları etlerinden daha çok yanmıyormuydu?
onlar da aynı kokuyu duyuyor muydu acaba?

balkona çıktı tekrar..

kokuyu duymadığı tek yere..

bir cüara yaktı..ayaklarını uzattı..aşkını düşündü.. gözlerini..ellerini..ona olan sevgisini..Allahtan o ve ailesi hep vardı..Hep olacaktı..Kıyametin koptuğunu görecek olsa bile en azından onlar yanında olacaklar,birbirlerine birşey olmasına engel olmaya çalışacaklardı.. Gerçekten o bilinç denizinin en derin yerlerinde bile güvenebileceğin bir tek kişi varsa, seni anlayan, sahip çıkan,destek olan bir tek kişi her şey daha dayanılabilir oluyordu..

Dişlerini fırçalayıp yattı.

Rüyasında devamlı gördüğü o yere gitmişti.. Tatil yeriydi bunu biliyordu..Yan yana odaları olan kamp gibi bi yerdi ama farklı farklı gecelerde devamlı aynı yere gittiği için orası olduğunu biliyor ama oraya gittiğinde hiçbirşeyi kontrol edemiyordu..

Birden herşey karıştı başka bir kült rüya senaryosu devreye girmişti.
"Kıyamet kopuyor kaçıp saklanmamız lazım" Birden herşey karıştı iğrençleşti..rüzgarlar fırtınaya dönüştü.. bombalar.. yollardaki zombiler hepsi tam takım bitiverdiler orda..

Sıçrayarak uyandı.. Havayı kokladı.. Sadece terlemişti.. saç diplerine sırtına kadar terlemişti.. Ama uyku terlemesinin yumuşak bebek pudrası tadında kokusuydu..
Tekrar su içip yattı..Sevgilisinin kokusunu düşleyerek.. Uyandığında o kokuyu bir daha hiç duymayacak olmayı umarak..
Ama koku hep bir yerlerde olacaktı..Şimdilik gitmiş olabilirdi ama..bir yerlerde bir gün muhakkak karşılaşacaklardı yeniden..

Özgür Pınar Işık

Dinci Oligarşiye Geçişin Aşamaları

Türkiye Cumhuriyeti'nin, Çok Partili Rejim'e geçişi 1946'da yapılan genel seçimlerle resmen onaylandı.

Bu tarihten itibaren, 60 yıllık süre içinde rejim, yavaş yavaş, adım adım, tedricen, Dinci Oligarşi'ye doğru yol aldı.

Bugün gelinen noktadaki korkutucu gerçek, artık ülkemizde Çok Partili Rejim'in tümüyle yozlaştırılmış ve Demokrasi'den çok uzaklaşmış olmasıdır.

Türkiye'de Demokrasi dediğimiz rejim, günümüzde zaten, çoğunluk diktatörlüğüne, yağmacılığa ve Liderler Oligarşisi'ne dayalı, dışa bağımlı, garip bir kimliğe bürünmüştür.

Rejimimiz, Anayasamız'da yazdığı gibi, "Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti" kimliğini tam oturtmuş olsa, ne dincilik bir tehlike oluşturabilirdi, ne de Dinci Oligarşi iktidara gelebilirdi.

Türkiye'nin önündeki Dinci Oligarşi tehdidinin gerçekliği ve büyüklüğü, bu oligarşiye, gerçek bir Demokrasi'den değil, zaten oligarşik niteliğe dönüşmüş bir başka yapıdan geçiyor oluşumuzdan kaynaklanmaktadır.

Gerçek bir Demokrasi'den, ne türlü olursa olsun bir oligarşiye, hele Dinci Oligarşi'ye geçiş daha zordur.

Batı'da Dinci Oligarşi tehlikesinin söz konusu olmayışı bundan dolayıdır.

Oysa bir oligarşiden başka bir oligarşiye geçiş daha kolaydır.

Çünkü rejim zaten oligarşiktir, bütün yapılacak iş bunun temellerini dinciliğe kaydırmaktır.

* * *

Türkiye'de Çok Partili Rejim'in Dinci Oligarşi'ye dönüşme süreci, kimi zaman birbirini izleyen, kimi zaman da birbirinin içine geçen şu aşamalardan oluşuyor.

Çoğunluk diktatörlüğü.

Yağmacı düzen.

Liderler Oligarşisi.

Dışa bağımlılık.

Dinci iktidar.

Dinci Oligarşi'nin kurumlaşması.

Bu aşamalar üç dönemde gerçekleşti.

Birinci dönemde, Çok Partili Rejim, Demokrat Parti'nin iktidarında, Demokrasi'ye doğru evrimleşeceğine, Çoğunluk Diktatörlüğü'ne dönüştü.

Böylece birinci aşama da, ortaya çıktı.

Tabii aynı anda, yağmacılığın, Liderler Oligarşisi'nin ve dışa bağımlılığın da tohumları atılıyordu.

İkinci dönemde, 1965'ten sonra gelen iktidarlar zamanında, rejim, hem yağmacılık hem de lider sultası çizgisinde evrimleşti.

Çok Partili Rejim artık, yağmacı bir ilişkiler yumağına ve Liderler Oligarşisi Düzenine dönüşmüştü.

Bu sırada dışa bağımlılık iyice gelişti.

Aynı süreç içinde Dinci Oligarşi'nin tohumları da yeşermeye başlamıştı.

Böylece ikinci, üçüncü ve dördüncü aşamalar eş zamanlı olarak gelişti.

Üçüncü dönem 1980 darbesi ile yaşandı. Bu darbe sonucunda iktidara gelen Evren-Özal ikilisi, yağmacı düzeni, Liderler Oligarşisi'ni ve dışa bağımlılığı iyice kurumlaştırdı, Dinci Oligarşi'nin filizlenen tohumlarını daha da büyüttü.

Dördüncü dönem, 2002 seçimleriyle başladı.

Bu dönemde, beşinci aşama olan Dinci Oligarşi'nin iktidarı vücut buldu.

Şimdi, 22 Temmuz 2007 seçimleri ve 28 ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimi ile, iktidardaki Dinci Oligarşi'nin kurumlaşması başladı.

Bundan sonra çok daha hızlı ve açık bir biçimde bu oligarşinin kurumlaşma çabalarına tanık olacağız.

Başta Anayasa olmak kaydıyla tüm yasalar, yönetmelikler Dinci Oligarşi'nin önünü açacak biçimde değiştirilecek.

Tüm hükümet, devlet ve yerel yönetim kadroları dinci cemaat mensupları tarafından doldurulacak.

Tabii bu arada yargı ve üniversiteler de ihmal edilmeyecek.

Medya buna göre yeniden yapılandırılacak.

Sermaye, el değiştirecek, iç ve dış kaynaklı dinci sermaye piyasalara egemen olacak.

Toplumsal yaşam da "mahalle baskısı" ile denetim altına alınacak; tesettür, haremlik-selamlık ve benzeri uygulamalar yaygınlaşacak.

* * *

Tabii zaman içinde bu Dinci Oligarşi kurumlaşmasının da diyalektik tepkileri oluşacak.

Onları da hep birlikte izleyeceğiz.

Prof. Dr. Emre Kongar

Not: Bu yazı Değerli Hocamızın İzniyle http://www.kongar.org/aydinlanma/2007/587_Dinci_Oligarsiye_Gecisin_Asamalari.php Adresinden alınmıştır.

Siyasi Enflasyon ve Deflasyon

Daha önce bu iki kavram kullanıldı mı bilmiyorum, en azından ben bu tarz bir kullanışı görmedim. En başında söylemem gerekirse amacım siyaset dünyasına olmadığını varsayarak iki yeni kavram kazandırmak değil, siyasetin doğasına ilişkin bazı sorunları ortaya çıkarmaktır.

Öncelikle enflasyon ve de deflasyondan bahsediyorsak bu kavramların ne olduklarını bilmemiz gerekir. Enflasyonun konumuz açısından önemli açıklaması, toplam talebin toplam arzdan fazla olmasıdır. Deflâsyonun konumuz açısından önemli açıklaması ise toplam arzın toplam talepten fazla olması ve bu durumun bir durgunluk yaratmasıdır. Unutulmaması gereken bir ekonomide düşük seviyede bir enflasyonun aslında ekonomiyi canlı tutmadaki rolüdür.

Durumu siyasete uyarlarken, iktidar ve muhalefeti aynı kefeye koymanın amacımı gerçekleştirme de bir sorun yaratacağını düşünmüyorum. Yalnız akılda tutulması gereken, siyasi enflasyon ve deflasyonda iktidarın muhalefetten daha fazla rolünün olduğudur. Bu açıdan iktidar ve muhalefet olayın toplam arz yönünü oluşturmaktadır. Toplam talebi ise, söz konusu iktidar ve muhalefetten beklenti içinde olan tüm kesimler, en genel itibariyle seçmenler kapsamaktadır.
Bilindiği üzere seçim dönemlerinde iktidar ve muhalefet veya tüm siyasi partiler, seçmenlerin sorun olarak düşündüğü konulara çözüm arayışlarına girerler ya da en azından girer gibi gözükürler. Kısacası seçmen sorunlarının çözümünü talep ederken, siyasi partilerde bu sorunların çözümü için fikirler sunar veya yazımıza uyarlarsak çözümler arz eder. Bu çözümlerle de siyasi propagandalarını yaparlar. Buraya kadar hepimizin hem fikir olduğunu düşünüyorum. Şimdi söyleyeceklerim içinse yandaşlar arıyorum.

Siyasi propagandaları sebebiyle seçmenler tarafından iktidar olan parti veya partiler talepleri karşılamak için faaliyetlere girişirler. Muhalefet ise, halkın taleplerini karşılamayı kısmi olarak gerçekleştirmeye çalışır. Muhalefet, iktidara taleplerin gerçekleşmesi konusunda baskı yaparken, aynı zamanda taleplere cevap verilememesi sebebiyle iktidarı eleştirir. İktidar, faaliyetleriyle arzını sunar ve seçmenlerin talebiyle uyuşmasını bekler. Eğer iktidar taleplere yeteri kadar arz sunamıyorsa bu bir siyasi enflasyon yaratır. Taleplerin arzın çok üstünde seyretmesi ise bir siyasi hiper-enflasyona neden olur ve bu durum iktidarın iktidarsızlığı anlamına gelir. Kısacası, başarılı muhalefet, iktidara geçecektir. Yazımızın başında belirttiğimiz üzere, bir ekonomide küçük çapta bir enflasyon ekonomiyi canlı tutar. Bunu siyasete uyarlamakta mümkündür. Şöyle ki, hiçbir iktidar, halkın tüm talebini karşılamak istemez. Eğer halkın tüm talebi karşılanırsa, ortada bir sorun kalmayacak ve iktidarın hangi siyasi partide olduğunun, rasyonel düşünen seçmen tarafından bir anlamı kalmayacaktır. İktidar, tekrardan seçimlerde iktidar olabiliyorsa bu siyasette arz-talep dengesini sağladığı veya bu dengeye yaklaştığı içindir. Bu durum halkı siyasetten gittikçe uzaklara götürür. Kısacası tüm sorunların çözümü siyasetin iflasıdır ve siyaset sorun ortamında var olan bir bilimdir. Toplam talep ve toplam arz arasındaki fark mutlak değerce (talep arzdan büyükse) enflasyon veya (arz talepten büyükse) deflasyon boşluğunu bize verir. İktidarın, bu durum siyaseten her ne kadar sayısal olarak ölçülemese de, bu boşluğu iyi hesap etmesi gerekir.

Birazda enflasyonla neredeyse tamamen ters kutuplarda yer alan deflasyon durumuna bakmak gerekir. Deflasyon daha öncede belirtildiği gibi en basit anlamıyla toplam arzın, toplam talepten fazla olması durumudur. Bir seçim döneminde eğer halkın sorunların çözümü anlamında hiçbir talebi yoksa veya bir talebi olsa bile bu talebi karşılayacak, çözümler hazırdan daha öte bir konumdaysa burada bir siyasi deflasyon durumu vardır. Deflasyon bir diğer anlamıyla, durgunluk, bu açıdan siyasi bir durgunluk yaratmıştır ve halkın seçimi rasyonel değil, irrasyoneldir. Kısacası çözümleri kimin yapacağının artık bir önemi kalmamıştır. Seçim bir formalite haline dönüşmüştür. Bu siyasetin iflası anlamına gelir. İktidarın veya (kaldıysa) muhalefetin yapay sorunlar yaratması, ilk başta akla gelen tutumdur. Bunun ahlaki tarafı, ne yazık ki siyasetin var olabilmesi veya sürdürülebilmesi için geri plandadır. Bu sebeple unutulmamalıdır ki siyasi açıdan bir durgunluk sadece teorik olarak var olabilir ve bu (korkunç sonuçlara yol açabilecek) bir ütopyadır. Çözüm için var olan arzı düşürmek veya yapay sorunlar yaratarak talebi arttırma yoluna gitmek en başta akla gelendir. Sonunda ipin ucunu kaçırmanın bir siyasi enflasyona neden olabileceği de unutulmamalıdır.

Kısacası; enflasyon ve deflasyon birbirine neredeyse tamamen ters olan iki ayrı kutupta yer alır. Ters kutupların birbirini çektiği düşünülürse, enflasyonun deflasyonu çağırma riski olduğu unutulmamalı ve akılda kalması gereken bu durumun dikkatlice muhafaza edilmesi sağlanmalıdır. Bu sebeple siyasi deflasyonunda istenmeyen bir durum olduğu unutulmamalı ve tüm sorunları çözeceğini iddia eden tüm siyasi teorilerden kaçınılmalıdır. Yazıma tüm sorunları çözmemek ve olan sorunlara yenilerini eklememek adına son veriyorum. Okumadaki sabrınız ve ilginiz için teşekkürler.

İstanbul - 02.01.2008/Gökhan DAĞ


Isparta'daki Kaza Pilotaj mı?

31.11.2007 tarihinde Isparta seferini yapan Atlas jet uçağında muammalı bir kaza oldu hatırlarsınız.
İlk birkaç gün devamlı uçağın nasıl oraya düştüğünü, o gece neler olduğunu, yakınlarını kaybedenlerin acısını izleyebildik..
Sonra her kafadan bir ses çıktı..Yok pilotajdı.. Yok pilotlar alkollüydü..
Peki sonra ne oldu?
Hatırlayabileniniz var mı?
Hatırlamıyorsanız üzülmeyin.Çünkü O sıralar Yeni Yök Başkanıyla oyalanıyorduk!
11.Aralık.2007deki haberi olduğu gibi okuyalım;

"Isparta'da 57 kişiye mezar olan uçak kazasının nedenini su yüzüne çıkartacak kara kutuları inceleyen Alman ekipler, tüyler ürperten bir gerçeğe ulaştı. İncelemede, kara kutulardan "Kokpit Ses Kayıt Cihazı"nın arızalı olduğu belirlendi. Diğer kara kutu "Uçuş Bilgileri Kayıt Cihazı"nın ise uçuşla ilgili verilerin bir kısmını kaydettiği öğrenildi.
Uçuş Bilgileri Kayıt Cihazı'ndan alınan veriler, kazanın nedenini netleştirmeye başladı. Bu verilere göre, pilot havacılık dilinde "durum bilincini yitirme" olarak adlandırılan sorunla karşı karşıya kalmış. Yani pilot, uçağın aletlerinin verdiği bilgiye göre değil, kendi sezgilerine göre hareket etmiş"

Pilotlar deneyimsiz değildi.Meteorolojik şartların da elverişli olduğu söylendi.
Peki gerçekten bu kaza işinde bir bit yeniği var mıydı?

Uçak 00:50 civarında Atatürk Havalimanından rötarlı olarak kalkıyor.Uçakta 1'i bebek 57 yolcu var.Bu yolcuların içinde dünyaca tanınan nükleer fizikçimiz Prof.Engin Arık da vardı.Uçak, saat 01.36'da Süleyman Demirel Havalimanı'na inişe geçtiği sırada radardan kayboldu.
Pilotun son sözleri
"inbound oldum"
Sonra uçak radardan çıkıyor.O saatten sonra uçak bulunamıyor.Aramalar yapılıyor.Sabah saatlerinde uçak bulunduğunda uçaktan canlı kurtulan yok!

İşte benim aklıma yatan cevap;

Uçak Isparta Havalimanında görünüyor.Sonra tepenin ardında kayboluyor.Yani inbound olduktan sonra göstergelerde bir sorun yaşanıyor ve pilotlar yanılıyorlar.Dağın arkasına geçtikten sonra radardan da çıkan uçak görünmez oluyor! Uçak dağın üstünden yere fazla alçalmış şekilde geçerken kuyruğunu tepeye kaptırıyor.Basınç farkından dolayı yolcuların çoğu ilk çarpış anında hayatlarını kaybediyorlar.

Peki avuç içi kadar Ispartada uçak nasıl bulunamıyor?
Evet uçağın gideceği yön çok ters ama basit bir mantıkla pergeli koyup bir daire çizip içi aransa uçağa daha erken ulaşılamaz mı? Eğer bu yada buna benzer bir yöntem uygulandıysa neden sabah 6:00 sularında ulaşıldı.

4 saatte Isparta havalimanına 12 km uzaklıktaki bir uçak nasıl bulunamaz?
Civardaki köylüler deprem oldu sanarak kalkıyor.Sonra tekrar uyuyorlar.
Ancak o kadar ekip 4 saatte 12 km uzaklıktaki uçağa ulaşamıyorlar?
GPS kayıtlarının tutulduğu İstanbul Büyükşehir Belediyesine ait rasathanenin o akşam kazanın olduğu ve uçağın bulunamadığı saatlerine ait kayıtları gerçekten silindi mi?
Silindi ise neden?
Nedenine de bakalım hemen..

Engin Arık bu kazadan sonra halkımız tarafından fark edildi.Peki Rahmetli Engin Arık'ın üstünde çalıştığı bu Toryum ne menem birşeydir?

"'Servetin üstünde oturuyoruz da haberimiz yok' hesabını yapan kişi, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Engin Arık. Türkiye'nin sayılı toryum uzmanlarından biri olan Prof. Arık, Türkiye'nin sahip olduğu düşünülen toryum rezervinin enerji üretimi açısından, 120 trilyon dolarlık petrole eşdeğer olduğunu söyledi. 120 trilyon dolar, ABD'nin 2001 yılı milli gelirinin 12 katına eşdeğer. Engin Arık, Türkiye için sonsuz bir enerji kaynağı anlamına gelen toryumun, Türkiye'ye bir servet kazandırabileceğine de dikkat çekiyor. Arık, "Türkiye'nin 2005'e kadar toryumlu nükleer santral araştırması için 40-50 milyon dolara ihtiyacı var" diyor. 2006-2010 yılları arasında deneme reaktörü kurulması için ise 1 milyar dolarlık bir yatırım gerektiğinde ısrarlı. 100 bin kişiye iş imkanı...
* Toryum, Türkiye'deki enerji sorununu tamamen çözecek bir element. Çünkü Türkiye kendine ebediyen yetecek bir toryum rezervine sahip.
* Dünya toryum rezervi toplam bir milyon 780 bin. Bunun 789 bin tonu Türkiye'de. (Bu rezerv; Eti Holding'in Madencilik Dergisi'nde 380 bin ton olarak belirtiliyor. İkinci sıradaki Avusturalya'da 340 bin ton, Hindistan ve ABD'de 300 bin ton, Norveç'te ise 180 bin ton toryum rezervi bulunduğu belirtiliyor.)
* Toryumun, yeni tip enerji üretiminde kullanılması nedeniyle 21. yüzyılın en stratejik elementleri arasında kabul ediliyor.
* Toryumun nükleer santrallarda uranyumun yerini alabileceği bundan yaklaşık 10 yıl önce kanıtlandı.
* Toryumun kesinlikle patlama tehlikesi yok. Yani, Çernobil gibi bir felaketin tekrarlanması olası değil.
* Toryum atıklarını radyoaktif olmayan elementlere dönüştürmek mümkün. Yani doğayla dost bir alternatif enerji kaynağı.
* Dünyada toryumla çalışan bir nükleer santral henüz yok. Sadece bir takım prototipler var. Avrupa'nın, toryumla çalışan ilk prototip nükleer santraliin inşaatı sürüyor.
* Protonun toryum çekirdeğiyle çarpıştırılması sonucu çok büyük enerji ortaya çıkar. Bu ısı enerjisi, elektrik enerjisine çevrilebileceği gibi büyük bir şehrin ısıtılmasında da kullanılabilir"

Bu yazıda en çok dikkatimi çeken cümle "Türkiye kendine ebediyen yetecek bir toryum rezervine sahip" oldu.
Ebediyen..
Yani sınırsız enerji..
Size neyi hatırlattı? Erke dönergecini değil mi? Engin Hocanın Erke Dönergeci Projesinde de çalıştığına dair haberlere rastladım..

Aselsanda intihar! eden mühendisleri hatırlayın.
Önce bileğini sonra da boğazını kesebilen! mühendisi mesela..

Ve lütfen söyleyin sizce de hala
" Ispartadaki kaza pilotaj mı?"

Özgür Pınar Işık
(Sırf Şirket daha fazla zarar etmesin diye Atlas Jet şirketinin reklamını yapmaya çalışan Binali Yıldırıma da sormak lazım..Ispartadaki kazayla ilgili bu kadar muamma ve cevaplanmamış soru varken devletin yapması gereken özel firmanın reklamını yapmak mıdır?Yoksa içinde en değerli bilimadamlarının da olduğu bu kaza sonunda bu kazayla ilgili soruları yanıtlamak mıdır?Binali Yıldırım reklam yıldızlığını bırakıp kendi işini yapmaya başlasa hepimiz için hayırlı olur!)

29 Aralık 2007 Cumartesi

Demokrasi Ne Değildir?

Değerli okurlarım, şimdiye kadar derdimi, "Demokrasi nedir" diye anlatmaya çalıştım.

Bugün konuyu, "Demokrasi ne değildir" diye ele almak istiyorum.

* * *

Demokrasi, emperyalizmin kuklalarının "halktan yetki aldık" görüntüsü altında ülkeyi yönetmesi değildir.

* * *

Demokrasi, ülke çıkarlarının emperyalistlerin çıkarları uğruna feda edilmesi değildir.

* * *

Demokrasi, terör eylemlerinin yeşereceği ve egemen olacağı bir ortam değildir.

* * *

Demokrasi, sayısal azınlıkların ya da sayısal çoğunluğun, milli ya da dini duyguları kötüye kullanarak, ülkeyi faşizme ya da şeriatçılığa sürüklemesi değildir.

* * *

Demokrasi, etnik bölücülük değildir.

* * *

Demokrasi, çoğunluk diktatörlüğü değildir.

* * *

Demokrasi, ülkeyi yönetenlerin demokrasinin ön koşulları olan laikliği, temel hak ve özgürlükleri, yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak eylemleri, "sandıktan çıktık" gerekçesine sığınarak yapması değildir.

* * *

Demokrasi, tarikatların ve cemaatlerin egemenliği değildir.

* * *

Demokrasi, feodal düzen, toprak ağalığı değildir.

* * *

Demokrasi, kadınların ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesi, evde oturmaya veya örtünmeye zorlanması, köleleştirilmesi değildir.

* * *

Demokrasi, kadınların "töre cinayetleri" adı altında katledilmesi değildir.

* * *

Demokrasi, liderler oligarşisi değildir.

* * *

Demokrasi ayrıcalıklı bir siyasetçi sınıfı yaratmak değildir.

* * *

Demokrasi, sahtecilerin, vurguncuların, hırsızların, uğursuzların, dokunulmazlık zırhına bürünmesi değildir.

* * *

Demokrasi, genel olarak yağmacılık değildir.

* * *

Demokrasi, özel olarak halkın ve politikacıların el ele, tarihsel, doğal ve kentsel zenginliklerimizi, sit alanlarını birlikte talan etmesi değildir.

* * *

Demokrasi, yoksulluk ve gelir adaletsizliği değildir.

* * *

Demokrasi, sağlıksız konutlar, gecekondu yaşamı değildir.

* * *

Demokrasi, sosyal güvenlikten ve sağlık hizmetlerinden yoksun olmak değildir.

* * *

Demokrasi, doğal kaynaklarımızın tüketilmesi, hava ve su kirliği değildir.


Prof. Dr. Emre Kongar

Not: Bu Yazı Değerli Hocamızın İzniyle http://www.kongar.org/aydinlanma/2007/598_Demokrasi_Ne_Degildir.php Adresinden Alınmıştır.

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog