Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

4 Nisan 2008 Cuma

Altın talanı adım adım ilerliyor...



Eski Bir Şarkı

Orda bir köy var uzakta.O köy bizim köyümüzdür. Gitmesek de, görmesek de, O köy bizim köyümüzdür.

1980'lerde, eski model radyomuzdaki, çocuk programlarında dinlemeyi en çok sevdiğim şarkılardan biriydi.

Anıtkabirin hemen yanındaki evimizin balkonunda, gözlerimi kısıp mümkün olduğunca uzağa bakarak, bu çocuk şarkısını söyler, o uzaktaki köyler ve o köyde yaşayanlar hakkında hayaller kurardım.

Gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdü çünkü.

Hiç görmediğim, kestane, gürgen palamut, altı yaprak, üstü bulut ormanların, hemen yanıbaşındaki köyümü düşünür eylerdim kendimi çocukken.

Çocuk şarkılarıyla birlikte, bizim olan köyler de değişti.

Evet, hala köyler vardı uzakta ama,
Gitmiyorduk.

Görmüyorduk.

Ve o köyler bizim değildi artık.

Maden şirketlerinin ve yabancılarındı.

Didimi İngilizlere, Kaşı Fransızlara vermiştik.

Kaz Dağları ve Artvinle doymayan maden firmaları ise gözlerini Türkiye'nin Organik Çam Fıstığı Deposu İzmir Kozak Yaylası'na dikmişti.

Ve, 5 milyon Çamfıstığı Ağacı ile civardaki 17 köyün geçimini sağlayan bu cennet, Maden Firmalarının sondaj çalışmalarına açıldı.


Kozak Yaylası


Kozak Yaylasında, helenistik çağdan bu yana ekolojik olarak yetişen çamfıstığı ağacından, Türkiye’nin yıllık 40 milyon doları aşan ihracat geliri var. Yayladaki köylüler, altın madeni çıkarılması halinde 17 köyün geçim kaynağı olan çamfıstığı ağaçlarının kuruyacağını, tarımın ve doğal güzelliklerin yok olacağını söyleyerek Kozak Yaylası Çevre Koruma Kültür ve Turizm Derneğini kurdular.Paneller düzenlediler, olanları ve olacakları anlatmaya çalıştılar. Dernek Başkanı Taner Tekin'in açıklamasını olduğu gibi incelemek gerek diye düşünüyorum.


"Maden şirketleri öncelikle orman arazisini kiralayarak maden arama çalışması yapmaya başladı. Hatta sondaj çalışmasını da başlattılar. Maden Yasası elimizi kolumuzu bağlıyor. Altın madeni, Kozak Yaylası’nı kurutur.
Altın madeni yalnızca bir doğa harikasını yok etmiyor, çevrede yaşayan köylülerin hayat damarını da kurutuyor. Çünkü bir ton cevheri işlemek için 10 ton suya ihtiyaç var.
Su kaynakları kesilirse tarım yapamayız, yeraltındaki suyla beslenen çamfıstığı ağaçları kurur. 10 yıl sonra maden araması yapanlar gider bize de atıklarla zehirlenmiş, üzerinde çamfıstığı yetişmeyen kuru ağaçlar kalır.
Üstelik devletimizin bu madenlerden aldığı pay sadece yüzde 2.
Helenistik çağdan bu yana ekolojik olarak yetişen çamfıstığı ağaçlarına ve tamamen endemik bir yapıya sahip olan ve bölge ekonomisinin can damarını oluşturan, 300 binden fazla insana su sağlayan bu yayla feda edilir mi?
Sondajdan çıkan atık, hem Ayvalık ve Altınova’nın içme suyu ihtiyacını karşılayan Madra Çayı’na ve barajına karışıyor hem de yeraltı sularını kirletiyor.
Sondaj için birçok ağacı kestiler. Bir de siyanür havuzu kurulursa yayla yok olur. Bizim altınımız toprağın altında değil, üstündeki çamlardır."

Köylülere iş vererek kandırmaya devam eden Koza Altın İşletmeleri gibi firmalar aslında sadece altın aramıyor, Çevre Cinayeti de işliyor.
Nasıl mı?


Maden Arama Firmaları /Kaz Gelecek Yerden Tavuk Esirgenmez


Kozak`ta araştırma yapan Ege Üniversitesi Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve Ovacık Altın Madenleri bilirkişisi Prof. Dr.Ümit Erdem, madencilik faaliyetlerinin yaylaya büyük zararlar verdiğini belirterek, bölgenin `Ekolojik hassas bölgeler` arasında yer aldığını, taş ocağının çalışmasının bile mümkün olmayacağını belirtti. Dünyada aranan üç türlü fıstığın en güzelinin Kozak Yaylası`nda yetiştiğini dile getiren Erdem,

"Altın değil herhangi bir madenciliğin, özellikle ekolojik hassas yörelerde yapılması bizim doğal kaynak israfımızdan başka bir şey değil. Maden Yasası`ndaki değişiklikle ruhsat alan her kişi, her kurum istediği yerde arama yapar duruma geldi. Kaz dağları`nda da Kozak Yaylası`nda da madencilik yapmak cinayettir. Dünyanın bir numaralı çam fıstığı üretim havzası Kozak Yaylası'ndadır. Köylü onlara gözü gibi bakar. Böyle yerlere ekolojik hassas bölge diyoruz. Bırakın altın aramayı böyle yerlere çivi çakarken bile oturup 80 yıl düşünmek gerekir" dedi.

EGE Üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü öğretim üyesi Prof.Mehmet Nurullah Kumru da, Kozak Yaylası ve civarında Devlet Planlama Teşkilatı`nın hayata geçirdiği bir proje ile Ege Üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü `nün çalışmaları doğrultusunda yörede çok miktarda uranyum potansiyelinin ortaya çıtağını ifade etti.Kumru , altınla birlikte çıkartılan uranyumun çevre ve insan sağlığı açısından önemli olduğunu, altının alınıp uranyumun bırakılması durumunda radyoaktif madde açığının ortaya çıkacağını dile getirdi. Kumru ,

"Verilere göre petrol, doğalgaz, kömür, uranyum gibi maddelerin önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde tükeneceği belirtildi. Ayrıca uranyumun çevreye verdiği olumsuz etkinin dışında uranyum madencileri üzerinde yapılan araştırmalarda, radonun akciğer kanseri için ana sebep olduğu da ortaya çıkartıldı" dedi.

Kozak Yaylası da Kaz Dağları ve Artvin gibi, herşeyden önce doğal varlığımızdır. Maden arama çalışmaları hem doğaya hem de çevredeki insanların sağlığına zarar verecektir.Bu yayla civardaki 17 köyün geçimini sağlamaktadır. Köylülerin dediği gibi yılda 40 milyon liralık ihracat getirisi olan bu doğal sektörü, maden arama çalışmalarıyla baltalamak, altın ararken, altın yumurtlayan tavuğu kesmeye benzer.
Ancak Maden Firmaları Bergama deneyiminden ders alarak, gözlerine kestirdikleri yerlerde "Halkla İlişkiler" adı altında köylülerin gözlerini boyamaya, geleceklerini elinden almaya çalışıyor. "Anadolu'nun Altındaki Tehlike" yazısında Sn.Özer Akdemir'in belirttiği gibi;

"Tüm altın madeni girişimlerinde yoksul köylülere iş vaadi var. Tarlaların, arazilerin, maden sahası içinde kalan yapıların ederinin 10-20 katı fiyatlarla satın alınması söz konusu. Bazı yerlerde, (Uşak - Kışladağ ve İzmir - Efemçukuru gibi) köylülerin arazilerini satmamaktaki kararlılıkları hükümet destekli kamulaştırma sopası ile karşılanıyor. Madenci şirket "kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez" mantığı ile köylere, yol-su, sağlık ocağı, okul vs. altyapı ve sosyal yaşam tesisleri yaptırıyor. Hatta, Uşak'ta olduğu gibi damızlık boğa dağıtılıyor, iftar yemekleri veriliyor (Bergama), şenlikler düzenleniyor. Maden sahası içinde kalan köylerdeki taşınmazlar bedellerinin çok üzerinde fiyatlarla alınırken, Bergama Ovacık köyü ve şimdi Erzincan Çöpler köyünde olduğu gibi, köy madenin birkaç kilometre uzağında yapılan dubleks evlere taşınıyor.

Bunun yanında madene karşı olanlar, çok çeşitli yöntem ve araçlarla susturulmaya, baskı altında tutulmaya, yıpratılmaya çalışılıyor. Bergama köylülerinin önce gizli örgüt kurmakla suçlanmaları, ardından mücadelede öne çıkan unsurların "Alman ajanı" olma iddiası ile DGM'de yargılanmaları ve nihayetinde madenle ilgili gelişmeleri haberleştiren gazete ve gazetecilere açılan tazminat ve ceza davaları "maden karşıtı" unsurların etkisizleştirilmesine yönelik uygulamalardan birkaçı. Madenci şirketler tarafından yapılan bir diğer halkla ilişkileri geliştirme yöntemi de "bilgilendirme gezisi" adı altında yörenin önde gelen isimlerinin yurtiçi ve dışında çeşitli yerlere götürülmesi oluyor. Hatta, bu öyle bir hale geliyor ki, tıpkı Bergama'da olduğu gibi, madenin açılıp açılmaması sonucunu doğuracak bir rapor hazırlamakla görevli "bilim adamları"ndan oluşan heyetler bile, eşleri ile birlikte ABD'de "inceleme gezisi"ne götürülebiliyor. 1997 yılındaki Danıştay kararının ardından kapatılan Bergama altın madenini Başbakanlık'ın talimatı ile yeniden inceleyip "açılabilir" diye görüş bildiren TÜBİTAK raporu böyle hazırlandı. "

Sonuç


1980'lerden itibaren herşey "para" ve "güç" oldu.

Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik herkesin hakkı olan konular olmaktan çıkarılıp,adım adım özel sektörün kucağına atılıyor.

Ülkenin bütün varlıkları, en önemli kurumları, kuruluşları teker teker satıldı.

Gümrük Birliğinden sonra cari açık devasa boyutlara ulaştı.Bu iktidar döneminde, sıcak paraya verdiğimiz inanılmaz faizle, ekonomizi, güzel gösterilmeye çalışılmış, sıkça da estetik ameliyatlardan geçmiş bir hayat kadını gibi yabancı yatırımcılara ve hatta japon ev kadınlarına bile pazarladık.


Ulusalcılığı rafa kaldırıp, küresel küresel diyerek küresel krizin tam göbeğinde buluverdik kendimizi.Üstüne üstlük tüm varlıklarımızı kaybetmiş, kolumuz kanadımız kırılmış olarak.

Ab fonlarıyla beslenen eğitimden, sağlığa farklı kurumlarda, ülkemiz aleyhine gelişmelere göz yumulmasıyla karşılaştık.

Üretimi destekleyecek hiç yatırım yapmayıp insanları sadaka toplumu haline getirdik.Sadaka toplumu olsunlar ki oyları satın alınabilsin.

Şu sıralar gündem çok farklı.

Kendi erklerini devam ettirmek için bazıları, yukarlarda atmadığı taklayı bırakmaz, hakka hukuka inanmadıklarından yargıyı bile bulanıklaştırmaya çalışırken,

Ab'nin kendisine çıkacağı destek karşılığında dümeni o tarafa kırmış, 301. maddeyi kaldırmayı ve Türklüğe küfrü serbest bırakmayı bile göze almışken,

Vergi Rekortmeni, Medya Tekeli, Zatımuhterem, yanar döner fenerler gibi, sıkmabaşta hükümete karşı çıkıp, 301de sesini çıkarmazken (o da dümeni hükümete kırmış)

Ortalıkta dümenleri kıran kıranayken,

Orda bir yayla var uzakta.

Maden firmalarının kucağına atılmış.

Doğal bitki örtüsü zenginliği ve korunmuş geleneksel yapısıyla, İzmir'in Bergama ilçe merkezine 20 kilometre uzaklıktaki Kozak Yaylası, uluslararası altın tekellerinin istilasına uğrayarak yok edilmeye başlandı.

Kozak Yaylası hepimizindir.

Sahip Çıkalım.










Özgür Pınar Işık

3 Nisan 2008 Perşembe

Avrupa'nın İki yüzü

Avrupa Adalet Divanı, PKK’yı “AB terör örgütleri” listesinde bulunması kararını bozdu.

Bu karardan sonra PKK’nın terör listesinden çıkması gündeme geldi.

Adaletiyle övünen hatta bize akıl vermeye kalkan AB,

Şimdi kalkıp bebek katillerinin 90’da doğudaki köyleri basıp masum insanları öldüren,

Hatta çok değil geçen yıl;

Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesinde köylerine su getirmek için çalışan köylülerin bulduğu minibüse saldıran PKK’lılar 12 kişiyi katletmişti.

Ama Avrupa bu olayı pek de önemsemişe benzemiyor.

Bu Avrupa’nın iki yüzlüğü ilk kez değil;

Asala 70’li ve 80’li yıllarda 40 diplomatımızı katletmişti.

Aynı Avrupa bırakın Asala’yı terör örgütü ilan etmeyi televizyonların da çıkarıyordu…

Yine çok geriye gitmeyelim…

AKP’ye kapatma davası ve Ergenekon soruşturması olaylarında…

AKP’ye kapatma davası açıldı diye, bütün Türk halkını barbar ilan etmedikleri kaldı…

Tehditler resmen havalarda uçuştu.

AKP kapatılırsa AB’ye almayız diye nara atanlar

Ergenekon soruşturması için bir tek kelamda bile bulmadılar hala da bulunmuyorlar.

Şimdi bir de bebek katillerini terör örgütleri listesinden çıkarmak istiyor.

Zaten PKK Avrupa’nın birçok ülkelerin de bürolar açıp izinli gösterilerde bulunuyor.

Açık, açık PKK’nın propagandasını yapan Roj Tv Danimarka da kapatılmıyor.

Yayın yapmasına göz yumuluyor…

Kendileri adaletsiz davranınca bir şey olmayan Avrupa,

Bizim onların işine gelmeyen bir hareketimizde hemen adalet, özgürlükten, haktan, hukuk’tan bahsediyor.

Kısacası işine geldiğin de ses çıkarmayan Avrupa,

İşine gelmedi mi söylemedik laf bırakmıyor.

Birde üstüne kalkıp bize adalet, hukuk dersi vermeye çalışıyorlar…

Bende soruyorum…

Bizim buralarda çok güzel bir laf vardır;

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?

Ankara'nın Şerrinden Brüksel'in Şefaatine Sığınmak

RTE ve tayfası için işler sarpa sardı.
Durum aynı o kedi karikatüründe olduğu gibidir.
Daha şundan birkaç ay önce kibirli kibirli dolananlar şimdi adı “hukuk” olan büyücek bir yün çilesine dolanmaktalar…
Bundan kelli çile dolduracaklar yetmişbiri birden, yetmişbiri bir yerde…

* * *

Kapatma davası açılmaz sandılardı.
Açıldı.

Köpeksiz köyde değneksiz gezmeye alışanlardı bunlar.
Köyün köpekleri yoktu ama vatanın, cumhuriyetin ve devrimlerin sahibi, inançlı ve kararlı bir halkı vardı en nihayetinde.

Yargı kendi keyiflerine göre işler sanırlardı.
Sandıkları gibi olmadı.
Sandıkları kırk yediydi…
Sanmadıkları kırk kediydi…
Kırkı birden yün çilesine dolanmış, dolandıkları çileyle baş başa kalmış…

* * *

İmdatlarına yabancı kedileri çağırdılar.
Yıllardır bir köşede beklettikleri Ergenekon'u hep birlikte diriltip orta yere bıraktılar...
Ulusalcı, vatansever, Kemalist aydınları, yazarları, parti liderlerini, bilim adamlarını, basın yayın yöneticilerini, gazetecileri toplamaya başladılar gece baskınlarıyla.
Ulusalcı, Kemalist, Vatansever insanları korkuturuz, seslerini çıkaramaz sandılardı.
Ama olmayan Ergenekon’dan medet umarken bu milletin olmayana erebildiğini unuttular.
Her seferinde bir yolunu bulup kendisini yok olmaktan kurtarabildiğini hesaplayamadılar.

Şimdi bu soruşturma kapsamında tutuklu bulunanlar, kendilerini yargı önünde savunacaklar ve biz de hep beraber izleyeceğiz, neler olacak…
Her zaman güvendiğimiz Türk Yargısı önünde, siyasi görüşlerinden çekinenlerimiz olsa da hiç kimsenin vatanseverliğinden şüphe etmediği Doğu Perinçek mi yargılanacak, yoksa aynı İsviçre’de yaptığı gibi Perinçek, bu sefer de Tayip ve şürekasını mı yargılayacak…
Hep beraber göreceğiz.

Ve sanırım birbirine paralel iki ayrı kapatma davası izleyeceğiz: İkinci bir çile…

* * *

Şimdi bu iki kapatma davasıyla baş başa kalan kedicikler, engelsiz bir dörtyüz metre koşusunun o son düzlüğünde, hiç sebepsiz yere tökezlemelerine sebep olan “Velev ki türban”larını yarı yolda atıp, varış yerine ulaşabilmek için yeni kestirmeler arıyorlar. Lokmacı Barikatını kaldırıp Lefkoşa’dan Nicosia’ya geçmeye çalışıyorlar…

Ankara'nın Şerrinden Brüksele sığınıyorlar…

Ellerini, en derininden bir huşuyla ve ne derlerse desinler yapmak üzere, peşin ve kesin bir biatla açıp yalvarıyorlar:

"Yaa R(AB)-D. Kurtar Bizi bu Kemalistlerin, Ulusalcıların, Vatanseverlerin şerrinden. Sen bu zındıklara karşı yanımızda ol. Ankara'nın Şerrinden Sana Sığındım. Amiin"

Şimdi sıra Tanrılarına Kurban Vermekte…

* * *

Ve en dolaşık, en bulaşık kedimiz İsveç’ten, Orhan Pamuk’un anavatanından kurbanı açıklıyor:

“Sosyal Güvenlik Yasası'nın Meclis'ten geçmesinin ardından 301'inci madde TBMM'ye gelecektir.”

Yani…

Yani; Türk’e ve Türklüğe küfretmek serbesttir!

* * *

Ama...

Ama işler kediler için gerçekten sarpa sarıyor.

Tanrılarının gözü bir kez kan görmeyedursun; doymazlar…

Sandıkları kırk yedi’ye de bunu anlatamazlar.


Özgür Pınar Işık

2 Nisan 2008 Çarşamba

Genel Grevi Görememek

Dün emekçiler yine haklarına sahip çıkmak için meydanlardaydı.

Ülke genelinde yine grev yaptılar.

Genel grevlerden biri de Ankara'daydı.

Ankara'daki grevde meclise yürümek isteyen kalabalık yine önleri kesildi.

Barikatlar kurarak işçinin ve halkın meclisin önüne giderek hakkını araması,

Haklarının ellerinden almasına karşı tepkisini koyulması önlendi.

2 ve 9 Şubatta yine aynı şekilde halkın "Türban" oylamasına karşı meclis önünde protesto etmesi önlendi.

Sözde demokratlık naraları atanlar.

Demokrasiden, Özgürlükten bahsedenler

Nedense büyük halk kitlelerinin olduğu yerlerde yoklar...


2 Şubat 2008'de Anıtkabir'den Meclise yürümeye çalışan binlerce beklide yüz binlerce kişi,

Genelkurmay Başkanlığı sokağının yanında barikatlarla durduruldu.

Bizzat orada olmuş biri olarak o inanılmaz kalabalığı gözleriyle gözmüş biri olarak söylüyorum...

O gün ve ertesi gün basında görülmemişlerdi, yok sayılmışlardı ve yürüyen o kalabalık için bir tek haber yapılmamıştı.

Demokrasi havarileri olanlar nedense çok demokratik bir eylemi görmezden gelmişlerdi.


Dün de aslında aynı senaryo yaşandı.

Kapatma davasına geniş yer veren basın,

Genel grev için bir iki haber ayırıp,

Neredeyse bu grevleri geçiştirdi.

Tekel'in satılmasına karşı tepki gösteren Tekel işçileri kışın dondurucu soğuğun da tazyikli suyla yerlerde süründürdüler.

Kuşkusuz ki benim gibi izleyen birçok kişi "PKK'lılara bile bu kadar sert müdahale yapılmıyor" diye düşündü.

Ama demokrasi timsali AKP hükümetimiz;

PKK'lılara, Fatih camisin de şeriat isteyen irticacılara, Türbanla üniversiteye girmeye çalışan sıtma başlara karşı gösterdiği demokrasiyi

Ne Tekel işçilerine ne de kendisine muhalif olan yazar ve halka karşı göstermiyor...

En sert müdahaleyi en sert tekbiri alıyor.

Hatta EGM'nin Terörle Mücadele ve Harekât Dairesi Başkanlığı kapsamında terör mücadele dosyasına alıp,

Demokratik olarak tepkilerini dile getirenleri terörist ilan ediyor.


Yine AKP'ye gelince diğer demokrasi ve özgürlük düşkünü basın yayın kuruluşları;

Dünkü genel grevdeki gibi böylesine büyük kitlesel tepkilere geniş yermeyip, satır aralarına sıkıştırmayı tercih ettiler.

Hükümet ilk genel grevi 'kapatma davasıyla' aynı güne denk gelmesinden dolayı geçiştirme şansı bulmuştu.

Ama zaten ilk 2 saatlik genel grevde de hükümetin geri adım atmaması durumda genel grevlere devam edileceğini belirten sendikalar...

1992'den bu yana en büyük genel grevlere haklı olarak devam ediyor ve edecekler...

Demokrasi ve özgürlük düşkünleri de bu grevleri görmemezlikten gelmeye devam edecek...

1 Nisan 2008 Salı

Tek Kaybeden

Anayasa Mahkemesi dün AKP'ye açılan kapatma davasını kabul etti

Anayasa Mahkemesinin 11'e 11 oyla davayı kabul etmesi herkese birde mesajdı.

Çünkü daha cumhuriyet başsavcısı Yalçınkaya idaaname verdiği anda;

Haşim Kılıç Turgut Özal döneminde

Sacit Adalı yine Turgut Özal döneminde,

Fulya Kantarcı Demirel döneminde,
anayasa mahkemesi üyeliğine atandıkları yazıldı boy, boy resimleriyle gazete, televizyon ve internetteki haber sitelerinde gösterildi.

Hatta bası basın yayın organlarında olasılık hesaplarına başlandı.

Haşim Kılıç ve Sacit Adalı "Refah Partisi ve Fazilet Partisi'nin kapatılmasında karşı oy kullanmıştı." Diye yazılar yazıldı bilgi notları iliştirildi.

Onun için AKP'nin kapatılmasına karşı oy kullanabilirler diye olasılık ihtimalleri yapıldı.

Haşim Kılıç bu sırada herkesi sağduyuya biraz da anayasa mahkemesi ve üyelerini serbest bırakmaya çağırdı.

Ama yazılıp çizilmeye devam edilmesi beklide anayasa mahkemesi üyeleri üzerinde bazı etkiler yaratarak davanın oybirliyle kabul edilmesine neden oldu.

Dün AKP cephesinden gelen ilk açıklama anayasa değişikliyle davaya müdahale edileceği yönündeydi.

Ama daha sonra Cemil Çiçek;

"Parti kapatma davalarıyla ilgili Anayasa Mahkemesi'ne daha önce de sayısız dava açıldı. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi bu tip davalarda hangi usulü takip ediyorsa, onu takip edecek. Bize mahsus bir uygulama söz konusu değildir. Hep beraber bu süreci göreceğiz. Bu iş mahkemenin işidir. Parti olarak ne söylenmesi gerekiyorsa, bunları Anayasa'nın ve yasanın izin verdiği çerçevede söyleyeceğiz."

Eski Adalet bakanı olarak böyle bir çağrıda bulunması tabiî ki memnuniyet verici ve partisine de sanki yargı sürecine müdahale etme gibi birde mesaj vardı.

AKP 'mini anayasa' değişikliğine gider mi gitmez mi tam olarak net değil ama

Eğer değişikliğe giderse MHP'de destek vermediği için

AKP tekrardan bir referandum yapacak...

Kapatma davasını en kısa sürede bitirmeyi düşünen anayasa mahkemesi beklide referandumla aynı zamanda kararını verecek...

Ve ortalık iyice gerilip kamplaşma daha da sert bir hal alacak...

Dün yine Merkez Bankası başkanı Dursun Yılmaz uyardı...

Ekonomik riskler arttığını gerekli önlemlerin alınmaması takdir de krizin kaçınılmaz olduğunu belirtti.

Bu kaosun için hükümetin kendi can derdine düşeceğinden ekonomik önlemler almayacağı da bir gerçek,

AKP yandaşı yazarlar daha şimdiden yargıyı ve kararlarını tartışmaya başladılar...

Anayasa Mahkemesi'nden çıkacak olası kapatma davasını da kabul etmeyecekleri,

AKP'nin üst düzey yöneticilerin de anayasaya müdahale etmesi takdirde

Son zamanlarda sıkça verilen duvara doğru giden tren örneğindeki gibi

Duvara son hızla hem siyasi hem de ekonomik olarak çarpmamız kaçınılmaz.

Artık herkes yargıya gerçekten saygılı olup süreci izlemeli

Yoksa tek kaybeden biz yani Türk halkı olacak...



Bilgin Türk

31 Mart 2008 Pazartesi

Sen Nerden Çıktın Be Ispanak

İnsan gözlerine, kulaklarına inanamıyor. Burası bizim bıraktığımız ülke mi? Orada, burada İlhan Selçuk'un kalp spazmı geçirmesi üzerine "cehenneme yolu göründü" gibi mesajlar görüyor ve duyuyorum.

Hay, aksi!

Böyle bir anlayış nereden peyda oldu? Mevlana hoşgörüsüne, Yunus Emre'nin hümanizmasına yakışan bir anlayış mıdır bu? Anadoluluk değil bu, Türklük değil bu, İslam değil bu! Nedir bu? Bu, yıllardır insanların deyim yerindeyse DNA'sını değiştiren Arap-Amerikan emperyalizminin insanlardaki etkisidir.

Cehennem korkusuyla insanları dine zorlamak ancak ortaçağ kilisesinin yöntemi olabilir.

Tiksinç!

Dinimizi bir partinin, bir cemaatin anlayışına teslim etmek... O anlayışın hedef olarak gösterdiği kişilere bu tarz yakıştırmalar yapmak! Ah, Türküm ah! Sen ki, Ermenisiyle, Rumuyla barış içinde yaşamış millet!.. Yakışıyor mu aynı ekmeği paylaştığın insanlara bu tarz laflar söylemek!

Ne bizim kültürümüzle uyuşur, ne de insanlıkla...

Kültürün hoşgörü, dinin(en azından Anadolu'daki yansıması) hoşgörü...

Sen nerden çıktın be ıspanak?


Emrah ÖZDEMİR

Kapanan Parti Olsun Gül'üm

Türkiye Cumhuriyeti belli sağlam ilkeler üzerinden geleceğe doğru ilerleyebilecek bir şekilde inşa edilmiştir. Neydi bunlar? Bağımsızlık, laiklik, cumhuriyetçilik, ulusallık vd...

Ulus-devleti yıkmaya, gericiliğe yeltenen her parti, kurum kapatılır. Buna faşizm mi diyorsunuz? Hayır bu kendini koruma biçimidir. En özgürlükçü, tuzukuru İsveç'te bile parti kapatılabiliyor. Yani, kimse "Avrupa'da parti kapatılıyor mu" demesin. Her devlet kendini korur. Buna yönelik hassasiyetleri vardır. Avrupa'daki partiler sizin gibi davranıyor mu peki, değerli iktidar partililer?

Türkiye'de laikliğe aykırı davranıp, bu emellerin odak noktası oluyorsanız elbette kapatılacaksınız. Ancak bu bir çözüm mü?

İşte mesele bu!..

Kolluk kuvvetleri, eğitim kurumları, sosyal politikalar, yerel yönetimler, yurttaşlar, STK'lar, muhalefet kendi üzerinde düşeni yapıyor mu?

Her işi Anayasa Mahkemesi mi çözecek?

Polis tarikat ve benzeri oluşumlara karşı devrimlerimizin gereğini yapmış mıdır?

Eğitim kurumları sağlıklı eğitim verebilmiş mi? Bilhassa kentlerin taşraları diye nitelendirilen arka mahallelere.. Ki, dikkatinizi çekiyorsa tarikatlar burada yoğunlaşmıştır.

Tarımdaki makineleşme sonrasında olağan gelişme olan kente göç için bir zemin hazırlanmış mıdır? Yoksa, bunlar tarikatların, çetelerin ellerine mi bırakılmıştır? Sosyal devlet görevini yerine getirmiş midir?

Yerel yönetimler sağlıklı bir yapılaşmaya gitmiş midir? Yoksa tüm strateji ve politikaları oy üzerine midir?

Yurttaşlar! Çok sızlanan yurttaşlar! Siz üzerinize düşeni yerine getirdiniz mi? Küçük dünyanızdan çıkıp, çözüm önerileri sundunuz mu?

Ve siz, STK'lar! Siz göstermelik okul dikme törenleri yerine sağlıklı projeler sunabildiniz mi?

Muhalefet! Siz ne yaptınız? O kesimleri küçümsemediniz mi? Gittiniz konuştunuz mu? Biz size, çocuklarınıza şunları sunacağız dediniz mi?

Suç atmak kolay! Bu düzen böyle gittiği sürece, zararın bir yerinden keskin dönüş yapılmadığı sürece değişen isimler olacaktır.

Ve başbakanın reisicumhura mesajı şu olacaktır:

"Kapanan parti olsun Gül'üm, yenisini açarız!"

Emrah D. Örs


*Not: Değerli yazar, Atatürkçü İlhan Selçuk'a acil şifalar dilerim. Geçmiş olsun, İlhan Ağabey.

Katar Emiri'nden İnciler

Türk milleti olarak suiistimallere alışkınız. Siyaset öyle çirkin bir oyun ki; içine giren herkes ya yalan söyleyecek ya düzenbaz olacak ya ikiyüzlü olacak ya da daha kötüsü bunların hepsi. Belki de daha fazlası.

Sadece seçim zamanı kapımıza gelen; bizi “veli-i nimet” olarak, “Efendileri” olarak gördüklerini söyleyen takım elbiseliler, gravatlılar seçimden sonra bizi unutmuştur. Bunu biliriz, hatırlarız. Hatta kanıksamışızdır. Oylarımızı verdik.

Siyasete dinin alet edilmesi de tüm çirkinliğiyle karşımızda. Her ne kadar bunun onaylanmasına katiyetle imkân olmasa da buna da alıştık; “Milli Görüşçüler” sağ olsunlar. Allah’ın izniyle oyları cukkaladılar.

Terör dediler; seçim kampanyalarında birbirlerine ip attılar. Ulusalcılığı, Vatanperverliği, Türk Milliyetçiliğini de oya çevirdiler. 70 milletvekili çıkardılar.

Ama pes be kardeşim. Bu kadarı şeytanın dahi aklına gelmezdi: vatandaşın Uçkuruna da karıştılar. Erdoğan şimdi öncekilerinden de komik teziyle ortaya çıkıyor. Neymiş efendim her Türk ailesi en az 3 çocuk yapmalıymış. Hane halkı (aile üyeleri) mevcudu 5’e çıkmalıymış. Yoksa AB ülkeleri ve Eski Doğu Bloğunun bir kısmındaki gibi nüfus yaşlanır; genç nüfus oranı düşermiş. O zaman ülke gelişemezmiş, falan filan…

Sn. Başbakan “Ananı da al, git” lafından beri yargıya, üniversitelere, köylüye, işçiye ve tüm muhalif kesimlere bir sürü laf söyledi. Ya da yaptıklarımız yapacaklarımızın garantisidir kabilinden yürüttüğü politikalarla hepsinin çanına ot tıkadı. Vakıflar Yasası girdi, 2B orman arazileri de. Şimdi sıra Sosyal Güvenlik Yasası’nda. Onu da hallettikleri zaman hükümetten ülke nüfusunun arttırılması için erkeklere en az 3 kadın almayı, sınırsız çocuk yapmayı ve çocuk başına devlet desteği almayı içeren bir yasa bekliyoruz.

Bu kadar popülist bir politika Katar’da, Umman’da, tüm Arap Dünyasında ve geri kalmış devletlerde olabilir. Fakat 1800’lerden beri resmen batılı politikalar izleyen, batılılaşan, uygarlaşan Türk Milleti için böyle bir olay söz konusu değildir. Başbakan, artık üslubu, Ortadoğulu söylemleri ve fikirleriyle İran Cumhurbaşkanı Necat’ı ya da Suudi Arabistan Kralı Abdullah gibi davranmayı bırakmalıdır.

Her erkek için cinsellik, cinsel yeterlilik ve kendini kanıtlama duygusu önemlidir. Fakat asıl mesele ne kadar çocuk yapılacağı değil, bunların nasıl bakılıp büyütüleceğidir. Hiç kimse çocuğunun yoksulluk, açlık, sıkıntı çekmesini istemez. Ya da diğerlerinden daha az mutlu olmasını. Ailesine bakamayan bir babanın ya da annenin ızdırabını en iyi anneler, babalar bilirler. Devrimiz “Allah verdi, oldu” devri değildir.

Hala 425 YTL gibi trajikomik bir ücretle aile geçindirmeye çalışanlar vardır ülkemizde. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ülkemizdeki yoksulluk oranı %17,81’dir ki pek de azımsanacak bir rakam değil. Böyle bir durumda yaşamını zorlukla idame ettiren birinin Sn. Başbakan’ın davetine uyduğunda gerekli beslenme, kira, giyim, sağlık, eğitim gibi temel kalemleri nasıl karşılayacağı belirsizdir. Herhalde düşüncesizlikle edilen hareketten sonra edilebilecek laf “Allah Kerim’dir” olamaz! İnsana önce eşeğini sağlam kazığa bağlamayı sonra Allah’a emanet etmeyi öğütleyen İslam Dini elinden geleni yaptıktan sonra geri kalanı Allah’a bırakmıştır. Allah Kerim’dir; lakin sorumsuzlara karşı kerim olduğunu düşünmüyorum.

Biraz daha detaylı veriyi Birleşmiş Milletler 2007–8 İnsani Gelişme Raporu’ndan aldım.

Gelişmekte Olan Ülkeler Ort.

Türkiye

Gelişmiş Ülkeler Ort.

Gelişmişlik Endeksi (1 birim)

0,691

0,775

0,947

Temel Eğitim Oranı (%)

85

89

96

Kadın Başına Düşen Çocuk Sayısı

2,9

2.2

1.7

Nitelikli Sağlık Personelince Yaptırılan Doğum Oranı (%)

60

83

99

Yetişkin Okur-Yazarlık (%)

77,1

87,4

99,1

2. Eğitime Katılım (%)

53

67

92

Ortalama Yaşam (yıl)

65,5

70,8

78,9

Kişi Başı Milli Gelir (ABD Doları)

5,282 $

8,407 $

33,831 $

Rapora göre Türkiye Gelişmiş ve Gelişmekte olan ülkelerin arasında bulunmakta. Doğum Oranı 2,2 ile pek az değil. Ayrıca düşük eğitim oranı, kişisel gelişim endeksi ve milli gelir de pek iç açıcı değerlerde değil. Umarım daha iyi değerlere ulaşırlar. Ama bu insanların cinsel güdülerini pervasızca tahrikle, düşünmeden ve sonucunu öngörmeden yapılan “nüfusu arttırın” çağrılarıyla, Türkiye’nin 80 yıllık nüfus planlaması, istenmeyen gebeliğe yönelik bilgilendirme ve korunma politikalarını tek hamlede çöpe atmanın ne lüzumu var?

Unutmayalım; bu lafları konuşan T.C. Başbakan’ı ve sözleri Hükümet Programı ve Devlet Politika’sını yansıttığı düşünülüyor. Eğer resmi politika buysa 2.2 doğurganlık oranıyla sağlayamadıkları istihdamı 3 ile nasıl sağlayacaklar? Bu arada eğitimli genç nüfus bir avantajdır. Eğitimsiz kalifiye olmayan o kadar gencin hayallerini çalmaktan utanmayacak mısınız?

Bu arada bir gazete reklâmında söylüyordu: “Angelina Jolie ha-mi-le” hem de ikiz. 3 çocuk da evlat edindi. Toplam 5 çocuk oluyor. Buradan Sn. Başbakan’a çağrıda bulunuyorum: Angelina’yı eşi Brad Pitt’le beraber Türk vatandaşı olmaya çağırsın. Hem Erdoğan’ın standartlarına göre genç nüfusumuz artasın hem de ülkemiz dünya çapında iki ünlü kazansın!

Saygılarımla,

Mücahit ÖNDER

30 Mart 2008 Pazar

Dış Borç Analizi: Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti Karşılaştırması

Bu yazıda Osmanlı Devleti'nin dış borçlanmasını 1854 öncesi dönemle anmak her haldeki talihsiz bir tarihsel hata olur; çünkü Osmanlı Devleti ilk dış borçlanmasını 24.08.1854 tarihinde Kırım Savaşı sonrası gerçekleştirmiştir.

Bu borçlanmanın en büyük sebebi, Osmanlı Devleti'nin, yabancı devletlerle yapmış olduğu serbest ticaret antlaşmalarıdır. Bu antlaşmalar, Osmanlı Devleti'ni açık pazar haline getirmiştir. Ayrıca kapitalist dünyaya ayak uyduramayan Osmanlı Devleti'nin gelir-gider dengesi yaşanan dış ticaret açıklarıyla da iyice dengesizleşmiş ve artan askeri başarısızlar ile ordu giderleriyle birlikte Osmanlı Devleti 20 yıl içinde iflas etmiştir. Bankacılık sektörü ve ticaretin yabancıların eline geçmesi de oldukça büyük bir etken olarak ön plana çıkmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti'ni en sonda analiz etmek yerine, araya girişlerle bahsetmek istiyorum. Bakın Türkiye Cumhuriyeti bugün Gümrük Duvarlarını (bilerek büyük harflerle yazılmıştır.) çok kalitesiz çimentolarla örünce deyim yerindeyse bir serbest pazar haline gelmiştir. Yıllardı yaşanan terör saldırılarıyla ve ülkenin jeopolitik konumuyla, orduyu ilişkilendirecek olursak askeri harcamaların büyüklüğü de göze çarpmaktadır. Tek benzeşmeyen nokta, kapitalist sisteme ayak uydurulup uydurulamadığı ile ilgilidir. İzmir İktisat Kongresi sonrası yaşanan kapitalist süreç (devletçilik ve benzer dönemlerle kısıtlandıysa da) bugün oldukça gelişmiştir. Bu gelişim aslında 2. Cumhuriyetçilerin yaşattığı bir süreçten öte kapitalist dünya düzenine yapılan özelleştirmeler sayesindedir. Kısacası kapitalist düzen 24 Ocak kararlarıyla yabancıların elinde Türkiye'de gelişmektedir.

Osmanoğullarının torunlarının yaşattığı dış ticaret açığına bakalım. 1873 - 1890 yılları arasında ithalat ortalama 19.9 milyon Osmanlı lirasıyken, ihracat ortalama 11.5 milyon Osmanlı lirasıdır. Kısacası yılda ortalama 8.4 milyon Osmanlı Lirası dış ticaret açığı verilmektedir. Bu 12 yıllık dönemde 100 milyon Osmanlı Lirasından fazla dış ticaret açığı oluşmuştur. Dış ticaret ve dış borçlanma biririyle organik bağ içerisindedir. Çünkü dış borçtaki bir artışın en büyük nedenlerinden biri iç pazarda dış ticaret açığını sonlandıracak maddi desteğin bulunamamasıdır. Kapitalizme ayak uydurulamaması sonucu iç pazarda da istediğiniz kazancı yakalayamıyorsanız, bunun en başta gelen sebebi ülkenizde sanayi üretimiyle beraber tüm üretim sektöründe yaşanan durgunluktur.

Türkiye Cumhuriyeti'nin dış ticaret açığına bakacak olursak, sadece 2007 yılındaki verilerine bakacak olursak, ihracat ve ithalat arasındaki farkın (açık yönünde) 62.83 Milyar Dolar olduğu görülür. Bu tablonun sonunda yaşanan sonuç ise, "Dünyanın en yüksek faiz oranları ile borçlanan ülkesi Türkiye Cumhuriyeti'dir." sonucudur. Üretimde yaşanması gereken fakat yaşanamayan atılımın bir an önce atılması gerekmektedir. Özelleştirme sonrası ele geçen sıcak para ile kesinlikle bu açık kapanamaz.

Osmanlı'nın sanayi kuruluşları genelde temel tüketim mallarına yönelikti. Ara ve yatırım malı üretimi yapılmıyordu; sanayi sadece İstanbul ve İzmir'de yoğundu. Bugün itibariyle durumun değişmediğini görüyoruz; fakat önemli bir diğer nokta (benzerlik bağlamında) şudur: Bu sanayii yabancıların elindedir ve yabancılar alınan dış borçlardan büyük karlar elde ederler. 1923-1945 döneminde yaşanan millileştirme çabaları sonrası Türkiye ilk ve tek kez dış ticarek açıkları vermemiş ve Osmanlı'dan miras kalan dış borçların tamamı ödenmesi gerekenden 25 yıl önce ödenmiştir. Biz bugün millileştirme yerine halen özelleştirmelere gitmekteyiz. Peki ne uğruna: OY!!!

Rasyonel davranışlar, bu ülke de ne yazık ki sadece kişiye ve kuruma yönelik gerçekleştiriliyor. Asıl rasyonel olan davranış ülkesel, ulusal düşünmekle mümkündür.

Bu kadar verinin, geçmişle bugün arasındaki bağlantıyı kurmada yeterli olduğu görüşündeyim; fakat yine de yetersiz görürseniz sonuna kadar yazmaya niyetlyim.

Teşekkürlerimi sunuyorum, okumadaki sabrınız ve ilginiz için.

Gökhan DAĞ

Kaynaklar:
  • Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi
  • Türkiye İstatistik Kurumu

Terörist Sağcıymışız?

Dün Vatan gazetesi " 'Ulusalcılık' terör dosyasına girdi" başlık haberinde,

22 Temmuz seçimlerinden sonra İçişleri Bakanlığı'na atanan Beşir Atalay'ın, göreve başlamasının ardından kendisine sunulmak üzere bir dosya halinde hazırlanan kurumsal brifingde ulusalcılık,

Terörle Mücadele ve Harekât Dairesi Başkanlığı'nın faaliyetleri altında değerlendirilmiş.

Türkiye'deki sol, sağ ve dini motifli radikal İslami terör örgütlerini ve bu örgütlerin tehdit-risk durumunu takip eden EGM Terörle Mücadele ve Harekât Dairesi Başkanlığı,

Ulusalcılık akımını "aşırı sağ faaliyetler" başlığı altında ele almış.

Bu kapsamda birçok ulusalcıyı terörist ve sağcı ilan eden EGM

Terörle mücadele dosyasına;

Cumhuriyet Mitingine katılan Hükümet karşıtı muhalif sesleri,

Hem sağcı hem de terörist ilan ederek dosya kapsamına alması kafamızda bazı sorular doğrudu;

EGM; toplumu eli silahlı ve gizlice ülkeyi bölmeye çalışan teröristlerden mi?

Yoksa AKP'yi muhaliflerinden koruyup toplumu tek sesli yapmaya mı çalışıyor?

Son zamanlar da Ergenekon soruşturması adı altında "Ulusalcı" isimler gözaltına alınması,

Ardından bu haberin de ortaya çıkması kuşkusuz ki

Artık devlet içindeki kadrolaşmasını tamamlayan,

Kendisine karşıt olan Ulusalcıları sindirip, yok ederek

Şeriatı getirmeye çalışan AKP

Artık kendisine karşı büyük kitleleri bile sindirip yok etmeye çalışıyor...


"Bu demokrasi amaç mı olacak, araç mı olacak"

"Bize göre demokrasi hiçbir zaman amaç olamaz."

"Demokrasi ancak ilmi noktada ele aldığımız zaman bir araç olduğunu göreceğiz"

"Eğer demokrasi halk iradesinin tecellisi ise o halk neyi istiyorsa onun neticede ortaya çıktığı bir
araçtır."

"Öyleyse demokrasiye inandığını söyleyenler bunun neticesine de katlanmak zorundadırlar."

"Bu medeniyet inanıyorum ki 21. asırda İslam medeniyetinin öne geçtiği asır olacaktır."

"Bu yeni medeniyet dalgasına kim katkıda bulunursa, O katkıda bulunanlar ECRİNİ kat be kat fazlasıyla alacaktır."

"Bu yeni medeniyetin, İslam medeniyetinin onurlu yükselişine katkıda bulunamayanlar ZİLLET içerisinde kalmaya mahkûm olacaklardır."

1997 yılında Amerikan'ın toreto kentin de bu sözleri söyleyen Erdoğan,

Artık o zamanlar özlemini dile getirdiği şeriat için,

Bütün devlet kurumlarını kullanıyor

Ergenekon da "Ulusalcı yazarları" çeteci ilan edenler

Şimdi terörle mücadele dosyalarına "Ulusalcı insanları" terörist sağcı olarak alıyor ve
nitelendiriyor...

Bütün toplumu kamplara ayırıyor...

Önce Solcu diye ilan ettiği Ulusalcıları şimdi sağcı yapıyor...

Yetmiyor bir de terörist damgası vuruyor...

Gerilimleri yaratıp sonrada, gerilimlerin tarafı olmadık diyip..

Çıkıp "5 yıl bu adamı atmak için bekledim. Asla geri adım atmam" diyor...

Cumhuriyet Gazetesinin artık klasik o sözüyle yazıma son vermek istiyorum...

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

29 Mart 2008 Cumartesi

İlhan Selçuk İçin Karşılaştırmalı Bir Biyografi Notu

Hüseyin Cahit Yalçın.

Doğum tarihi: 1874.

Ölüm tarihi: 1957.

Hapse giriş tarihi: 1954.

Hapse giriş yaşı: 79.

Mesleği: Gazeteci, yazar, politikacı, milletvekili.

Hapse girdiği dönem: Yirminci Yüzyıl'ın ortası.

İktidar: Demokrat Parti.

İktidardaki Başbakan: Adnan Menderes.

Cumhurbaşkanı: Celal Bayar.

* * *

Ahmet Emin Yalman.

Doğum tarihi: 1888.

Ölüm tarihi: 1972.

Hapse giriş tarihi: 1959.

Hapse giriş yaşı: 71.

Mesleği: Gazeteci, yazar.

Hapse girdiği dönem: Yirminci Yüzyıl'ın ortası.

İktidar: Demokrat Parti.

İktidardaki Başbakan: Adnan Menderes.

Cumhurbaşkanı: Celal Bayar.

* * *

İlhan Selçuk.

Doğum tarihi: 1925.

Ölüm tarihi: Hayatta. (Allah gecinden versin!)

Gözaltına alınış ve işkence görüş tarihi: 1971.

Gözaltına alınış yaşı: 46.

Mesleği: Gazeteci, yazar. (Politikacı ve milletvekili değil).

Gözaltına alındığı dönem: Yirminci Yüzyıl'ın ortası.

İktidar: 12 Mart askeri darbesi.

İktidardaki Başbakan: Nihat Erim.

Cumhurbaşkanı: Cevdet Sunay.

Son gözaltına alınış tarihi: 21 Mart 2008

Son gözaltına alındığı saat: Sabaha karşı 4:30.

Son gözaltına alınış yaşı: 83.

Mesleği: Gazeteci, yazar. (Hâlâ politikacı ve milletvekili değil.)

Son gözaltına alındığı dönem: Yirmibirinci Yüzyıl'ın başı.

İktidar: Adalet ve Kalkınma Partisi. (AKP.)

İktidardaki Başbakan: Recep Tayip Erdoğan.

Cumhurbaşkanı: Abdullah Gül.

* * *

Remzi Kitabevi tarafından birinci basımı Ekim 2003'te yapılan Babam, Oğlum, Torunum, Yüz Yıllık Öykü adlı kitabımda kendisi için şöyle demişim:

"...Kişisel olarak tanımadan önce, İlhan Selçuk'un başından geçenleri izlemiş bir okur olarak oldukça sert bir kişiliğe sahip olduğunu sanırdım.

Oysa, kendisini tanıyınca çok şaşırdım.

İnanılmaz bir hoşgörüye ve hemen hemen sonsuz bir sabra sahip bir insanmış meğerse..."

* * *

Kitabın yazılmasının üstünden beş yıl geçti.

Tabii Cumhuriyet'te birlikte geçirdiğimiz yıllar arttıkça onunla daha da yakınlaştık.

Şimdi bana "İlhan Selçuk nasıl bir insandır?" diye soranlara:

"Mevlana hoşgörüsüne ve Hazreti Eyüp sabrına sahip bir insan" diyorum.

* * *

Bu küçük karşılaştırmalı notu ilerde bu konuda yazı yazacaklara mütevazı bir katkı olarak hazırladım.

Araştırmacılar, İlhan Selçuk'a yöneltilen, örgüt bağlantılı suçlamayı da tarihin ışığında iyi incelesinler.

Dönemin iç ve dış koşullarını irdelesinler ve tabii yukarda adlarını andığım üç gazeteciye bu acıları yaşatan politikacıları da ayrıca ve iyice değerlendirsinler!

Bu politikacıların demokrasi anlayışını mercek altına alsınlar ve tarihin yanılmaz yargısını kendilerinden sonraki kuşaklara dürüstçe aktarsınlar.

Emre KONGAR

Bu yazı yazarın izniyle www.kongar.org adresinden alınmıştır.

Sadaka Değil, Sosyal Devletimi İstiyorum!..

Bugünkü yazımı bir eylem için ayırmak istiyorum.

Yarın yani 30 Mart günü İzmir Gündoğdu Meydanın da 13.00'da,

İzmirli sivil toplum kuruluşlarının(Stk) oluşturduğu,

CUMHURİYET İÇİN GÜÇBİRLİĞİ ÇALIŞMA GRUBU olarak toplumun büyük bir kesimin de sorun olan işsizliğe,

Ne kadar geri çekilmiş olsa da tekrardan gelecek olan Sosyal güvenlik reform adı altında hakların gasp edilmesine karşı bir miting yapacaklar.

Miting de toplumuzdaki işsiz insanlarımızın sıkıntılarını dile getirecek,

Özellikle üniversite mezunu işsiz gençlerimizin sıkıntıları ortaya konulacak.

Diğer yandan AKP hükümetleri döneminde gördüğümüz

"Senin de oğlun çalışmayıversin ne olacak" zihniyeti ve

Al pirinççini, kömürünü ver oyunu...

Anlayışına karşı birçok insanımız yarın;

SADAKA DEĞİL! SOSYAL DEVLETİMİ İSTİYORUM

İŞ İSTİYORUM!

SAĞLIK VE SOSYAL GÜVENCEMİ İSTİYORUM!

İNSANCA YAŞAMA HAKKIMI İSTİYORUM!

Diyerek sorunlarını dile getirecekler...

4 yıl üniversite de yükseköğrenim de okuduktan sonra,

25, 30 yaşında hala babalarının elline bakan,

Artık utancından ceplerinde 5 kuruşuz parasız dolaşan,

İşsizlikten dolayı "Bulanıma giren" gençlerimiz iş...

Birçok çalışan insanımız ise;

Aldığı askeri maaşla geçinemediğini,

Aldığı 500 ytl ile evini zar zor geçinirken,

Birde yetmezmiş gibi,

Hastane de muayene için,

Okulda alacağı eğitim için,

İşte Sosyal Güvence için, kendi cebinden para ödemek zorunda bırakılmasına,

Sağlık, Sosyal Güvence ve Eğitimden mahrum bırakılmalarına...

Hastanelerde, okullar da, "müşteri değil, insan muamelesi" görmek istediklerini haykıracaklar...

Her duyarlı vatandaşımız gibi yarın Gündoğdu Meydanında olmayı,

Haklarımızı sonuna kadar aramaya çağırıyorum.

Bugün belki işimiz olabilir,

Eğitim ve sağlığımız için gerekli paramız olabilir,

Ama yarın?


Bilgin Türk

28 Mart 2008 Cuma

Kurtuluş savaşı sonrası değişen hükümetler

Başlık ilk okunduğunda anlamsız geliyor insana haklısınız. Hemen kafalardaki soru işaretlerini gidermek için listeyi verelim;

İngiltere'de Lyod George 1922 de koltuğunu Andrew Bonar Law'a devretmiştir.

Fransa'da Aristide Briand koltuğunu 1922 de Raymond Poincaré'a devretmiştir.

İtalya'da Ivanoe Bonomi 1922 de koltuğunu Luigi Facta'ya bırakmış, Luigi kardeşimizde koltuğu aynı yıl Benito Mussolini ye devretmiştir.

Yunanistan 1922 yılında 1 kral ve 7 başbakan değiştirmiştir. İsimlerini kirlilik yaratmasın diye buraya taşımıyorum. Çünkü gerçekten çok uzun isimleri var.

Şimdi ben bunları niye buraya taşıdım? Burada hükümet değiştiren devletlerin hepsi ile aynı anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1922 yılında savaşmıştır. Mustafa Kemal Atatürk bu dönemde baş komutan ilan edilmiştir. Mustafa Kemal başkomutan olduğunda avrupa ülkelerinde hükümetlerin istifasına neden olacağını biliyormuydu bu sorunun yanıtı bilemeyiz ancak tarih bize gösteriyorki Mustafa Kemal Atatürk, Gazi Paşa, Başkomutan, Father of the Turks; tüm dünyanın gelmiş geçmiş en büyük komutanı ve devlet adamıydı. Bugün ne yazık ki bazı kafalar 10 kasımda 1 dakikalık saygı duruşunu anlamsız buluyor. Biz de soralım o halde, siz kazandığınız savaşlar (kuzey ırak harekatını düşünün) veya başarılar sonrası hangi avrupalı devlet adamının istifasına neden oldunuz? Hangi ülke liderini hem cephede yendiniz hemde siyaset hayatının sonu oldunuz?

Deniz Bilen, Bursa

Düşmanımın Düşmanı Dostumdur'a Alet Olmak

Osmanlı bizim atamızdır, doğru. Ancak öyle bir durum var ki; bu ne tarihe sahiplenmeye ne de ata sevgisine sığar. Kuyruk acısı yüzünden, Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünü müteakiben nasıl mürteci alternatif bir tarih yazılmış, göreceğiz. Bu yolla bakalım, Cumhuriyet düşmanlığı nasıl Osmanlı karasevdasına dönüşebiliyor ve buna nasıl alet olunabiliyor?

Birincisi, Devlet-i Âli Osmaniye tarihte Türklerin kurduğu büyük bir devlettir. Kültürüyle, kadrolarıyla Cumhuriyetimizde de elbette izi vardır. Ayrıca tarihin mantığına ters bir durumu savunanlar da mevcut. Bağlantısız, birbirinden kopuk bir tarih mümkün değildir ama görülmelidir ki; devrimler tarihin seyrini olabildiğince değiştirir.

Bunlardan neden bahsettim? Cumhuriyet’in kuruluş döneminde olmasa da sonraları ve bilhassa 1950’lerden beri mürteci kesimde Cumhuriyet’in meşruiyetini tartışmak için tarihi tahrif etme akımı var. Değerli yazar Turgut Özakman’ın “Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele” adını taşıyan yapıtı bu konuda yazılmış en önemli eserlerden ve belki de en önemli eser. Abdurrahman Dilipak, Kadir Mısıroğlu, Hasan Hüseyin Ceylan gibilerinin mesnetsiz iddialarına tokat gibi cevaplar bu eserde fazlasıyla mevcut. Ondan bundan değil, belgeleriyle gerçek tarihten konuşalım.

Bu yazıma kaynak oluşturduğu için büyüğümüz, abimiz, değerli yazarımız Turgut Özakman’a daha yazının girişinde teşekkürü bir borç bilirim.

Osmanlı’ya -daha doğrusu Osmanoğlu soyuna- hayranlıklarından mıdır, Cumhuriyet’e düşmanlıklarından mıdır bilinmez bu kesimin yanlışlarını birkaç örnekle gösterelim.

Atatürk’ün Büyük Nutku’nun ilk paragrafında Vahidettin’in hıyaneti ile ilgili cümlelere bakalım. Bakalım Gazi, ne diyor:

“Saltanat ve Hilafet makamında bulundan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakla tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşanın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişah’ın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı.”

Peki, bu mürteci zevat ne diyor bu konu hakkında? Vay efendim, Mustafa Kemal’i Anadolu’ya direnişi örgütlemesi için gönderilmişmiş de, Mustafa Kemal sonra Vahdettin’i arkadan vurmuşmuş.

Hatta Özakman’ın eserinde gördüğüm birkaç örneği de aktarayım da daha rahat anlayabilelim bu zevatı.

“Vahideddin’in, M.Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve üstün yetkiler vererek işini kolaylaştıran, hatta ifa ettiği vazifeyi sağlayan insan olduğunu, vicdan rahatı içinde şahadet edebiliriz.”(Vehbi Vakkasoğlu, Son Bozgun, 1.C., s.147)

“Kemal Paşaya güvenerek.. Anadolu’nun kurtuluşu için Samsun’a gönderme fikri tamamen Halife-Sultan Vahideddin’e aittir.”(H.Hüseyin Ceylan, Büyük Oyun, 1.C., s.24)

Neler yazmışlar, neler? İnanın okusanız, ulusalcı komplo teorileri olarak bilinen yazıların, bunların yanında yere sabitlenmiş yazılar olduğu kanısına varırsınız. O kadar uçmuşlar, yani!

Şimdi bunların yanında bir tane daha dedikodu var. Güya Fevzi Paşa’yı Vahideddin çağırmış da… Direnişi sağlamak için görev verebileceği adamların listesini istemiş de… Listede Mustafa Kemal yokmuş da… O neden yok, hırsız mıdır, ahlaksız mıdır, beceriksiz midir demiş de… Fevzi Paşa, Padişah’a Kemal Paşa cumhuriyet taraftarıdır demiş de… Padişah da ona kurtulalım da sırf cumhuriyet ile kurtulalım demiş.

Şimdi Padişah bunları diyemez mi, diyebilirsiniz. Ancak bu iddiaların nerde ve ne zaman çıktığını bileniniz var mı? 1976’da, Tercüman’da… Peki, kimin ağzından? Fevzi Çakmak’ın eşi Fıtnat Çakmak’ın ağzından. Öyle olsa iyi... Olayın gerçekleşmesine(!) bakalım. Fevzi Paşa Fıtnat Hanım’a “bende bir sır var, bugünkü ortam sebebiyle söyleyemem, benle birlikte mezara gider bu sır” demiş. İşte kabaca yukarıda mış’lı muş’lu şekilde aktardığım şeyleri söylemiş.

Mezara gidecek sır, neden Fıtnat Çakmak’a gitsin? Diyelim ki, hayat arkadaşıdır söyler. İyi de siz bunun kimden aktarıldığını biliyor musunuz? Görenler de, Fıtnat Hanım’dan aktarılmış sanacak? Hayır! Fıtnat Hanım, ölünce yazılmış. Gazetenin faydalandığı sunî kaynak da dış kapının dış mandalı... İşte bu haber üzerine bu yaygara, bu telaş! Madem böyle bir haber geldi, yürüyün Osmanlı’yı kuruyoruz!

Bütün bu negatif izlenime rağmen, diyelim ki bu yazılanlar doğru! Bu kadar tavizi kimse vermez, haberiniz olsun. Kuva-yı İnzibatiye ordusunu, milliyetçileri kötüleyen sözlerini, Mustafa Kemal hakkındaki idam fermanlarını(Yunan uçaklarıyla Anadolu’ya atılan) görmezden mi geleceğiz? Şadiye Osmanoğlu(II. Abdülhamid’in kızı), Lütfi Simavi gibilerin Vahdettin’in paragöz olduğunu açıkça beyan eden tanıklıklarını görmezden mi geleceğiz? Lord Curzon’a çekilen telgraflar da mı yalan? Padişah’ın İngiliz koruması altında gittiği de mi… Peki, İngiliz Amiral de Robeck’in Damat Ferit’e verdiği “Sultan’ın kendisinin ve adamlarının selametini sağlayacak her türlü tedbirin alınacağı” güvencesi de mi yalan? Yalan diyenler Turgut Özakman’ın kitabına bakıp, daha net görebilirler. Hayaletle, gölgeyle değil belgeleriyle!

Sizi burada daha fazla boğmak istemiyorum. Ayrıca bu sözde milliyetçi takımı önüne bir baksın? Osmanlı yardakçılığı yapıyorsunuz da; Orta Asya’dan kalan Türkçe Kuran tercümelerini yasaklayan, yırtıp atan kim? Fatih Sultan Mehmet. Türkçe makale yazmayı yasaklayan kim? II. Abdülhamid. Kuru lafla milliyetçi olunmuyor.

Demem o dur ki; tarikatlarının, toplumsal statülerinin kaybolmasının kuyruk acısıyla Atatürk’e saldıran mürteci takımına alet olmayalım. Laik cumhuriyet bu ülkeye işte böyle soysuzların hilafet makamına sığınarak soysuzluğunu gizlemesini engelledi. Bu cumhuriyetin meşruiyetini tartışmaya, laikliğin içini boşaltmaya hiç kimsenin hakkı yok. Üstelik de bol keseden atma ile asla!... Kısacası amaç tarih yazmak değil, tarih bozma yoluyla birilerinin tekrar kendilerine rant(mali, siyasi, sosyal) sağlamaktır. Türkiye’nin demokrasi serüveni bunun öyküsüdür. Halkı din yoluyla uyutarak kendilerine rant sağlayanlar ve bu zevatın karşısında duranlar… Oyuna gelmeyelim! Hani, “tarih tekerrürden ibrettir” diye bir söz var ya, ona karşılık Mehmet Akif de sorar: “Hiç ibret alınsa tekerrür mü ederdi?” Tarihi cumhuriyetten intikam almak için değiştirmek yerine, yanlışları görüp tekrar emperyalistlerle uzlaşmasalar, tekerrür eder miydi hiç? Düşmanlarının düşmanlarına elde avuçta ne varsa vermeselerdi, bu duruma gelir miydik? Böyle değerlendirmekte fayda var.

Bu ülke gereğinden fazla Osmanlı’yı taşımıştır. Ortada bir nankörlük, hainlik varsa bu da bilhassa son dönem Osmanlılarındır. Önce gaflet, sonra dalalet ve nihayet ihanet içinde bulunarak… Bugün bir Irak olmadıysak bu Mustafa Kemaller sayesindedir. Ve nankörlük yüzünden çarpılacak birileri varsa da bu yönetimdir. Siyasi, ekonomik, kültürel açıdan dışarıya yamanmış bir ülke ve mirasımız. Tekrardan sormakta fayda var: “Nankörlüğü yapan kim?”


Not: Bağımsızlık Savaşımız(askeri olduğu kadar ekonomik, siyasi, kültürel açıdan da) ile ulusal benliğimizi korumamızı, cumhuriyet ve laiklik ile İslam ülkeleri arasında en olgun ve demokratik olmamızı sağlayan Mustafa Kemal başta olmak üzere tüm cumhuriyetçi kadronun aziz hatıralarını şükranlarımla selamlıyorum. “Gericiliğe ve emperyalize karşı, yaşasın Mustafa Kemal ideali”

Emrah ÖZDEMİR

İyi Polis,Kötü Polis

Dün ve Bugün de sürecek olan Meclisteki muhalefet parti liderleri köşkteydi.

Cumhurbaşkanı Gül, Stkların sağduyu çağırılarından sonra,

Meclisteki muhalefet parti liderlerini köşke davet etmesi,

Kafalar da Cumhurbaşkanı Gül'ün gerilen bu ortamda "siyasi parti liderlerinden AKP'ye karşı biraz daha anlayışlı olmalarını mı?" istiyor sorusu doğdu.

Kuşkusuz ki kapatma davasının en temel nedenlerinden biri olan türban,

Yargıtay'ın ve birçok hukukçunun uyarılarına, "krize neden olur" demelerine rağmen

Türban için hazırlanan anayasa düzenlemesini geçiren Gül bu gerilimli ortamın ilk adımını atanlardan birisiydi.

Şimdi kalkıp sağduyu çağırıları yapması,

Başbakan'ın ise tam tersi uzlaşmaz...

Gerilimleri biz yaratmıyoruz...

Asla taviz vermeyiz havası...

Gül ve Erdoğan'ın "İyi polis, kötü polisi" mi oynuyor havası yarattı.

Gül, dünkü Baykal ve Bahçeli görüşmelerinde kapatma davası ve Ergenekon'u konuşulmadığı bildirildi.

Ama Gül'ün muhalefet liderlerini böyle arka arkaya çağırması aklıma,

80 öncesi Ecevit'le Demirel'in birlikte Cumhurbaşkanı Korutürk'le konuşmak için Köşk'e çıkmaları geldi...

Bu sefer bir farkla Başbakan yok...

Başbakan uzlaşıyı ve "geri adım atmayı" karşı taraftan bekliyor...

AKP yandaşlığını saklamayan, Ergenekon da bizlere bilgileri önceden biliyormuş şekilde haberler yapan,

Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan'ın dünkü yazısı ise AKP ve yandaşlarının ulaşmayacağı, tam tersine ortamı germeye devam edeceklerini açıkça gösterdi...

Ulusalcılıkla alakaları olmayan kişileri ulusalcı ilan edip

Birde Ulusalcılara ağız altından katil damgası vuruyor...

Sanırım 80 dönemini ya yaşamadı ya da hafıza kaybına uğrattı.

Bu ülke de hangi şeriatçı ve sağ görüşlü yazar öldürüldü?

Hangi kendi cenahlarından olan yazarlara,

Bombalı paket yolladılar,

Uğur Mumcu gibi Ahmet Taner Kışlalı gibi arabalarına bomba konuldu,

Ya da arabalarında silahlı saldırıya uğrattılar,

Hangi kendi cenahtaki yazarları çok değil,

8 yıl önce evinin önünde Hablemitoğlu gibi öldürüldü?

İlhan Selçuk mu Danıştay'ın türban kararı için hedef gösterdi...

Ya da yayın yasağı olmasına rağmen kapatma davası açan cumhuriyet başsavcısı Abdurrahman YALÇINKAYA için "İŞTE O SAVCI" diye başlık attı.

Yoksa Alparslan Arslan gibi gidip Danıştay'ı bastı.

Ya da Cumhuriyet Gazetesi Ergenekon savcısı Zekeriya ÖZ için "İŞTE O SAVCI" diye başlık attı.

Ahmet Altan dün AKP'ye "sakın ha bunlarla uzlaşma" mesajı verirken

Aklıma Erol Mütercimlerin bir sözü geldi;

Dün ağızları kan kokan,

Elleri kana boyalı olanları unutmuşa benziyor...

Kısaca ülkeyi germek yolunda,

AKP ve yandaşları anlaşılan "iyi polis, kötü polisi" daha çok oynayacağına benziyor...

Bilgin Türk

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog