Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

22 Mart 2008 Cumartesi

Yitik Arkadaşa Sesleniş

Elindeki feneri yitireli çok olmuş. Karanlık kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Tanımadığın sesler duyuyorsun. Bu sesler de kimin? Dostun mu, düşmanın mı? Çare yok, bu meçhul sesleri takip ediyorsun. Arkadaşların kopalı çok olmuş. Neredeler, kim bilir? Bu da olacak iş mi? Karanlık yetmemiş, bir de sis kaplamış havayı. Vicdanını, o çok güvendiğin vicdanını sonsuz çınar altında unutalı çok olmuş. Nerde aynı yağmurda filizlendiğin arkadaşlar? Bilmediğin yollara girdin, yanıltıcı seslere kandın.

Dedim ya; çaresiz kaldın, anladık.

Yoldaki işaretlere de mi bakmadın?

Hadi onları da görmedin, ilkelerimizi; yeminimizi de mi unuttun? Hani, o zor günde ettiğimiz yemini…

Arkadaş; bu gidiş, gidiş değil!

Kendine dön!

Artık bekleme, gelmez birisi!

Hava sisli, yer çamur, bu gelen çakal sürüsü!

Eline bir paket tutuşturdular.

Ambalaj güzel ama içinde ne var?

Yıllar önce boğduğumuz karanlık vardı ya, işte bu o kutunun içinde!

Ve kurdeleyi kesecek makas da senin elinde!

Kendi ellerinle yapma bunu, çıkarma karanlığı yeniden, gelme oyuna. Bu süslü pakete kanma!

Arkadaş, kurtul oradan çabuk! Anıttepe’deki ulu çınarımızın dibinde bekleyeceğim seni. Takip et kökleri!

Aç kaldın, açlığın yüzünden onlarla devam etmek zorunda kaldın. Seni ne yaşattılar, ne öldürdüler. Ölmeyecek kadar beslediler. Gücünü toplayamadın ama o son silkinmeyi yap artık!

Çok arkadaş yitirdik. Necip arkadaşlar, uğurlu arkadaşlar yitirdik. Onlar yılmadı. Senin için… Peki, ya sen? Yılacak mısın?

Haydi gel, kökleri takip et ve gel!

Bekliyorum.


Emrah ÖZDEMİR

Sözün Bittiği Yerdeyiz

“Elsiz ayaksız bir yeşil yılan
Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal
Hani bir vakitler Kubilay’ı kestiler
Çün buyurdun, kesenleri astılar
Sen uyudun, asılanlar dirildi
Mustafa’m Mustafa Kemal’im”

Attilâ İlhan

Gericiler susmuştu, aslında bu bir yılan uykusuydu. Farkına varmadık, varsak da “bir şey olmaz” dedik. Devrim bir gündür, evrim ömür boyu! Olumsuz(negatif) evrim yaşadık. Bu evrimi fark edemedik. Her gün yeni şeylere alıştırıldık.

Dinimizi kendi dilimizden okuyacaktık, okutturmadılar. Tanrı’yla aramıza anlamadığımız bir dil koydular. Neden? Bizi rahatlıkla sömürebilmek için…

Bir şey olmaz, dedik.

Sonra tarikatlar çoğaldı. Bölünerek çoğaldı, çoğaldıkça birleşti, birleştikçe güç kazandı.

Dinlerini yaşıyorlar, bir şey olmaz, dedik.

Aralarında birkaç sivri çıktı. Onları kesmedik bile, budadık. Zehirli bitkinin köküne inmedik. İndirtmediler.

Gazi, “Gericilere fırsat vermeyeceğiz!” diyordu. Çünkü cehaletin ve basmakalıp inançların olduğu yerde ideolojilerden, politikalardan bahsedilemez. Allah’ı kullanıp, din sömürüsü yapan Allahsız oyu kapar.

Atatürk'ün de dediği gibi:

"Bizi yalnış yola sevkeden habisler(soysuzlar) bilesiniz ki alelekser(çok kez) din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep "şeriat" sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz,dinleyiniz. Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve kötülüklerden gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Hâlbuki, elhamdülillah hepimiz müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icaplarını öğrenmek için şundan, bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur..."

Evet, devam edelim. Sonra birisi çıktı. Hıristiyanlarla barışa hazırım diyordu. Çünkü onlar Allahsız değil, komünist dinsizlere karşı Hıristiyan Batı’nın yanında olalım, diyordu. Menderes’i destekliyordu. Az kalsın, ABD’yi mücahit ilan edecekti. Emperyalist kan emicilerin dikkatini çekmişti.

Sonra onun halefi geldi. O daha da ılımlıydı Allah’a(daha doğrusu Allahlara) inanan Batı’ya karşı. Dışarıdaki ve içimizdeki Batı, ona olmadık destekler veriyordu. Hatta devlet bile!.. Aşırı dinci tarikatlara karşı 12 Eylülcüler bunlara özellikle devlet desteği sağlamıştı. Küçümsenemeyecek bir sermayesi de vardı bu tarikatın.

Polis teşkilatına sızdılar. Alternatif istihbarat örgütleri oldu. Barışçı, ılımlı diye gösterilen bu tarikat gizli bir faşizme doğru yol alıyordu. Kendi ifadeleriyle sivrilmeden can damarlarında dolaşıyorlardı. Kamuoyuna da sadece öğrencilere yardım yapan, dindar bir kuruluş olarak gösteriyorlardı kendilerini. Hâlbuki öğrencilere yardım etmiyor, yüzde 47ler yetiştiriyorlardı.

Sırpların Bosna’daki katliamına karşı feryat eden bu sözde Müslümanlar, Amerika’nın Irak katliamına ses çıkaramadı, göstermelik anmalar dışında.

Kuran’daki Yahudi ve Hıristiyanlara karşı bilinen ayetleri görmezden gelebiliriz diyen şeyhleri, Müslüman kardeşlerine en azından aynı vatanın evlatlarına “vurun kahpeye” diyebiliyordu.

Vergi vermediler, zekât verdiler.

Faiz haram dediler, banka kurdular.

Mağdurları oynadılar, hem zenginlerdi hem de devlet gücünü elinde bulunduruyorlardı. Gizli bir örgüt gibi davrandılar, yurtsever yargıç, gazeteci, asker, savcı ve bürokratlara.

“Devletle çatışarak bir yere gidemezdiniz. Demek devletin de, bu çok yüksek gayeleri gerçekleştirmek için belli bir kıvama gelmesi lazım. Devletin belli ölçüde, o kıvama geldiğini söyleyebiliriz... Bütün bu farklı kanaatleriniz hâlihazırdaki zemini değerlendirme açısından, körü körüne devlet düşmanlığı yapmanızı, devletle çatışmacı bir tavra girmenizi gerektirmez... Bizler evrensel bir mesajın hizmetkârlarıyız.”

Şeyhleri bu sözleri söylüyordu müritlerine.

Ve işte istedikleri kıvama gelinmişti.

Sözde milliyetçiler ve sözde solcuların da desteği alınarak daha önceki kıvamı bekleyiş döneminden daha hızlı bir döneme girildi.

3-5 kişi yüzünden tüm kemalistlere çeteci muamelesi yapıldı.

Telefonlar dinlenildi, zabıtlar tutuldu. Bilgisayarlara el konuldu. Gözlerinin önündeki ayrılıkçı teröristlere yapmadıkları muameleyi, gazetecilere layık görmüşlerdi.

İşçilerin haklarını ellerinden aldılar. Zaten kendi müritleri suyun başını tutmuştu. Ama “yeter söz milletin” diye seçimlerde propaganda yapmışlardı.

“Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşıncaya kadar, her yöntem, her yol mubahtır. Bunun içerisine yalan söylemek de, insanları aldatmak da girer.”

Ve şeyhin söylediği gibi, insanları aldattılar.

Zaten yıllar önce Binbaşı Gürcan “Türk Halkı'nın kaderi aldatılmışlığının serüvenidir” diyerek bugünlere de çok iyi ışık tutmuştur.

Peki dertleri bitti mi? Elbette hayır!

Daha Şeyh hazretleri ülkeye giriş yapacak ve imparatorluğunu ilan edecek, birkaç kurum daha ele geçirildikten sonra.

Peki biz, yurtsever, cumhuriyetçi, Atatürkçü, ulusalcı, solcu-sağcı ama Türkiyeci, gerçek anlamda demokrat, gerçek anlamda hukuktan yana olanlar yılacak mıyız? İşte hendek, işte deve! Ya hâlâ olmaz, olmaz diyeceğiz ya da artık korkmanın değil belki ama farkındalığın gereğini yapacağız.

Bu bir İslam değil!

Bu demokrasi hiç değil!

Bu, yıllar önce tek hücreli bir hayvan olarak bıraktığımız “şey”in ejderhaya dönüşmesidir. Elbette ki, bu ejderhayı öldürmemiz, bıraktığımız tek hücreliyi öldürmek kadar kolay olmayacaktır. Ama 30-40 yıldır durmanın bedelini ödeme vakti! Aksi takdirde hangi bedel ödenirse ödensin bu gerçekleşemeyecektir. Çünkü bileklerimiz kelepçeli, ayaklarımız prangalı olacaktır. Olmaya başladı bile!

Olmazcılar size sesleniyorum: “İşte oldu!”

Vatan namustur, vatan onurdur, vatan her şeyimizdir. Vatan oğlumuzdur, kızımızdır. Vatan gölgelendiğimiz çınar, yüzdüğümüz denizdir. Vatan emeğimiz, ekmeğimiz, kanımız, alın terimizdir. Vatan özgürlüğümüz, türkümüz, aşkımızdır. Vatan mirasımızdır, vefa borcumuzdur. Vatan yolumuzdur, izimizdir. Vatan umudumuzdur, istikbalimizdir. İstikrar isteriz ama istiklalimizi sattırmayız. Dinginiz belki ama yıldırım gibi kükremeyi gibi de biliriz. Barışçıyız belki ama cehennem gibi kudurmayı da biliriz. Her şeyi affederiz belki; gafleti, dalaleti ama ihaneti asla!

Necip Hocamızın “Köstebek” kitabının son satırlarını sizin göze almanız gereken bazı engelleri göstermek için buraya ekliyorum.


“Sizler, bu satırları okuduğunuzda, eminim ki, hakkımda bugüne kadar açılmış yüz milyarlarca liralık manevi tazminat davalarına, yenileri eklenecektir. Her zaman olduğu gibi kimi siyasiler devreye girerek Üniversite Rektörü’nü hakkımda yasal işlem yapmaya zorlayacaktır. Tehditler ve hakaretler hız kesmeyecek, aileme de yönelecektir. Peş peşe gıyabımda kesilen trafik cezaları gelecektir. Gelen duyumlara göre, Emniyet ve M.İ.T. bünyesinde, gerektiğinde aleyhimde kullanılmak üzere dezenformasyon çalışmaları kapsamında olumsuz bilgi notları ve olumsuz dosyalar hazırlanmıştır. Telefonlarım bir şekilde dinlenmeye devam edecektir. Büyük bir olasılıkla, hakkımda imzalı-imzasız suç duyurusu yapılacak; T.B.M.M.’de aleyhimde soru önergeleri verilecek; bütün bunları dikkate alan savcılık evimde arama yaptıracak; en azından “İçişleri Bakanlığı’nı ya da Emniyet güçlerini tahkir ve tezyiften” veya hiç ilgisiz bir iftira ile hakkımda Ağır Ceza Mahkemesi’nde ya da DGM’de dava açılacaktır. Halen, İzmir, Ankara, Burhaniye, İstanbul gibi merkezlerde yürüyen davalara, yurdun farklı yerlerinde açılacak yeni davalar da eklenince, maddi-manevi darbenin yanı sıra, mücadeleye zaman yetiştirememe gibi bir durum da ortaya çıkacaktır. Sonuçta, belki de ödeyemediğim tazminat hükümlerinden dolayı evime haciz gelecektir.“

Cumhuriyetimizin ölümsüz şehidi hocamız bunları neden göze almanız gerektiğini de belirtiyor:

“Almanlardan fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk’ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!.. “

Artık sözün bitti yerdeyiz, çünkü başka Türkiye yok! Artık laf kalabalığına gerek yok, ellerimizi taşın altına sokma vaktidir. Ya şimdi ya hiç!..

Bu aşkı öğrendiğimiz Mustafa Kemal’den son sözü de belirtelim:

“Söz konusu vatansa; gerisi ayrıntıdır”


Emrah ÖZDEMİR

21 Mart 2008 Cuma

Humeyni'nin Ayak Sesleri

Daha susacak mısınız?

İşte size faşizm!

Hey, liboşlar!

Siz sağ mı kalacağınızı düşünüyorsunuz?

Eğer düşünceniz öyleyse, İran’daki devrimden önce de demokrasi gelecek sanıyordu sizin gibiler. İlhan Selçuk'la bitecek mi sanıyorsunuz?

Rektörleri de, yargıçları da, öğretmenleri de, askerleri de içeri alacaklar.

Kemalist olan herkesi!

Ve sizle işleri de Ayetullah gelene kadar...

Sonrası...

Ve siz milliyetçiler!

İhalelerde size verilen paylarla susmaya devam edin! Sizi de yaşatmayacaklar!

Ve solcular!

Atatürk’ü tabu olarak gören ekspres solcular!

Bekleyin, ülkeye demokrasi gelecek!

Teokratik monarşinin ipleri boynunuza sarıldığında da demokrasi diyebilecek misiniz?

Ve sen Kemalist!

Kalk ve kükre!

Demokrasi bu değil de!

Meydanları dar et!

Korkma, diren!

Bu ülkede senin onurundan daha önemli hiçbir şey yok!

Sen bu ülkeyi uzlaşmayla almadın!

Dikenlerin içerisinden, kan göllerinden, toz topraktan, gözyaşından çıkardın bu eseri!

Bu eser yüzde 47 ile teslim edilecek bir eser değil!

Sana anayasayı gösterecekler!

Anayasal düzeni asıl ben savunuyorum diyeceksin!

Sana demokrasi diyecekler!

Sen de onlara faşizmin ta kendisi bu demokrasi dediğiniz diyeceksin!

O zaman kelleni isteyecekler!

Sen de onlara “Ya İstiklal, Ya Ölüm” diyeceksin!

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Fettullah’ın polislerine cumhuriyet polisi demeyeceksin!

Seni hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte kimseye mesajlar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyeceksin. Diyeceksin ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte Atatürk’ün anladığı Türk Genci ve Türk Gençliği!

Yıllardır bu emanete nankörlük yapıyorsun. Hâlâ akıllanmadın mı?

Arkadaşım eğer susmaya devam ediyorsan, bu duyulan Humeyni’nin ayak sesleri!


Emrah ÖZDEMİR

Savaş

Bugün yazmak çok zor. Yazmak istediğim konuyu biliyorum ancak kelimeler bir türlü gelmiyor. Yazmak için herkese bir ilham perisi lazım. Benim peri bugün yanıma yaklaşmıyor. Yazmak içimden gelmiyor.

Sabah saat 9 da telefonum acı acı çaldı. Arayan annemdi. İlhan Selçuk’un Kemal Alemdaroğlu’nun göz altına alındığını söyledi ve endişeli ama net bir ifadeyle bugün üniversiteye gitmememi istediğini söyledi ve telefonu kapattı...

Şok oldum. Uğur Mumcu’nun öldüğünü anladığımda da şok olmuştum. Ahmet Taner Kışlalı’nın öldüğünü anladığımda da şok olmuştum. Aynı his, aynı ülke, aynı devlet, aynı hedefler. Bazı şeyler hiç değişmeyecek mi bu ülkede?

İlhan Selçuk 80 yaşlarında, birçok kez göz altına alınmış, hapse atılmış, kısa boylu, cumhuriyet devrimine inanan bir aydındır. Üniversite birinci sınıftayken tanışma fırsatım da olmuştu kendisiyle, şöyle diyordu: Fransız aydınlanması 100 yıl sürdü, Cumhuriyetimiz 80 yaşında. Daha zamanımız var, inanıyorum ki bu kötü günleri aşıcağız...

İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek ve göz altına alınan diğer aydınlar... Çok merak ediyorum bu insanlar nasıl derin devlet örgütlenmesi içine girerler? Derin devlet örgütlenmesi içine giremeyecek kadar devletlerine sadık insanlar olduklarına kimse şüphe etmesin. Doğu Perinçek “Ermeni soykırımı yoktur” demenin yasak olduğu bir ülkede, ceza alacağını bildiği halde “ERMENİ SOYKIRIMI YOKTUR!” dedi. Ceza aldı, zaten ceza alacağını biliyordu. Sayın Perinçek bu düşüncesinden ötürü ceza alacağını biliyordu ama inatla dile getirdi düşüncelerini. Ülkesinin onurunu korumak adına yaptı bunu. Soykırım dünyanın en aşşağılık suçudur ve bütün avrupa ülkeleri tarihlerinde soykırım yapmıştır. Onlar Bizim ülkemizide bu şerefsizliğe ortak etme çabasındalar. Herkes biliyor bunu. İşte Doğu Perinçekte onların ülkesinde, onların gözlerinin içine baka baka “soykırım yoktur!” dedi. Sorarım, bugün iktidarda bulunan parti mensublarından hangisi ülkesini ceza alacağını bile bile savunabiliyor? Kaç milletvekili böyle bir işe kalkışabilir? Bugüne kadar böyle bir girişimde bulunan olmadı. Belki cesaretleri yok belkide vatanlarını, milletlerini Doğu Perinçek kadar sevmiyorlardır, orası onları ilgilendirir... benim sormak istediğim vatanını bu kadar seven bir insan nasıl olurda devlet için tehdit oluşturur? İlginç...

Kemal Alemdaroğlu, eski İstanbul Üniversitesi rekötürü bilindiği üzere. Aydın bir bilim adamı. Laiklikten ödün vermeyen bir üniversite rektörü idi. İrticai faliyete açtığı savaşı herkes bilir. Ergenekon ile ilgili tutuklananların ortak noktası da budur işte. İrtica ile savaşmak. Laiklikten ödün vermemek. Bu yolda ölümü göze alacak kadar cesur olmak. Her türlü sindirme girişmi karşısına çıkıp çok daha gür bir sesle konuşabilmek.

Bu kadar cesur olmak her babayiğidin harcı değildir. Annem telefonu kapattıktan sonra hemen televizyonu açtım. A TV – Kanal D – Show TV - Star sabah sabah Seda Sayan ve benzeri programlar yayınlıyorlar. Zaten onlardan başka bir şey yayınlamalarını beklemiyordum. NTV sektör analizi gibi bir şey yayınlıyordu. TRT de sanırım bir dini program vardı. Kanal Turk de sabah klipleri yayınlıyordu. Ama onların hakkını verelim, alt yazıyla duyurdular. Normal yayın saatleri gelene kadar alt yazı hiç durmadı. Kutlamak gerekir. Kanal Turk yayına geçtikten kısa bir süre sonra Cumhuriyet Gazetesi merkezinin önünden görüntüler vermeye başladı. Görüntüler de belirli bir yaşın üstünde insanlar vardı hep. Diyelim ki 50 olsun... Bu ülkenin gençleri nerede? Cumhuriyeti sadece 50 yaşın üstündeki yurttaşlar mı koruyor? Acı bir resim...

Hukuk devleti miyiz, yoksa Polis devleti mi? Demokrasi ile mi yönetiliyoruz, yoksa Totaliterizm ile mi? Demokraside güçler ayrılığı vardır. Bir güç diğer bir güç tarafından sürekli dengelenir. Bu demokrasidir. Ancak bu şekilde sistem içinde yaşayan insanlara devlet dengeli bir biçimde hizmet götürür. Vatandaşlarına eşit uzaklıkta ancak bu şekilde kalabilir. İl başkanları toplantısında konuşma yapan başbakan Recep Tayyip Erdoğan dilinden düşürmüyor: Demokrasi yolundan ülkemizi saptıramazlar. Siz önce kendi partiniz hakkında açılan dava hakkında demokratik bir duruş sergileyin. Size muhalefet eden, sizin ifadenizle “elitist”ler grubunuda dinleyin. İletişim kurmayı deneyin. Ve kamuya açıklayın, bu son tutuklamaların, AKP hakkında açılan kapatma davası karşısında bir missilleme olmadığını. Açıklayın derken, beni bile iknâ edin.

Köşe başlarını tuttunuz, milyon dolarlar verip mevkili insanları satın aldınız, tüm topluma hizmet ediyoruz diyip sadece kendi tarafınızdakilere memnun ettiniz. Bari aydınlarımızı rahat bırakın. Aksi takdirde, yakın gelecekte ülke çok karışacak. Bir anafor yaratmak üzeresiniz. Bu anafor ilk önce sizi yutar. Eğer bu cumhuriyetin laik kurumları ile bu kurumları içine sindiremeyenler arasında bir savaş olacaksa, savaşın kaybedenleri çağ dışı kalmış zihniyet sahipleri olacaklardır...

Deniz Bilen

20 Mart 2008 Perşembe

Aklını Başına Devşirme Zamanı.

İnsan, konuşan/düşünen hayvandır derler. Oysa insanı, hayvandan ayıran en temel özelliklerden biri hukuka saygı duymasıdır.

Bugün Türkiye çapında, Kıbrıs dahil üniversitelerin hukuk fakültesi dekanları, bir bildiri yayınlama kararı aldılar.Bu bildiride;

"Basın ve yayın organlarının yayınladıkları haberlerde ve yorumlarda, herkesin ve özellikle siyasi parti temsilcilerinin kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda yargı organlarını yıpratacak, hakim ve savcıları baskı altına alacak yaklaşımlardan özenle kaçınmaları zorunludur. Yargıyı korumak, hukuk devletini korumaktır. Bu görev, hepimizindir." dediler.

Hükümet destekçilerine soruyorum,

"Ölüm en büyük gerçek. Bunu başsavcı da görmeli herkes görmeli"

Ne demektir?

Bunu Türkiye Cumhuriyeti'nin eski meclis başkanı olma onuruna erişmiş biri nasıl söyler, madem böyle bir davada adı geçtiği için ancak "şeref" duyardı, kim oluyor da "ölüm" göndermesi yapıyor bu "şerefli" dava korkusundan, Türkiye Cumhuriyetinin Savcısına.

İnsan, bu durumu nasıl destekleyebilir?
Haklarında dava açılmış, üyelerinin adları yolsuzluklara karışmış ve fakat %47 oy almış İKTİDAR partisi akepe o kadar emin ki, kendinden ve sizden, içlerinde bulundukları bu zor durumdan, her zaman yaptıkları gibi sıyrılmak için, anayasanın parti kapatma kısmını değiştirmek istiyor.

Bunu, medyası "Kapatmaya Türk usulü formül " diye sevimli hale sokmaya çalışıyor.

Ama, onlar da biliyor, biz de biliyoruz, siz de biliyorsunuz, yasayı değiştirmek istiyorlar, çünkü suçlular. Suçlu olmasalar savunma hazırlığı yaparlar, katakulli değil.Benim merak ettiğim siz de, akepe kadar güveniyor musunuz kendinize? Yıkanmış aklınızı köşeye kaldırıp, itaat ve biat etmek yerine, araştırıp, öğrenmek ve insan olmak zamanı gelmedi mi?

*
İnsanı hayvandan ayıran özelliğin konuşmak ya da düşünmek olduğunu söyler bazıları.

Ancak özellikle son zamanlarda Çanakkale'yi, kadın kolları'nı, onu, bunu, konuşma vesilesi yapanlara baktığımızda konuşmanın tek başına ayırd edici bir özellik olmadığını görüyoruz.

Türk olmayı bilmediğinden Osmanlı naraları atarak,

Laiklikten anlamadığından, Cumhuriyeti yıkıp Sözde İslamın (Amerikanın dayatması olan Ilımik İslamdır bu) birleştirdiği ikinci cumhuriyet oluşturma hayalleri kuranlar,

Hukuk nedir bilmediklerinden, %47 oy aldıkları için savunma vermek yerine saldırmaktadırlar.

Ancak bilinmesi gerekir ki,

Biz Osmanlı değil, Türk'üz,

Burası İkinci Cumhuriyet değil, Türkiye Cumhuriyeti,

Davayı açan da, görevini yapan Türkiye Cumhuriyeti'nin başsavcı'sı, Abdurrahman değil!


*

Eğer küresel dalga'dan değil de, Türkiye Cumhuriyeti'nin Başsavcısı yüzünden borsa düştü ise, o borsa, borsa değildir.

Eğer Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı yüzünden yırtılacaksa, o demokrasi, demokrasi değildir.

Eğer "Hukuk", işine gelmediğinde "insanlık ayıbı" oluyorsa, o hukuk da hukuk olmaktan çıkar.

Biz de, "insan" olmaktan.

Oysa, İnsanı, hayvandan ayıran en temel özelliklerden biri, hukuğa saygı duymasıdır.

Ey şuursuzca itaat eden ve aslında gönülden! bağlı olduğu Müslümanlığı bu şuursuzluk yüzünden ayaklar altına alanlar,

Aklınızı başına devşirme zamanı gelmedi mi daha?


Özgür Pınar Işık

Hasta Bir Doktordan Özgürlük Reçeteleri

İyi bir doktor, hastasına iyi bir reçete verir. Onu iyileştirir; fakat hasta bir doktorun verdiği reçete hastayı daha da kötü bir durma sokar.

Demokrasi denilen şey, kendisine karşı olanları da içinde barındırdığından aslında sanıldığından daha özgülükçüdür. Hasta insanların demokasiyi yorumlama biçimlerinde de, oldukça kötü durumlar ortaya çıkabiliyor. Hitler'in demokrasisine laf söyleyebilecek olan var mı?

Sadece demokrasilerde değil, tüm rejimlerde seçmenini yani politik müşterisini mutlu etmek için iktidarlar, çeşitli reçeteler sunarlar. İktidar, toplumsal sorunların rolünü düzeltebildiği oranda memnun edicidir, meşrudur. Toplumsal sorunlar eğer mevcut iktidarlar tarafından çözülemiyorsa, mevcut iktidara halk rıza göstermez. Yani ona meşruluk kazandırmaz.

Biz de durum böyle mi tartışılır. İnsanların özgürlüklerini, onurlarını bir kömüre satabilecekleri bir düzen yaratır ve sonra bu düzenden nemalanırsanız o demokrasi kesinlikle demokrasi olarak nitelendirilemez. Nitelendirilse bile adı Türkiye Demokrasisi'nden öteye gidemez.

Bugün en önemli özgürlük mücadelemiz türban oldu. Öğrencilerin birbirlerine karşı bakışları değişti. Kemalistler dinsizlikle suçlandı. Kemalist olanlar, dini bakımdan özgür olmak isteyenlerce dinsiz olarak suçlandı. Kemalistlere utanmadan "siz bizi anlayamazsınız dendi."

Bakın bu ülkenin özgürlüklerle ilgili sorunları ne boyutlarda. Sadece üniversitelerden örnekler vereceğim.
  • Siz biliyor musunuz, maddi bakımdan yeteri kadar iyi olmayan insanların geçinebilmek için cemaatlerin kollarına düşerek özgürleşmekten bi haber olduklarını. Git gide köleleştiklerini.
  • Siz biliyor musunuz parası olmayan öğrencilerin yurtlarda ezildiklerini, belli bir saatte imza atarak yurtlarına girmek zorunda olduklarını
  • Siz biliyor musunuz parası olmadığı için fuhuş yaparak öğrencilerin harçlıklarını çıkarttıklarını. (illa fuhuş mu yapması lazım gitsin çalışsın demeyin. Siz üniversite öğrencilerinin çektiği istihdam sorununu biliyor musunuz?)
  • Siz biliyor musunuz kişilerin özgürce her istediğini söyleyemediklerini
Siz özgürlüklerin kapsamını türbana kadar düşürseniz, yarın dağda yaşayan ülkeyi bölmek isteyenlerin özgürlük mücadelesi için bunu yaptıklarını söyleyip ortaya çıkacağını.

Üniversiteler de kişilerin dinlerini serbestçe yaşamaları yapacak düzenlemelere gelin bir iki dakika karşı çıkmayalım. Bakın karşımıza neler çıkıyor. Satanizim de seks yüceltilir ve üyeler sırf bu istektedir. Bu insanlara da dini özgürlükler vereceğiz mi, ya da ünlü Beatles grubunun bağlı olduğu Transandantal Dini Meditasyon tekniklerinin üniversitelerimde yapılmasına izin mi vereceğiz (ki bu hareketler okullarda yasaktır) ?

Dini özgürlükleri sadece türban takmakla sınırlamak, sadece sınırlı bir özgürlüktür ve şeriat devletine geçişin bir aşamasıdır. Kısacası özgürlükleri kısıtlayıcı bir durum hayali için özgürlük vaad etme projesidir.

Türban için yapılan Anayasa Değişikliğine bakalım. Bir aldatmaca olduğunu görelim. Yapılan anaysa değişikliği aslında başlı başına durumu kanunlara aktarıyor. Bir başka değişle YÖK Yasası'nın 17. maddesine. Anayasa Mahkemesi'nin geçmiş zamanlarda örnekleri olsa da anayasa değişikliklerini içerik yönünden inceleyemediğini varsayalım; fakat anayasa deişikliği kanunlara (YÖK Yasası 17. Madde) atıfta bulunduğundan anayasa mahkemeside kanunları hem şeklen hem de içerik olarak denetleyebildiğinden düzenlemenin uygulanabilir tarafı kalmıyor; çünkü söz konusu durum lâikliğe engel teşkil ediyor. Maddenin yerine yaplacak yeni bir kanunda yine aynı sonuçları doğuracağından türbanın üniversitelere girmesi imkansız görülüyor. Kısacası sakat bir özgürlük reçetesi.

İşte hasta bir doktorun topluma sunduğu çözüm önerisi. Aslında bu hükümetin sadece kendisini ve politik müşterilerini düşündüğünü yaptığı her harek(a)etten belli oluyor.

Tüm bunlar hastasını ameliyat eden bir doktorun hastasının vücudunda neşter bırakması gibi bir etki yapıyor. Sistemin içine bir taş atıyorsunuz milyonlarca kişi bu taşı çıkartmaya çalışıyor. O arada da siz gidip vakıf yasası gibi kanunları geçirip jet hızıyla onaylatıyorsunuz. Cumhurbaşkanı gece 3'de uykusundan kalkıp yasa tasarılarını onaylıyor.

Kısacası, bu ülkenin tüm sorunlarını göz ardı edip, küçük sorunlarla ilgilenmek iktidarın öncelikli işi değildir. Kömüğr dağıttığınız halka, bir daha kömür dağıtmamak için uğraşacağınıza onları yine bir kömürle kandırırım diye düşünüp bu ülkeyi gerici düzenlemelre gitmeyin. Gidecekseniz de akılcı çözümlerle bunu yapın. Mazlum rolüne bürüceğiniz faaliyetlerini bu ülkeden uzak tutun.

Bu ülkenin yüce meclisinde bulunan bir kaç partiden 2 tanesi hakkında şu an kapatılma davası açılıyorsa bunları düzeltmek için uğraşın. Sistemi oyunhamuru sanıp elinizde yuvarlama devri bitti. Artık mahkemede ifade verme vaktidir. Umarım dik durur, yaptığınız icraatları kıvırmadan anlatırsınız değerli Atatürk dostları.

Gökhan DAĞ

Siyaset Sahnesinde Demokrasi Oyunu

Ülkemizde gündem hızla değişmekte ve biz gündeme yetişemeden konular farklılaşmaktadır. Tıpkı dikiz aynasından arkadaki görüntüyü takip ederken, ön camda yeni bir görüntünün başlaması gibi. Sınır ötesi, türban, cumhurbaşkanlığı seçimi, anayasa değişikliği, Sosyal Sigortalar Güvenlik Yasa Tasarısı… İktidarından muhalefetine, medyadan halka kadar siyasetin içinde demokrasi ve onla bağlantılı politik kavramlar gündemimizi oluşturmaktadır.

Demokrasi üzerinden yapılan tartışmaların çoğunu AKP hükümetinin radikal kararları oluşturmaktadır. İktidar aldığı kararları; oy çoğunluğuna, merkezi ve yerel teşkilatlanmasına, ekonomik yardımcılarına ve kendi politikalarının ırkçı bir tonu olan MHP partisinden aldığı desteğe dayandırarak uygulamaya geçmektedir. Bugün siyasi elitler tarafından yazılmış bir senaryonun mağdur figüranlarını oynamaktayız. Başroldekiler ise kaprisli ve her dediğinin yapılmasından yana taraflar. Bu başroldekilerin de ilinde bir fotoğraf, adı “demokrasi” . Kim ne tarafından bakarsa ona göre bir yorum getiriyor. Demokrasiyi amaç olmaktan çıkarıp araç haline getiren hükümet belli ki Machiavelli’nin sözlerinden çok etkilenmiş. Hükümet ABD devlet yapımı bir prodüksiyon olarak verdiği kararlarla karşımıza çıktığında, belirli kesimlerin tepkisini üstüne çekiyor. Ancak kendini haklı çıkarma işini ise yine demokrasi üzerinden gerçekleştiriyor.

Türkiye devleti ve rejimi, Atatürk’ün ve Kemalist Kadro’nun Osmanlı madeninden çıkarıp usta işlemeleriyle yarattığı değerli bir parçadır. Bu değerli parça oluşturulurken bazen jakoben (tepeden indirmeci) tavırlarla halka demokrasiyi benimsetmeye çalışmışlardır. Ancak yüzyıllarca tebaa olan halk demokrasiyi ve onla bağlantılı kavramları tam anlamıyla özümseyememiştir. Orta yaşlarını yaşayan cumhuriyetimiz, hayatı boyunca hortlayan islamcı ruhla baş etmek zorunda kalmıştır. Bugün de adı AKP olarak değişen islamcı ruh, söylemlerini dinsel referanslardan alıntılarla gerçekleştiren ve kendini tek güç hissederek kararlarını kimseye danışmayan bir parti profili çizmiştir.

Siyasi kadronun çoğunu tek tip görünüş ekseninde toplarsanız alınan kararların ne kadar demokratik olacağı da tartışılır. İktidar aldığı kararları özgür ve demokratik düzen başlığı altında “laik düzeni yaralanmış, yoksullaşmış, kamusal alanları satılmış ve tüm halkını bir örtünün altına sokup bağlamaya çalışan bir ülke” yaratma politikaları zinciri şeklinde işlemiştir. AKP’nin ipe dizdiği bu kara boncuklar sonunda kendi boğazını da sıkmaya başlamış ve AKP’ye kapatma davası talebinde bulunulmuştur. İşte tam da bu nokta da bu eylemin demokrasiye aykırılığı tartışılmaktadır. Ancak unutulmamalı ki demokrasi bindiği dalı kesen bir rejimdir. Demokrasi kendini koyduğu yasaklardan var eder. Demokrasinin sınırları olmazsa, her politik karar verici kendini tamamen özgür hissederse ozaman demokrasi anlamını yitirir ve totaliter, diktatör veya faşist rejimlere dönüşebilir. Unutmayalım ki, Hitler de demokratik yolla başa geçen bir isimdir ancak yazdığı kanlı tarih onun unutulmasına asla izin vermeyecektir.

Bugün siyaset sahnesinde AKP’nin kapatılması istemi üzerine açılan dava, demokrasinin yargı yoluyla işlendiği bir piyestir. Bu piyesin demokrasi tarihimizde ve iktidarın geleceğinde sonun başlangıcı mı yoksa farklı bir siyasal düzenin ayak seslerinin yükselmesine mi neden olacağı akıllarda soru işaretlerine neden olmuştur. Bakalım bu fırtınalı okyanusta ülkemizin gemisi hangi rüzgârla hangi rotayı izleyecek…

Diren Köse

Eşitlikçi ve Adil AKP (!)

Eşitlik denilen şey her zaman adaleti sağlamaz. Değerli hocam, Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük siyaset sosyologlarından Ali Yaşar Sarıbay, bu cümleyi şöyle örnekliyor: "Eğer aç iki kişi görürseniz ve bu insanlara yemek verecek olursanız ve o insanlardan biri yarım porsiyonla doyacakken diğeri 1,5 porsiyonla doyuyorsa ve de siz onlara 1'er porsiyon verirseniz, eşit davranmış olursunuz ama bu adil olmaz."

Peki eşitlik denilen şey, bazen adilliği sağlayamıyorsa adil mi olmak gereklidir, yoksa eşitlikten ödün vermemeye devam mı etmek gereklidir?

Açık konuşalım bu dengeyi her alanda sağlayabilmek imkansız. Bir de önümüze parti kapatma davası geldi. Ben son yazılarımda da değindiğim gibi yine bu kapatma davasına değineceğim; fakat bu sefer konuyu adalet ve eşitlik kavramlarıyla irdeleyeceğim.

Abdurrahman Yalçınkaya'nın adını hemen hemen herkes duymuştur; ama ben duymayanlar için tekrardan anlatayım. Sayın Yalçınkaya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, AKP ve DTP'nin kapatılması için gerekli iddianameleri hazırlayan ve bunları Anayasa Mahkemesi'ne sunan hukukçu.

Bu iki partiyi için kapatma davası iddianamelerini hazırlayan Sayın Abdurrahman Yalçınkaya olduğu için burada bir eşitlik söz konusu; fakat Sayın Başsavcı'nın yaşanan süreçler sonrası aldığı eleştiriler de bir o kadar eşitliksiz ve adil olmayan durum da. Kısaca değinelim.

DTP'nin kapatılması için iddianamesini Anayasa Mahkemesi'ne sunduğunda bir kısım çevreler bu Başsavcı'yı göklere çıkarttı. Üstelik kökeni de kürttü. İşte gerçek kürtlük buydu (Türk gibi davranmak). Abdurrahman Yalçınkaya TBMM'de olmayan muhalefetin yerine geçmişti.

AKP'ye açtığı kapatma davası biraz olsun hatırlyalım. İddianame AKP'nin lâikliğe aykırı faaliyetlerin odak noktası haline geldiğini savunuyor, ve birçok siyasetçi hakkında siyasi yasak istemini kapsıyor.

Dava sonrası gelen tepkilere bakalım.
  • Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bu kadar oy alan bir partiye açılan kapatma davasının sonuçları iyi değerlendirilmelidir diyerek bunun çoğunluğun fikirlerine aykırı olduğunu belirtmeye çalışıyor.
  • Sayın Başbakan R. Tayyip Erdoğan ise bu davanın memleketi sevmekle ters bir şey olduğunu savunuyor (Hatırlayın DTP'ye açılan dava sonrası Başsavcı kürt olmasına rağmen Türk gibi davranmıştı).
  • Sayın Bülent Arınç (Hani TBMM Başkanı iken AKP Mitinglerine Katılan Tarafsız Meclis Başkanı) ise kendisine kapatılma davası sorulduğunda ölüm en büyük gerçektir bunu Başsavcı'da bilmeli diyor. Kendisi de bir hukukçu olan Sayın Arınç'a hazırladığı bir iddaname sonrası sanık olan taraf kendisine bunu söylese ne düşünür acaba? Arınç'ın yaptığı her şeyden önce kendi mesleğine saygısızlıktır.
  • Bir Bursalı Bakan'da nedense bir ifadesinde kanı bozuk diye bir deyim kullanıyor.
  • Kimi eski solcular da Ergenekon'u bu süreçle ilişkilendiriyor.
Diğer eleştirilere de bakalım.
  1. "Bu savcı Kürt, Türkiye'nin önünü kesmek için, DTP'nin kapatılmasını protesto için yaptı." diyorlar. Bunu söylerkende DTP'nin kapatılması gerekli iddianameyi bu Başsavcı'nın hazırladığından bile habersizler.
  2. "Bu savcı AKP'li. Bu dava AKP'ye doping etkisi yaratacak." eleştirilerine de ben şahsen katılmıyorum. Hukuku uygulamak için, sonuçlar düşünülmemelidir.
Eleştiriler bu şekilde uzayıp gidiyor. Çoğu acımasızca en ilgincide ne eşit ne de adilce.

İşinize geldiğinde lâikliği savunacaksınız, gelmediğin de en azılı anti-lâik olacaksınız gibi bir şey. Yazımın sonunda Emin Çölaşan'ın yazdığı bir yazının linkini vereceğim. Lütfen okuyun. Bu davanın neden açıldığını eskiden örneklerle, belgelerle sunuyor. Yazımıza devam edecek olursak,

İktidarı elinde bulunduran, Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'nde yer verdiği AKP Hükümeti bakın dava sürecinde (ve öncesinde) kendince nasıl tedbirler alıyor. Milliyet Gazetesi'nin internet sitesinden aynen alıntılıyorum (Mansur Çelik'in haberi).

AKP hakkında açılan kapatma davasını düşürme formülleri arayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve kurmayları, daha önce de önlerine çıkan zorlukları birçok kez yasa değişiklikleriyle aştı.

AKP’nin iktidarda yaptığı ilk anayasa değişikliği, 27 Aralık 2002’de “milletvekili seçilme yeterliliğini” düzenleyen 76. maddesinde gerçekleştirildi ve “ideolojik veya anarşik eylemlere” ibaresi, “terör eylemlerine” şekline dönüştürüldü.

Böylece, Erdoğan’ın eski TCK’nın 312. maddesinden hüküm giymesi nedeniyle milletvekilliğinin yolunu kapatan düzenleme kaldırılmış oldu.

Yine aynı değişiklikle, ufukta görünen Siirt seçimlerinde Erdoğan’ın Meclis’e girebilmesini sağlayabilmek için bu kez 78. maddeye, “Bir ilin veya seçim çevresinin, TBMM’de üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden 90 günden sonraki ilk pazar günü ara seçim yapılır.
Bu fıkra gereği yapılacak seçimlerde Anayasa’nın 127’nci maddesinin 3’ncü fıkrası hükmü uygulanmaz” fıkrası eklendi. Fıkranın son cümlesiyle de 2.5 ay sonra Siirt’te yapılacak seçimlerde bu değişikliklerin uygulanabilmesi sağlandı ve Erdoğan’ın seçilmesinin önü açıldı.

367 kararından sonra
Anayasa Mahkemesi’nin cumhurbaşkanı seçiminde TBMM’de en az 367 milletvekilinin bulunması gerektiği kararı üzerine, AKP yine harekete geçti ve bu kez 31 Mayıs 2007’de Anayasa’nın 96. maddesinde yapılan değişiklikle, TBMM’nin bütün işlerinde en az 184 milletvekili ile toplanacağı hükmü getirildi. Aynı değişiklikle cumhurbaşkanı seçimi de yeniden düzenlendi.

Bu geçmişteki örnekler. Günümüzde de partilerin kapatılmasını engellemek için farklı düzenlemelerin yapılması için çalışıyorlar (Mini Anayasa Değişikliği). Anayasa Mahkemesi'nin yetkilerini sınırlamak da tabii ki gündemlerinden eksik düşmüyor.

Ayrı süreç DTP için yaşanırken, DTP'nin kapatılması umurlarında değildi. Onlara göre doğru olan buydu; ama aynı süreç kendileri için işlemeye başladığında tutuştular.

Elindeki iktidar gücünü sadece kendi işleriniz için kullanıyorsanız siz ne eşitlikten ne adaletten anlıyorsunuz demektir.

Yazımın başından uzaklaştığımı düşünmeyin. Hala o 1.5 porsiyonla doyma meselesindeyim ben.

Değerli okuyuclar eşitlik bazen adil olmayabilir; ama bazen halkın verdiği oy potansiyelini öne sürüp eşitlikten uzaklaşıp adilliğe yaklaşan diye savunulan; fakat ne eşitlikle ne de adalatle bağdaşan uygulamalarda gözükebilir.

Sizden tavsiyem bazen 1.5 porsiyonla bile doyamıyorsanız, kendinizi hazırlayın; çünkü bu iktidar, bu eşitlikli ve adil olmayan uygulamalarına davam ettiği sürece biz 1 porsiyona bile dua eder hale gelebiliriz. Hani lâikler dua etmez ya !!!

Gökhan DAĞ

Emin Çölaşan'ın yazısı için Burayı Tıklayın.

Ucuz Demagoglar Demokrasiye Yanlı Bakarlar

Sayın Başsavcının Cuma günü AKP aleyhine verdiği kapatma davası ilk aşamada büyük yankı buldu. Çünkü hiç kimse böyle bir dava beklemiyordu. Genel anlamda siyasi ve hukuki ortam tenceresindeki ılık suyun verdiği rehavetle yavaş yavaş haşlanan kurbağanın durumundan çok farklı değildi. Bu yüzden bu dava iktidar için sağ gösterip sol vurmaktan farksız.

İktidarın ileri gelenlerinin yaptıkları alelade konuşmalardan, özellikle Başbakanın ayet meali yorumlarından ve yargıyı hedef gösterdikleri basın açıklamalarının özensizliğinden ve fevriliğinden de anlaşıldığı kadarıyla tam anlamıyla hazırlıksız yakalandılar. Tüm hafta sonu siyasiler konu hakkında konuştu. Borsanın olumsuz tepkisinden ve yaklaşan büyük çaplı ekonomik krizden endişelenen ekonomistler de bu güruha katıldı. Ve daha nicelerinin dava hakkında söylenecek sözleri vardı; söyleyip kurtuldular. Yorumları dinlerken ağlasam mı gülsem mi dediğim birçok an yaşadım. Bugünkü yazımda bunların bir ikisine değinmek istiyorum. E-dergimizden sayın mesai arkadaşlarım da yazılarıyla birçok önemli konuya parmak bastılar fakat amatör olmalarına rağmen çoğunun tespitleri gerek bu kulvarda yıllarını veren siyasiler gerek medya duayenlerinin yorumlarına göre kat be kat üstündü.

Siyasilerin sözleri arasında en ikiyüzlüsü parti kapatılması hakkındaki görüşleri. Neymiş efendim “parti kapatılmasına karşıymışlar; parti kapatmak çözüm olmazmış”. Madem yanlıştı şimdiye kadar neden kimse parti kapatılması aleyhinde bir şey yapmış sormak istiyorum. Şimdiye kadar kapatılan parti sayısı 24; çoğu tekrar açıldı. Bu zamana kadar akılları nerdeydi? Onlar aslında “partileri halk kurar, halk kapatır” derken lâfebeliği yapıyorlar; halka hoş görünmek için yalan konuşuyorlar. Onların asıl meselesi arkamızda belli bir oy potansiyeli varsa, hukuk mukuk tanımayız; muhalif duranı, önümüze geleni ezer geçeriz düşüncesi. Bir hukuk devletinde Anayasa tüm yasaların üstünde ve tüm kesimlerin haklarını ve rejimin varlığını garantiler. Bu yüzden isteyen istediği kadar oy alsın "ben istedim; oldu" mantığıyla hareket edip muhalif unsurları yok edecek düzenlemelere girişemez. Zaten o yüzden hukukun denetim görevi vardır.

Yaşadığı onca olay, atlattığı onca sıkıyönetim, darbe ve olağanüstü halle sınanmış bir siyasi otorite olan Em. Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk dün akşam bir televizyon kanalında bu konuya bir ışık tuttu. Dedi ki, bu partilerden on altısının yönetici kadrosunun dağıldığı, fiziki koşulların sağlanmadığından diğer 8’inin de siyasi fikirlerinden dolayı kapatıldı. Kendisi de DP’nin ve AP’nin kapatılmasına şahitlik etmiş bir kişidir. Bu arada iki partinin de askeri yönetim ve onun güdümündeki mahkemeler tarafından kapatıldığı bilgisini de es geçmeyelim. [DP 1960 darbesiyle, AP 1980 darbesiyle diğer tüm partilerle birlikte]

Diğer sekiz partiye gelince bunların dördü Erbakan’ın dinci partileri, dördü de ayrılıkçı Kürtçü partilerdir. Dava ve karar gerekçeleri incelenirse bu davalarda hukukun haklı karar verdiği ve vazifesini hakkıyla yaptığı görülür. Çünkü sistemlerin genel özelliği varlıklarına aykırı yıkıcı, bölücü akımlara izin vermemeleridir. Demokrasi rejiminde ise bu tip sisteme militan demokrasi denir. Bu mekanizma demokrasi için olmazsa olmazdır. Yoksa halkı kandıran siyasi 5-10 yıl gibi görece kısa bir zaman diliminde her istediğini, kafasına eseni yapabilir. Böyle bir mekanizma olmazsa tıpkı Hitler önderliğinde korkunç işler yapan Almanya örneğinde olduğu gibi halkın propaganda yoluyla tahrikiyle beraber demokrasi, diktatörlüğe dönüşebilir. Hâlbuki Almanya 1933’te Nazilerin iktidarına karşı gayet güzel yürüyen bir demokrasiydi. Savaş yıkıntıları arasındaki ülkenin ekonomik kalkınması Hitler’i halkın gözünde kahraman yaptı ve sonra o zamana kadar yaşanmış en kanlı savaşı çıkartacak bir psikopatın ardına takılan halk tüm dünyada milyonlarca kişinin ölmesine, ekonomilerin çökmesine ve nice felaketlere sebep oldu. Hitler iktidarının 6. yılı dolmadan propaganda ile ardına aldığı yüksek halk desteğiyle beraber 1 Eylül 1939'da Polonya'ya saldırıp 2. Dünya Savaşı'nı başlattı. Senaryonun başı biraz benzer görünüyor ama umarım sonu bu kadar kötü bitmez.

Eskiden sistemin varlığına muhalif bu tür eylemlerin fiilen yapılmasına izin verilmediği gibi fikren de yapılmasına izin verilmezdi. Düşünce suçluları vs. bu şekilde oluşmuştur. Aşırıcı muhalif düşünce o yüzden susturulmuş, rejim tehlikesine karşı sıkıyönetim mahkemelerinde cezalandırılmıştır. Rejimin bazen biraz abartılı şekilde olsa da temel güdüsü varlığını korumaktır. Bu yüzden hiçbir zaman devrim hukuki olmayacak. İşte bu yüzden Deniz Gezmişler asıldılar. Sistem, tüm organlarıyla bu akımlara karşı durmak zorundadır. (Burada yapılanı övmek ya da yermek amacım yoktur. Sadece olaya bakış açısını yansıtmak istedim.)

İşte bu nokta da safdillikle ifade edilen “millet oyuyla iktidar olan partiler ancak millet oyuyla düşürülürler” lafı bu yüzden yanlıştır. İstediğiniz oyu alın sistem kendini koruyacaktır. Yoksa halkın yaptığı hatalardan politikacılar nemalanır. İstedikleri fikri tüm topluma dayatırlar. Doğru olan fikir, savunulması gereken düşünce hata yapanın ceremesine katlanması gerektiğidir. Aksi takdirde bu tür hareketler özendirilecek, Anayasa aşındırılmış olacak ve sistem savunmasız kalacaktır. İşte o yüzden yüzde 7 de 27 de 47 de 87 de aynı muameleyi görmeli, yanlış olan cezalandırılmalıdır. Unutulmamalıdır ki siyasiler olduğu kadar yürütme erki tarafından atanan yargıçlar da halkın temsilcisidir. Halk her işi birey olarak bilmek ve işten anlamak mecburiyetinde olmadığı için vekiller vardır. Onları denetlemek için de yargı vardır. Bu yüzden bazılarının ifade ettiği gibi onlar-biz durumu yok, aksine hepsi biziz.

Artık davalı iktidar partisinin yapacağı iş ne kadar suçsuz olduğunu ispatlamaktır. Eğer suçsuzlarsa zaten aklanırlar. Yok, eğer suçları varsa her ne pahasına olursa olsun cezalandırılmalılar. Unutmayalım AKP merkez sağda olduğunu iddia ediyor. Anavatan Partisi ve Demokrat Parti (eski DYP) de merkez sağda peki onlara neden kapatma davası yok; neden Demirel aleyhine dava açılmadı da Erbakan'ın partileri kapatıldı? Zaten dedikleri gibi merkez sağda yer alıyorlarsa gittikleri zaman yerleri (hiç olmazsa ideolojik manada) kolay dolar.

En iyisi sağa sola çamur atmayı, ucuz demagojiyi bıraksınlar ve adını dillerine pelesenk ettikleri demokrasiyi içlerine iyice sindirsinler. Doğrudan şaşmadıktan sonra kimse sizi kapatmaz.
Saygılarımla,

18 Mart 2008 Salı

Hukuk

Demokrasi göreceli bir kavram mıdır?

Bu soru da nerden çıktı diye düşünmeyin herkesin malumudur ki AKP şu ana kadar yaptığı bütün yasa değişikliklerini, çalışmaları hatta Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı seçtirme durumunu bile yasalardaki boşluklardan ve seksen beş yıllık demokrasimizin bütün bürokratik açıklardan faydalanarak yaptı. yani bugüne kadar organize ve konusuna hakim bir çizgide ilerledi. ama şimdi demokrasinin adalet yapısının çarklar altında ezilme tehlikesi ile karşı karşıya... Peki bütün bu açıkları bilen ve bunlardan faydalanma erkine sahip olan AKP acaba bu durumla karşı karşıya kalacağını tahmin edemedi mi?


Bir an için bütün ülke gerçeklerini bir yana bırakarak komplo teorileri üretmeye verelim kendimizi ülkemiz basının son yirmi yıldır her aylak kaldığında yaptığı gibi. ama açık konuşmak gerekirse bilinen teorilerkurmak ve bu teorileri ifşa etmek bana göre değil pek. ben o yüzden düşünülmeyen ve düşünülmesi yasak olan bir komplo kurdum sizi de baştanuyarırım bu yasaklara karşı tehlikeyi göze alamayacaksanız yazının devamını okumadan geçebilirsiniz.

Madem devam ediyorsunuz o zaman en başta sorduğumuz soruyu biraz değiştirelim. Bilmiyorum duydunuz mu ama akp'nin son gündem maddesi korkunç, faşizan yaptırımlı sosyal güvenlik yasası yanında fetullah gülen'in (ki adı hem burda hem de yazının geri kalan kısımlarında bilerek küçük harfle yazılmıştır.) affedilmesi ve tekrar ülkeye girişinin sağlanması... Ama AKP bu aşama öncesinde yoğun bir baskıyla karşı karşıya fakat yine de biz olaya dediğim gibi başka bir yerden bakalım AKP bu kapatma cezasından sıyrılırsa ne olur? Cevap açık; bir demokrasi kahramanı olarak kendilerini demokrat olmamakla suçlayanlara ve muhaliflerine cevap vermiş olur ve onların hem söz haklarını hem de güvenilirliklerini çökertmiş olur. Bu durumda fetullah gülen de ülkeye bir demokrasi savaşı sonucunda getirmiş olur ve anti-laik kesimin zaten büyük önem verdiği Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı fetullah gülen bir demokrasi kahramanı olarak ülke yönetiminde söz sahibi olur. yani olur da AKP bu yargı sürecinden sıyrılırsa bu durumdan daha da güçlenmiş ve taraftarlarını arttırmış olarak çıkar. Bence bu zamana kadar bütün siyasi ve demokratik boşlukları kullanan akp sanırım bunu benden de önce kullanmayı akıl etmiştir ya da maalesef ki edecektir.

Anayasa mahkemesi gündemine bu iddianameyi akp'nin taşıdığını sanmıyorum benim adalete güvenim hala ne yazık ki mevcut fakat akp iktidarının bunu kendi yararına döndürme durumuna kesin gözüyle bakıyorum tabii eldeki verilerden de faydalanarak. Ve ben bunları düşünürken aynı anda televizyonda önce eski sosyal demokrat, şimdiki iktidar baş destekçisi, çizgisi belirsiz ve kendisiyle çelişen kültür bakanımız;yıllarca uğruna mücadele ettiği (burda kendisinin hukukçu olmasından bahsetmek zorundayız adalet sistemini eleştiriyor, ardından daha da kötü bir manzara görüyoruz; başbakan "güneş balçıkla sıvanmaz" sözünü haykırıyor meydanlarda ve Türkiye tarihinin seksen küsür yıldır gördüğü en anti-laik, en kadrolaşmacı ve en Cumhuriyet karşıtı yani sözün tam anlamıyla en karanlık partisini güneş'e benzetiyor.


Yukarıdaki komplo teorisi aslında bana ait değil bu birebir İran Şahı Rıza'nın ülkeden kovulmasıyla Humeyni'nin iktidara gelerek şeriat devleti kurması arasında geçen dönemin Türkiye şartlarına uyarlanmış halidir.

Umarım ben ve tarih yanılıyoruzdur çünkü bu yanılgı beni sanırım en mutlu edecek olay olur. Yine de soruyorum demokrasi göreceli bir kavram mıdır? Yani devlet karşıtı diye Deniz Gezmiş'i, Mahir Çayan'ı ve Hüseyin İnan'ı asan ve bu olayın vahametini otuz altı yıl sonra televizyon dizilerinden anlamamızı sağlayacak kadar bizi uyutan demokrasi; şimdi AKP'nin adalet üzerine yani elimizde kalan son güvence üzerine de oyun oynamasına ve yine başarılı olupkanlı oyunlarına devam etmesine izin verecek midir?

İran devrimi bir demokrasi savaşı olarak sunuldu sonunda ağır bir şerii yönetim geldi,

Adolf Hitler'in iktidara yürüyüşü bir demokrasi savaşı olarak sunuldu sonucu bir dünya savaşı ve dünya tarihinin en faşizan günleri geldi.

Sonuç olarak AKP bir şekilde şu an karşılaştığı yargı sürecinden sıyrılıp güçlenebilir o yüzden yani artık AKP'nin şansının yüksek olduğuna inanmaya başladığımdan ben de onlardan taraf olmaya karar verdim.. Ve buradan başlıyorum sloganlar atmaya;

Yaşasın AKP'nin demokrasiyi kullanarak ve bütün laik, demokratik kurumların elini kolunu bağlayan ve hem silahlı hem de beyinlere karşı verilen dünya'nın en önemli başkaldırısı olan Kurtuluş Savaşı’nı ve cumhuriyeti hiçe sayarak inandıkları uğruna her şeyi ezerek ya da kendilerine benzeterek yürüttükleri haklılığı şüphe götürmez emperyalist ve elbette faşizan mücadelesi ve bu yolda dönen, çizgisinden sapan, sessiz kalarak bu oyuna ortak olan on binlerce döneğin kar beklentileri...

Onur Ümit

Dava Sürecinin Siyasi Konjonktüre Olası Yansımaları

Yasalar, insanların ve/veya kurumların beklentilerine göre değil, hukuka göre işler. İnsanlara ve/veya kurumlara memnuniyet verici durumların korunması elbette ki hukukun temel aldığı noktadır; fakat dedim ya her kararı da bu şekilde almak veya almamak işin doğasıyla çelişir. Kısacası, istenen her şeyin önünde olmasa bile bazı şeylerin önünde hukuksal engellemelerin olmasından daha doğal bir şey olamaz. En basit örnekse burada şudur: "Kişisel özgürlüklerin başkalarının özgürlüklerine zarar verdiği nokta da devreye hukuk girer."

Peki şu anki toplu durumda, hukukun devreye girmesinin iktidar partisine ne gibi yararı ve zararları dokunabilir. Bu konuyla ilişkilendirilebilecek çok güzel bir söz var: "Yakın uzaktan daha uzaksa sana, bilgi o uzaklar sana hiç de yakın değil."

Yıllar önce söylediğim bu sözü şu an için burada kullanacağım hiç aklıma gelmezdi. Kısa vadeli düşünmeyi geri palana atmanın uzun vadeli sonuçları çözümleyemeyeceği gerçeğini vurgulayan bu söz beni bu yazıda önce kısa vadeli düşünmeye sevk etti.

Kısa Vadede İptal Davasının AKP'ye Yararları ve Zararları

Öncelikle kısa vadeden kastım ne onu belirteyim. Bu yazıda benim kısa vade ile kastettiğim yerel seçimlere kadar olan süredir.

Hemen yaşanan sürecin AKP'ye faydalarından bahsedeyim. Eğer kapatılma davasında yer alan iddialar sonucu AKP kapatılmaz ise; AKP kendisinin lâiklik için bir tehdit olmadığı proragandasını yapacak ve lâik kesimin de oylarını alarak oy oranını arttıracaktır. Ayrıca ülkeyi ileriye götürmek istediği ve yargının da buna mani olduğunu öne sürerek yargısal tehditten de kendisini soyutlayacaktır.

Peki AKP kapatılırsa ne olur. Bunun AKP İktidarı'na nasıl faydaları dokunur? Öncelikle şunu söyleyeyim. Ampül kapatılırsa florasanın açılması anlık bir iş olacağından, bu florasanında mazlum rolünü geçmişteki deneyimlerinin de etkisiyle mükemmel oynayacağından AKP'ye faydaları dokunacaktır.

(Size buradan şöyle bir iddiayı da sunuyorum. Eğer AKP kapatılırsa, lütfen yerine açılacak partinin ismine iyi bakın. Adalet ve kalkınma ile ilgili bir isim olup olmadığına da.)

Peki AKP kapatılırsa bunun kısa vadede AKP'ye ne gibi zararları olur. AKP'nin lâiklik ve dolayısıyla cumhuriyete karşı bir tehdit olduğu algılanabilir. Bu durumda AKP için bir oy kaybına neden olabilir. Buradaki kıstas az önce de belirttiğim gibi mazlum rolünün kullanılmasındaki başarıyla orantılıdır.

AKP kapatılmazsa bunun AKP'ye ne gibi zararları olur. AKP şu an ekonomik bakımdan gerçekten yüksek bir tansiyon içinde. Ayrıca türban konusundaki başarısızlıkları AKP'nin karşına bir tehdit olarak çıkabilir. AB Politikalarındaki sapmalar AKP'nin karşısında duran bir diğer tehlikedir.

Kısacası yararlar ve zararlar arasındaki fark her iki durumda da Türkiye'nin kısa vadedeki politik geleceğini belirleyecektir.

Kısa vadede yaşanbilecek gelişmelerin uzun vadedeki etkilerine de değinelim.

Uzun Vade de Durum

Hemen belirtelim burada olayı uzun vadede ve kısa vadede incelerken varsayımımız AKP'nin kapatılsa da başka bir adla yine faaliyette bulunacağıdır. Yoksa kapatılan bir partinin kısa ve uzun dönemlerinden bahsedilemez.

Az önce belirttim. Kısa vadede oluşabilecek yararlar ve zararlar arasındaki fark Türkiye'nin siyasi geleceğini belirleyecektir. Eğer yararlar zararlara baskın gelirse AKP (ya da başka adla AKP) iktidarı oylarını arttıracaktır. Zararların baskın gelmesi ise tersi bir durumu doğuracaktır.
Kısacası uzun vade, kısa vadeli durumun bir devamı niteliğindedir.

Uzun vade yerel seçimler sonrası dönemi kapsadığına göre, yararların baskın olduğunu düşünürsek, AKP iktidarı yerel seçimlerden güçlenerek çıkmış demektir. Bu durum, AKP'nin yerel yönetimlerce de bir iktidarı demek olup, ülkenin azınlıklarını daha da zor bir pozisyona sokabilir. Yerel seçimler sonrası yaşanacak genel seçimlerde konjonktür ne olur bilinmez ama bu toplu durum aynen devam ederse AKP, TBMM'de çok büyük olan gücünü daha da arttırmış olacaktır.

Tersi bir durum da, yani zararların baskın çıkması sonucu, AKP iktidarı yerel seçimlerde gücünü kaybetmiş olarak genel seçimlere girebilir. Bu eksi yön devam ederse genel seçimler sonrasında TBMM içinden hükümeti oluşturmak için bir koalisyon seçeneği doğabilir.

Umarım anlaşılır yazmışımdır; ama ben yine de isterseniz kısaca özetleyeyim. AKP İktidarı için açılan bu dava iki farklı zaman aralığında iki farklı sonuç doğurabilir. Kısa ve uzun vadede yaşanacak gelişmelerin, bu dava sürecinin AKP'ye yararları ve zararları arasındaki farka göre belirleneceği açıktır.

Teşekkürlerimle, okumadaki ilginiz ve sabrınız için.

Gökhan DAĞ

17 Mart 2008 Pazartesi

Üzülsem mi, Sevinsem mi?

Türkiye'yi anlamakta artık en değerli bilim adamları bile güçlük çekiyor. Neredeyse hepsinin yakındığı nokta, halkın dik duramaması. Bir önceki yazımda şunu söylemiştim: "Bu ülke için ideolojilerden ödün vermek gerekirse, hiç çekinilmeden verilmelidir." Ama biz nasıl bir millet olduk ki artık belli başlı bir görüşümüz yok.

Ücrete ilişkin kavramları bilirseniz, oynak merdiven adlı kavramı duymuşsunuzdur. Bir ürün demetinin, artı veya eksi yönde aldığı yeni fiyat düzeyinin ücretlere bu yönde ve oranda yansıması şeklinde tanımlanabilecek oynak merdiven (Eşel Mobil), sanki ekonomiden çıktı geldi tüm hayatımıza dayandı.

Biz artık sadece ekonomi de değil, tüm alanlarda bunu kullanıyoruz. Değişen nokta, ekonomide bir ürün demetini baz alırken diğer alanlarda Adalet ve Kalkınma Partisi'ni baz almamız.

Ürünlerin fiyatı artarsa eşel mobil sistemde işçinin gelir düzeyi arttırılır. Buradaki amaç işçinin gelir düzeyini dengesini sarsmamaktır. Aynı durum AKP için de söz konusu. AKP'ye yapılan bir saldırı varsa nereden geldiğini bil(me)diğimiz bir destekle AKP'nin siyasi varlığının temelleri sağlamlaştırılıyor.

AKP'ye açılan bir kapatma davası sonrası, demokrasi ayıbı diye söylenmeyi biliyoruz. O zaman gelin objektif olup, şu an Anayasa Mahkemesi'nde görüşülen DTP davasına da bakalım. Her ne kadar terör örgütünü desteklese de bu partide farklı bir görüş yani demokrasinin yaşaması için bir enstrüman olmuyor mu?

Söylediklerim yanlış anlaşılmaz umarım; ama ben yine de kaza kurşunlarından kendimi koruyayım. Buradaki amacım, demokrasi savunucularının demokrasiyi savunamadıklarını göstermektir. Demokrasiler sadece %47 oy alan partilere oy verenleri değil, %53 oy oranına sahip diğer partileri de korur. Hatta demokrasi çoğunluktan çok azınlık haklarına önem verir. Kısacası amacım övülmemesi gerekene (DTP) mazlum rolü yüklemek değil, aynı süreci yaşayan iki partiye sistemsel bakmaktır. Yoksa bilindiği üzere benim DTP ile işim olamaz.

Bir diğer (iki) nokta. Acaba hukukun siyasal sisteme sürekli müdahale etmesi ve siyasal sistemi işlemez hale getirmesi olarak tanımlanabilecek Juristokrasi döneminde mi yaşıyoruz, yoksa Juristokrasi tehlikesi var diye bu telaşla yargıyı hedef mi gösteriyoruz?

Ölüm en büyük gerçekse bizim juristokrasiyle işimiz ne diye de sorası geliyor ya insanın hadi neyse.

Değerli okuyucular, Türkiye Cumhuriyet Başsavcısı'nın ne anlama geldiğini biliyor muyuz? Neden bu makama Türkiye Cumhuriyet(i) Başsavcısı değil de, Türkiye Cumhuriyet Başsavcısı denildiğini biliyor muyuz?

Yukarıdaki sorunun cevabı aslında oldukça basit. Görevinin verdiği emir sebebiyle Cumhuriyeti değil, Cumhuriyet kavramını kullanıyoruz. Savcının esas görevi, Cumhuriyet'e yapılacak olan her türlü saldırıyı, araçlarıyla engellemeye çalışmaktır. Aynı şekilde başında Milli olan tüm kurumlar da sadece Millet'e hizmet eder. Milli Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı gibi. Bunlar Milli kavramına yönelik herhangi bir tehdit kaşısında bu tehdidi veren her kimse harekete geçmelidirler. (Sabit Şerbetçioğlu)

Bu sebeple durum Juristokrasiye doğru değil Cumhuriyet(i) korumaya yönelik bir tavra doğru işlemektedir. Sayın Türkiye Cumhuriyet Başsavcısı, eminiz ki Cumhuriyet'e yönelik bir saldırı görmeseydi böyle bir işe kalkışmayacaktı. Velev ki siyasi simge olsun türban..., çok özür dilerim velev ki Juristokrasi olsun, Cumhuriyeti korumak Başsavcının görevi değil mi?

Bir diğer nokta da şu: Bir olay yargı sürecine taşınmışken bizim kişi, kurum veya kuruluşlarımız neden bülbül kesiliyor? En aptal sarışınlarımız bile magazin programlarında, bu olay yargıya taşındı artık konuşmam yersiz olur diyebilecek zekadayken, neden söz konusu kurumlar istedikleri gibi konuşabiliyor. Hiç mi yargıyı etkileyebileceklerini düşünmüyorlar.

İstikrar bozulurmuş, tamam bozulur da ya Başsavcının iddiaları doğruysa ve lâiklik tehlikedeyse. Bu istikrardan daha mı önemli. İstikrar olsunda n olursa olsun mantığı, Amerikan mandacılarının istekleriyle birebir örtüşüyor gibi. Hatırlarsınız 1900'lerin ilk çeyreğinde Amerika=istikrar ve yaşam diyorduk. Burada önem taşıyan bir diğer olgu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) AKP ile aynı soydan gelen Refah Partisi’nin temyiz talebi üzerine 2001 yılında aldığı karardır. AİHM, Refah Partisi’nin lâikliğe aykırı faaliyetlere giriştiği ve şeriat düzenini savunduğu için kapatılmasını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun bulmuştur. AİHM, böylelikle, demokrasinin lâikliğe tehdit oluşturan hareketlere karşı kendisini koruma hakkının bulunduğunu teslim etmiştir. Bu kararlar istikrar ve demokrasi savunucuları için hiç mi hatırlanmaz?

Demokrasiye vurulan darbe söylentilerine ise başka bir yönden bakarak şunları söylüyorum. Evet siyasi partilerin kapatılması demokrasi açısından hiç hoş değil; ama sürekli başvurduğum bir yazar olan Sartori şunu söylüyor: "Demokrasi, en anti-demokratların bile tutunacağı bir dal oldu. (...) milyonlar bu sebeple ölmedi mi?"

Halkın %47'sinin oy verdiği bir parti kapatılmamalı söylemlerine ise şu şekilde yorumda bulunuyorum. Demokrasilerde halk her zaman doğru olanı yapmaz. Avusturya'da yaşanan seçimlerde bunun bir göstergesi. (Politika Dergisi'nin Nisan Ayında Çıkartacağı İlk Sayısında bu iddiamı dillendiren çok değerli bir siyasetçiyle röportaj yaptık. Okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.)

Yazımı çok fazla uzattığımın farkındayım. Toparlayacak olursak, AKP bir siyasi partidir ve faliyetleri oldukça önemlidir; fakat her fırsatta ona bu mazlum rolünü yükleyerek oy kazandırma telaşı içinde olanlar (kişi, kurum, kuruluş ve cemaatler) dik bir duruş sergilemeli, eşel mobil siyasi siteme bu kadar karışmamalıdırlar. Hukuka yönelik saldırı ve hukuku etkileme çabaları zamanımızın modern diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Siyasi partilerin kapatılmasına gösterdiğimiz tepki oldukça yerinde olsa da, parti kapatılmasıyla ülkenin kapatılması arasında yaşanan gelgitlerde o kadar yakışıksızdır.

Tüm yaşananların "üzülsek mi, sevinsek mi?" ikileminde değil dik duruşla yaşanması gereği her şeyin ilk koşuludur.

Teşekkürlerimle, okumadaki sabrınız ve ilginiz için.

Gökhan DAĞ

16 Mart 2008 Pazar

Çok ve Boş Konuşanlar

Acayip bir milletiz azizim.
Konuşması gerekenler susar, susup utanması gerekenler daha çok yükseltirler seslerini!
Bu halkın ümüğünü sıkar, cebindekileri "ekonomi şahane gidiyor" safsatasıyla boşaltırsınız sesini çıkarmaz. Ancak şehitlerinin kanının yerde kalmış olma ihtimali açar gözlerini.
Dönüp dolaşıp aynı şeyleri yaşar yine de ders almaz, yeniden karşılaştığımızda şaşırırız. Sil baştan!!
Akp'nin kapatılma davası haberini radyodan Mehmet Barlas'ın sesinden duydum.
Küçükken şımarık çocuklar vardı, oyunda yenseniz bile kazandığınız bilyeleri vermek istemez, mızıkçılık yapar acındırırlardı kendilerini, kazandığınız bilyeleri vermemek için...
Mehmet Barlas da böyle bir çocuğun ses tonunda, mızmızca omuzlarını silkiyormuş gibi "demokrasi ayıbı" ve "insan hakları"ndan bahsediyor, dizlerine hafiften vuruyordu.
Neden üzüldüğünü açıkçası anlayamadım.Türkiye AKP'nin bu vurduyduymaz, keyfi ve bilgisiz yönetimi sonucunda son hızla, paldır küldür bir ekonomik krize ilerliyor.Zaten kapatma davası açılmasaydı da, artık "AKP kurmayları" nın pek sevdikleri lafebeliğiyle ve yanlış hesaplarla kurtarabilecekleri bir durum olmayacaktı ortada. Halk söylenmeye başlamış, işsizlik, geçim sıkıntısı, tepedekilerin "deli dumrul" tavırları herkesi rahatsız etmişti. Amerikanın "get out"undan sonra "yallah"lanan Türkiye apar topar Kuzey Irak'ı boşaltmış ve yine başbakan Amerikan basınına açıkladığına göre PKK'nın terör ödülü olarak, eski sandıklardan çıkarılmış cilalı gap ve kürtçe televizyon primleri sunacaktı. Liboşların gözü açılmıştı. Belki de gemiyi terk eden fareler gibi bir an önce uzaklaşmak istemişlerdi, bu batması kesin gemiden.
Zaten gemi batacaktı yolun ucu görünmeye başlamıştı, acaba bu kapatma davası, bu adamların tam da ihtiyaç duydukları bir zamanda, çok iyi becerdikleri mazlum edebiyatı ve takiyeyle daha da güçlenmelerine yol açar mıydı?
Bu "AKP Kurmayları" kadar konuşmayı seven az adam gördüm mirim. Liderleri de pek seviyor ya günde üç beş kez konuşmayı, bunlar da pek düşkünler. Dava haberi kulaklarımıza henüz ulaşmış, biz bu fikre yeni alışmıştık ki, her taraftan yorum bombardımanına tutulduk. Kıdemine, mevkine bakan, bakmayan homur homur homurdandı, bazıları biz bu durumdan güçlü çıkacağız dediler, bazıları liboşlardan öğrendikleri "demokrasi", "insan hakları", "16 milyon küsür seçmenin getirdiği.." sözlerini gevelemeye başladılar hemen.
Anlaşılmaz bir ülke burası sevgili dostum. Hukuku bildiğini söyleyen, eski sosyalist yeni milli görüşçüler hukuka sığmayacak açıklamalar yapar da başbakan durur mu?
Haftasonu bütün kanallarda kapatma davası yorumlarının arasında, gençlik kolu toplantıları, kadın kolu toplantıları izleyip durduk. Başbakan'ın bir konuşmasına yine radyodan rast gelip acaba kapatma davasıyla ilgili ne söyleyecek diye dinledim. Size burda konuşmasına dair gülünmeden anlatılabileceğim ciddi bir şeyler olmasını çok isterdim. Ama yoktu.
Başbakan konuşmayı çok seviyor.
Çok da konuşuyor.
Kurmayları gibi.
Ama hiçbirşey söylemiyor. Alkışlaması için parayla ya da nohutla tutulmuş bir güruh, maçtaymışcasına, başbakanın söylediklerini alkışlarken, başbakan da aslında hiçbirşey söylemiyordu.
Bu ülkede şakşakçı çoktur. Aslında çocuğu olma ihtimali olmayan bir transseksüel "askere oğlum olsa göndermem" dediğinde bile bunu alkışlayan birkaç şakşakçı çıkar.Başbakanın Cumartesi akşam ve Pazar öğleden sonraki konuşmalarında da aynı boş alkış vesilesi cümlelere rastladım.
"Başbakan:Biz ne dedik? (sessizlik)
Biz sizi seviyoruz./Biz size sevdalıyız. (alkışlar."Türkiye Seninle Gurur Duyuyor" tezahüratları)
Ve başbakan eliyle izleyicileri kendilerine takdim edip
İşte Cumhur, İşte Halk Burada"
Anlayan beri gelsin.Bu adamlar hakkında gerekçeleri çok mantıklı olan bir dava açıldı.Belki bu gerekçeleri daha genişleterek sadece laiklik değil "vatanı satmak" suçlaması bile yapılabilirdi. Babacan ve Gül'ün Amerika'yla yaptıkları gizli "Kuzey Irak'a Girmeme Anlaşması" vatanı satmak değil de nedir?
Ama Babacan Kanal 7 Pazar sohbetinde, aslında ABye giriş için daha ısrarlı olmamız gerektiğini, söylediklerinden alınmamamızı salık veriyordu. Hangi ABden, hangi yüzle bahsettiğini anlamakta zorlandım doğrusu.
Kafa tutma konusunda sınır tanımayan, kenttaşlarının bile yuhaladığı, hukukçu! Bülent Arınç "Ölüm en büyük gerçek. Bunu başsavcı da görmeli, herkes görmeli" diyebiliyor.
Kendine hukukçu da diyebiliyor.
Bense bu ne utanmazlık, bu ne saygısızlık, bu ne gözü karalık diye geçiriyorum içimden.
Sonucu ne olacak bilmiyorum, ama Akp hakkında bir kapatma davası açıldı. Akp geçmişte de her seferinde uyarılardan ders almamış ve gerilimi tırmandırdırmıştı. Şimdi de iğneyi görünce ağlamaya başlayan mızmız çocuklar gibi ağlayıp bağırmaya, kendini acındırmaya başladı her tarafıyla.
Bu iğne süreci pek de çabuk geçmeyecek.Akp kabul etse de etmese de, Cumhuriyet rejimine karşı olan hemen tüm hareketleri için savunma verecekler.
Ve bu süreci mahalle kabadayısı edasıyla, geçmişte çiftçiye, işsiz babasına, şehit anasına yaptıkları gibi ağızlarından köpükler saçarak geçirmeleri, ellerinde kalan gözü açılmamış ve tarikat bağıyla bağlandığı için kolay açılmayacak, o zümre dışında kimseyi etkilemeyecektir.
Ama burası garip memlekettir azizim. Bir bakarsınız, bu davada adı geçtiği için övüneni övünmeyeniyle, birilerini delikten süpürmüşler ve yerlerine başka birileri gelivermiş. Bizse bunların bize bıraktığı borçlar ve buhranla kalakalmışız.

Özgür Pınar Işık
İddianameden:
"Şeriat hedefine ulaşmada, demokrasiyi bir araç gören bu zihniyet, “gerçek amacını doksanlı yıllardan sonra dünyada küreselleşmenin merkez güçlerinin ülkemiz ve bölge ülkeleri için ürettiği ‘ılımlı İslam’ ideolojisi ve onun siyasi hedefi ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eşbaşkanları sıfatıyla söylemlerini insan hakları, demokrasi, din ve vicdan özgürlüğü, öğrenim hakkı gibi asıl referansları olan şeriatla hiç bağdaşmayan kavramların arkasına gizlenerek” göstermişlerdir."

Politika Dergisi: Sponsor veya Sponsorlar Arıyoruz.

Son günlerde Politika Dergisi'ne, bir takım sorular geliyor. Bu soruları siz değerli okuyucularımızla paylaşırsak,
  1. Neden dergimizi sadece e-dergi olarak çıkarttığımız hakkında sorular geliyor. Kısacası okurlarımız dergimizi elle tutulur bir şekilde de istiyorlar.
  2. Diğer gelen bir soru da "neden bu kadar okuyucusu olan bir dergi hala ücretsiz sunucularda hizmet veriyor?" şeklinde.
Değerli okuyucularımızın isteklerine gerçekten önem veriyoruz. Hatta bu istekleri gerçekleştirmek için elimizden gelen her şeyide yapmaya çalışıyoruz.

Öncelikle ben hiçbir maddi kazanç beklemeksizin burada yazılarını yazan arkadaşlarıma teşekkürü bir borç biliyorum. Herhangi bir gelir elde etmeselerde yeni sitemiz için maddi olarak her türlü fedakarlığı gerçekleştirmeye hazırlar. Bu açıdan bir sorunumuz yok.

Diğer konuya gelince, yani Politika Dergisi'ni sadece e-dergi olarak yayınlamamamız gerektiğini söyleyen okurlarımıza açık yüreklilikle söylüyoruz ki, bu meblağların altından kalkabilecek gücümüz yok.

Politika Dergisi tabi ki sadece interneti olan okuyuculara hizmet etmek istemez. Politika Dergisi'nin hedef kitlesi tüm bireylerdir; fakat az önce de belirttiğim gibi ne maddi gücümüz ne de faaliyet alanımız bu kadar geniş değil.

Son söz olarak bize destek olabilecek, sponsorlarla bu işi başarabileceğimizi umuyoruz. Ben ve arkadaşlarımın yani bizim bu işten hiçbir maddi beklentimiz yoktur ve olamaz da. Biz sadece bize inanan, güvenen insanların bize destek olarak başkalarının da bize güvenmesi için gerekli ortamı hazırlamasını bekliyoruz.

Gençliğe yapılan her yatırımın da oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz.

Teşekkürlerimizle,

Politika Dergisi Adına; Gökhan DAĞ

Emete Gözügüzelli'nin Yeni Kitabı: "Vurun Kahpe Kıbrıs'a"


İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ.. 13

Birinci Bölüm I. Kıbrıs Tarihine Kısa Bir Bakış. 23

1. Ada’nın Osmanlılar Tarafından Fethi 24

2. Ada’daki Nüfus ve Gayrimüslimlerin Durumu.. 27

3. Megali İdea’nın Temelleri 29

4. Ada’nın 92.000 altına İngilizlere Kiralanması 33

5. İlk İngiliz Donanma Amirali’nin Adaya Gelişi ve Sonrasında Yaşanılanlar... 34

6. Lozan’da Kıbrıs Türkleri 43

7. 1931 İsyanı 45

8. İkinci Dünya Savaşı’na Doğru Kıbrıs. 51

9. Başpiskopos Makarios III’ün Ada’ya Gelişi ve 1950 Yılındaki Plebisit Talebi 54

10. Kıbrıs Anlaşmazlığı Birleşmiş Milletlerde. 57

11. EOKA Terör Örgütüne Doğru Giden Yol 59

12. Londra Konferansı 61

13. 1960 Ortaklık Cumhuriyetine Doğru.. 64

14. 1963, Soykırım Yılları Başlıyor. 70

15. Özgürlüğe Giden yıl 1974. 86

16. Türkiye’ye Ambargo. 88

17. Amerika’nın Kıbrıs Planı 88

II. Kıbrıs’ta Türk Açılımları 96

İkinci Bölüm
NEDEN ANNAN PLANI’NA “EVET”?. 101

1. Birleşmiş Milletler Kucağındaki Kıbrıs Türkleri 101

2. Ara Bölgedeki BM Barış Gücü Bugün Tarafsız mı?. 103

II. Helenizm Kültürel Miras Propagandası mı Oldu?. 105

1. Annan Planına Rumlar Son Anda mı “Hayır” dedi?. 107

III. KKTC’de Pontuslu’nun İşi Ne?. 113

IV. Annan Planı’na “Evet” Madalyonun Diğer Yüzü.. 121

1. “Kıbrıslı Türkler, Anavatan’daki Türkleri,
Anavatandakiler de Kıbrıslı Türkleri Sevmez”. 129

2. Kıbrıs Türkleri İngiliz Hayranı mı?. 131

V. Türk Askeri Referandum Sonrasında Hedefte mi?. 135

Bölüm III
Psikolojik Savaş Eksenindeki Kıbrıs Türkleri 145

I. Etki Tabanlı Saldırı 145

1. Yeni Dünya Düzeni ve Etki Tabanlı Saldırı 148

2. Hür Dünya ile Buluşmaya Ne Dersiniz?. 152

3. “Project Democracy” KKTC’de. 154

II. Psikolojik Harp.. 159

1. Zihin Kontrolü.. 162

2. Propaganda. 163

III. Kıbrıs’ta Yürütülen Psikolojik Harp.. 169

IV. İki Toplumlu Proje Ağlarının Uçları 181

1. İki Toplumlu Hareket 281

2. Hükümetin Yapısı: 283

3. Güvenlik konusu: 283

4. İnsan hakları: 285

5. Sosyal Konular: 286

6. Ekonomik Konular: iki bölümde ele alınmıştır. 286

7. PRIO’nun Kıbrıs’a yerleşmesinin tarihçesi: 293

8. Rauf Denktaş’ın Rolü; 297

V. KKTC Yönetim Merkezi’nin (Management Center) Fonksiyonu.. 313

VI. Proje Sponsorları 337

BÖLÜM IV
İki Toplumlu Dinlerin Tarihçesi 339

I. Kıbrıs Türklerinin “Birleşik Kıbrıs” çalışmalarındaki iki toplumlu etkinlikler 339

II. Kıbrıs’ta Berlin Heyecanı 343

1. Türk Tarafında, 23 Nisan 2003’te Sınır Kapılarının
Açılması ENOSİS mi Yoksa Taksim mi?
. 343

2. Rum Yönetiminin Kapıları Açılmasına onay vermesinin Yansımaları 345

III. Kapılar Açıldıktan Sonra Rumların Türklere Yönelik Ölümler Paketi 347

IV. Amerikalı Uzman Benjan Broome’un İfşaatları 353

Beşinci Bölüm
Irkçılık Son Buldu (!) 387

I. Kuzey ve Güney’in Milliyetçilik Farkı Var mı?. 389

II. Rum Tarih Kitaplarına Kısa Bir Bakış. 393

III. Derinya Olayları-Solomu Solomo. 397

IV. Rumlar Hiç Irkçı Olmadı (!) 399

V. EOKA ve Kilise Türkleri Hep Sevdi (!) 413

1. Tarih Kendini Yeni Acılara Yineler mi?. 413

2. Güney’deki Hrisi Avgi ve Diğer Irkçı Dernekler. 419

Sonuç. 434

Kaynakça. 460

İki Toplumlu Etkinliklerden Resimler. 468

Belgeler. 482

İneks. 500

ÖNSÖZ

Günlerden 12 Nisan 2007. Milliyetçi dernekler ülkede meydana gelen gelişmeleri ele almak ve eylemler yapmak için bir araya gelirler. Toplantı vakti gelmiştir. Birden toplantı odasının kapısı çalar ve içeriye biri girer. Bir anda salonun dört bir tarafını büyük bir sessizlik sarar. Herkes büyük bir şok etkisi içerisindedir. Gelene bakarlar ve gördüklerine inanamazlar... Odadakiler gözlerini ovuşturur ve tekrar ovuşturur... Odadan içeri giren Kıbrıs Türkünün ölmez tek lideri Dr. Fazıl Küçük’tür. Küçük, “Geri geldim. Sizleri toplantınızda yalnız bırakmak istemedim. Lütfen konuşmalarınıza devam edin” der... Üzerlerinden şoku atan milli dernek yetkilileri birden hararetli konuşmalara başlarlar. Genel Başkan sözü alır, yaptıkları birçok işleri dile getirmeye çalışır. Sonra diğer bir milliyetçi dernek yetkilisi sözü alır, kendi faaliyetlerinden bahseder, nihayet konuşmaların sonunda mevcut hükümeti protesto amaçlı bir etkinlik düşünürler ama bunu bir türlü hangi oluşum altında yapacaklarına karar veremezler. Çünkü, salondaki Başkanlar maalesef ortak bir çatı altında toplanıp mücadele verme yoluna nedense gidememektedirler. Her şey sözde destek ve katılım imzaları ile kalmaktadır. Dr. Küçük toplantıyı ve yaşanılanları büyük bir üzüntü içerisinde izler, ama odadakilere hiçbir şey söylemez ve üzüntüsünü belli etmez. Toplantı bitince kendisine önerilerini sorup danışırlar. Küçük ise bu sorulara şimdi cevap veremeyeceğini, eve gidip dinlenmek istediği söyler. Herkes anlayışla onu evine uğurlarlar ve ertesi gün onun yanına gidip görüşlerini alacakları anın heyecanını taşırlar. Onlar için zamanın geçmesi imkânsız gibidir. Neredeyse hiçbiri uyku uyuyamaz haldedir. Ertesi gün, büyük bir kalabalık Dr. Küçük’ün evine gider. Ancak Dr. Küçük evinde değildir. Gelenler için yazılı bir mektup bırakmıştır. Mektup açılır ve okunmaya başlar; “Kıymetli milliyetçi kardeşlerim! Görüyorum ki sizler bugün bu davayı sen-ben kavgasına dönüştürmüşsünüz, bu kavgadan dolayı gençlerimizi yıllarca ihmal etmişsiniz, Kıbrıs Türkünün milli mücadele tarihini gençlerinize öğretemediğiniz kadar tarihinizi başkalarının yazmasına da sadece sözde protestolarınızla cevap vermişsiniz. Kurulan cumhuriyetinizin toprakları sözde eski Rum malı diye geri iade edilmeye başlanmasına dahi sessiz kaldınız. Halkın arasına inip de durumun vahametini anlatmaktan ziyade yerinizden durumu takip etmeyi seçtiniz... Tüm bu olanları büyük bir üzüntü içerisinde takip etmekteydim. Lakin dünkü toplantıda da kavganızın özündeki amacın ne olduğunu gözlemledim. Efendiler, Ben bu davada gerçekten her anlamda kendini nefer edecek olan köylümün, halkımın yanına gidiyorum. Oradan mücadele meşalemizi yakacağız. Sizler konuşmaya ve kendi aranızda eylemleri tertiplemeye devam ediniz...”

Rum-Yunan’ın baş destekçisi olan Amerika’nın ve Batı dünyasının Kıbrıs Türkleri üzerinde 1989 yılından itibaren gerçekleştirdikleri operasyonları tüm berraklığı ile anlatmaya çalışan bu kitap, gerçeği ve yalnız gerçeği göstermek gayesindedir. Kitap, geçmişin perde gerisini aralayarak, karşı tarafın bugün halen aynı niyet ve maksatla adadaki Türk varlığından duyduğu rahatsızlığı ifşa etmeye çalışacaktır. Bugüne kadar hep, adada herhangi bir Rum yönetimine boyun eğmeyeceğimizi, Rum nüfusun hâkim olduğu bir yönetimi asla kabul edemeyeceğimizi var gücümüzle geçmişten günümüze haykırdık. Kıbrıs, milli davasının haklılığının dünyaya anlatılamadığı gibi yıllarca Kıbrıs Türklerine uygulanan soykırım gerçeğini bile dillendirmekten çekinildiği bir Türk siyasi duruşunun yarattığı boşluktan olsa gerek ki, bugün Yunanlıların sözde “Pontus Soykırımı” iddiaları ile Türk siyasal tarihi yeni bir sürece girmiş bulunuyor.

Üzülerek ifade edeceğim ki, KKTC Devletinin kuruluşunun ardından 24 yıl geçmesine karşın, kendi bağrındaki yeni neslimize dahi, günümüze nasıl, hangi meşgalelerden geçerek gelindiği anlatılamadı. Biraz daha konuyu deşecek olursak, 1974 Mutlu Barış Harekâtı sonrasından itibaren yönetimlerimiz adada “Türklük kimliğimiz, tarihimiz ve manevi bilincimizin muhafaza edilmesi” hususlarına hemen hemen hiç odaklanmayarak; kendini sadece ve sadece dış cepheye odaklaması bugün yaşanılan sıkıntıların kökünde yatan esas etkenlerin daha kolay anlaşılmasına olanak sağlamaktadır.

Bırakılan boşluğun dış unsurlar tarafından doldurulmasının planları KKTC Devleti ilan edildikten sonra daha yoğun bir şekilde baş göstermiştir. Elinizdeki kitapta, yabancı unsurların özellikle de ‘Annan Planı’ döneminde külliyen ortaya çıkan çalışmalarının görülen neticelerini de kapsamaktadır. Aynı zamanda, oluşturulan “barış grupları, vakıf, sivil toplum ve partilerin” pozisyonları ve aldıkları fonlar neticesinde attıkları “barış çığlıkları”nın kökleri araştırılmıştır. Bununla birlikte, Annan Planı sonrasında, dış unsurların nasıl rahat bir şekilde Kıbrıs Türkü’nü asimile/ozmosiz etme sürecinin düğmesine bastıkları, tabiri caiz ise saatli bir bombanın kurulma sürecini başlatarak; Kıbrıs Türkünü hem ekonomik, sosyal, eğitim, ticari, hem de sağlık gibi alanlarda Güney’e kaydırdıkları mevzularını ele almıştır. Kitap; psikolojik savaş kıskacındaki Türk milletinin Kıbrıs’a bakış açısını göstermeye çalışarak, durumun ehemmiyetinin göz önüne alınması gerektiğinin önemine vurgu yapmıştır.

KKTC; bir vagonun rayına oturtulmasıdır. Zira rayına oturduktan sonra karşı karşıya kaldığı tüm ambargolar karşısında ilerlemeye çalışırken; treninin rayının yönünün değiştirilmesi gayesinde olan başta Rum-Yunan ve dış unsurların Şubat 2008 Rum Başkanlık seçimlerinden sonra bu yönde yeni bir süreci yaratmak istedikleri Amerika ve İngiltere’nin açıklamalarında da vukuu bulmuştur. Kitap, KKTC vagonun, rayından sökülüp kenara atılmaması için direnen bazı aktörlerin mücadelesi sonucunda, oluşan yeni düzendeki fay hattının hassas dengelerini yeniden ihdas etmek gayesinde de olmuştur.

Şüphesiz ki, yeni neslimizin fikirlerinde bugünlere nasıl gelindiği konusundaki bir şuur eksikliği olması onların suçu olmayıp, buna sebep olanların mesuliyetinden kaynaklanan bir durumdur. Bu kitap, Kıbrıs davasının 33 yıllık süreçte ne hallere getirildiğini ortaya koymaya çalışırken, geçmiş tarihimizde var olan mücadeleye de değinerek “nereden nereye” geldiğimiz konusunda aydınlatıcı bir yayım olmayı hedeflemiştir.

Bu kitabın başlığı görüldüğü zaman, gayri ihtiyari elinizin kitaba uzanacağı varsayımını bir kenara bırakırsak, işin özünde bugün gelinen süreçte Kıbrıs davasına ve Kıbrıs Türklerine bakış açısının tamamen değişmesinin ıstırabı içerisinde Vurun Kahpe Kıbrıs’a ismini seçmenin uygun olacağını düşündüm. Şüphesiz ki, Halide Edip Adıvar’ın “Vurun Kahpeye” romanı da isim konusunda esin kaynağım olmuştur.
Kitabın birinci bölümünde; Kıbrıs’ın tarihi süreci ele alınmış ve günümüzde hangi boyuta geldiği açıklanmayla çalışılmıştır.

İkinci bölümde; yıllardır Birleşmiş Milletler kucağında “çözüm” arayışları içerisinde olan Kıbrıs Türklerinin, Annan Planı ile hangi sürece sokulmak istendikleri ele alınmıştır. Özellikle de Annan Planı döneminde, Anavatan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Türk kamuoyunda Kıbrıs Türkleri ile ilgili nasıl bir “algılama” baş gösterdiğini de irdelemeye çalışan kitap, medyanın her iki halk üzerinde yarattığı düşünceleri de incelemektedir. Keza, Kıbrıs Türklerinin plana “evet” demesinden sonra Anavatan’daki birçok insanımızın Kıbrıs Türklerine karşı kırılmasının, kinlenmesinin ve adadaki halka farklı gözle bakmaya başlamasının sebepleri de incelenmiştir. Aynı zamanda referandum sonrasında “Kıbrıs Türkleri Türkiyelileri sevmez” inancının Türk kamuoyunda oluşmasının perde arkası elinizdeki bu kitapta zikredilmeye çalışılmıştır.

Üçüncü bölümde; Kıbrıs anlaşmazlığında özellikle de Amerikan ve diğer dış unsurların Kıbrıs Türkleri üzerinde gerçekleştirdikleri psikolojik harp operasyonlarını ortaya koyma amacındadır. Bugüne kadar Kıbrıs’la ilgili çok şey yazılıp, söylenmiştir. Ancak sadece tarihi süreç kaleme alınmıştır. İçte kaynatılmak istenen kazan ve dış unsurların pençelerine pek değinilmemiştir. Yıllarca Anavatan ile olan bağlarımızın birçok baskı ve uygulamalar karşısında yıkılmaması şüphesiz ki bazı kesimlerin hoşuna gitmemektedir. Bu nedenle 1989 yılından itibaren Kıbrıs Türkü yoğun psikolojik savaşın eksenine oturtulan bir sürece girmiştir. İşte bu ortamda, yıllarca Kıbrıs davasına hizmet verenlerin nerelerde hata yapmış ve boşluklar bırakmış oldukları da masaya yatırılacaktır. Nitekim bu kitap, Etki Tabanlı Saldırı metodu, Psikolojik Harp, Zihin Kontrolü, Propaganda, demokrasi ihracı gibi kavramları inceleyerek, Kıbrıs Türkleri üzerinde kurulan sivil ağları ortaya koymaya çalışmış, iki toplumlu etkinlikler adı altında oluşturulan barış gruplarının hangi maksatla kullanıldığını da detaylıca ele almıştır.

Dördüncü bölümde; İki toplumu etkinliklerin tarihçesi, kapıların açılması ile Kıbrıs’ın Berlin modeli birleşmeye mi yoksa taksime doğru gittiği mi konuları da incelenmiştir. Aynı zamanda, Amerika’dan adaya gelerek iki toplumlu etkinliklerin artırılması için çalışmalarda bulunan Prof. Dr. Benjamin Broome’un ifşaatları da açıklanmıştır.

Beşinci bölümde; Kıbrıs’ta Güney’de artan milliyetçilik ve ırkçılık, Rumların AB üyesi olması ile oluşan süreçteki milliyetçi yaklaşımlar, kilise ve EOKA’nın rolleri de ayrıca incelenerek Kıbrıs’ın ilerideki mukadderatı resmedilmeye çalışılmıştır.

Altıncı bölümde ise, kitabın genel olarak değerlendirmesi yapılmış ve özellikle de Avrupa Parlamentosunun ve Haçlı Dünyasının (kiliselerin) Kıbrıs Türkleri ile ilgili çizdiği plan resmedilmek istenmiştir.

Netice itibarıyla, elinizdeki bu kitap kahraman Kıbrıs Türklerinin varoluş mücadelesinde nerelere sürüklendiklerini gösteren bir çalışma olmuştur. Kitapla birlikte arzulanan hedef, tüm Türk Dünyasına Yavruvatan’dan bir haykırış gerçekleştirmektir. Kıbrıs Türkleri asırlardır nice zorluklar baskılar karşısında kimsenin etkisine girmeyen, onurluca direnen kahraman ve asil bir millettin parçasıdırlar. Anadolu’nun bir uzantısı, Türk camiasının ayrılmaz ve çözülemez bir uzantısıdırlar. Osmanlı idaresi altında kalan bu adada, Türk kültürü ve Türkçülük mefkûresi bugüne kadar sökülüp atılamaz bir konumda iken, şimdi niye “Kıbrıslılık” idealinin yaratılmak istenmesinin köklerini de inceleyen bu araştırmada dış unsurların öz niyetleri gösterilmeye çalışılmıştır.

Kitabı büyük bir sabırla okumanızı diliyorum. Ümit ediyorum ki Kıbrıs Türkü’nün üzerine yapışan “kenelerin” esas gayeleri tarafınızca da tespit edilecektir. Şunu da belirtmekte fayda vardır ki, Kıbrıs davası bugün Anavatan’da tek bir partiye mal edilemeyecek kadar önemli bir davadır. Kıbrıs davası tüm Türk ulusunun Batı karşısındaki namus davasıdır. Bunu görmezden gelerek siyasi hariciyemizin veçhesini “Birleşik Kıbrıs” adı altında değiştirme çabasına gidilmesi gerçekte kabul edilecek durum değildir. Lakin, tarihin kendini yeni acılara yenilememesi için kitapta anlatılan hususlar dikkate alınmalıdır. Zira, adadan Türk askeri çıkması için oluşturulmak istenen “birleşik Kıbrıs” sonucunda Türkiye Cumhuriyeti’nin 1919 öncesine götürülmek isteneceği ve “mülk edinme, serbest dolaşım” dayatmaları neticesinde Anadolu’dan toprak kaybetmesinin sağlanmayacağını kimse garanti edemez. Tüm bu hususlar mülahaza edildiği zaman, Anavatan’daki Türk hükümetinin ve KKTC hükümetinin kararlı bir şekilde dünyaya “tanınma” çağrısını başlatması elzemdir. Yoksa geride telafi edilemeyecek karanlık bir süreç hem Kıbrıs Türkünü hem Türk milletini bekliyor olacaktır...

Bu kitabın hazırlanmasında, maddi ve manevi her zaman yanımda olan başta Babam Adnan Gözügüzelli, Annem Güray Gözügüzelli, Ağabeyim Vedat Gözügüzelli ve eşi Afet’e, kardeşim Yusuf Gözügüzelli ve eşi Emel’e yürekten teşekkür etmek isterim.

Kıbrıs davası ile ilgili uzunca bir süreden beri “Ayşe Kocatürk” adı ile yaptığım mücadelede bana destek veren pek çok insanla karşılaştım. Onları tek tek bu satırlara yazmam zor olacaktır. Bu sebeple Kıbrıs milli davasında gerçek anlamda yürek koyarak desteğini ve emeğini esirgemeyen tüm kişilere de teşekkür ederim.

Bununla birlikte yazmış olduğum kitabımın basımı konusunda beni defalarca basıldı basılacak şeklinde bekleten çok kişi olmuştur. Lakin, Togan yayınevi sahibi Sayın Hasan Gürbüz ve ekibi, vermiş olduğum mücadelemde, birçok özveride bulunarak kitabımın basılmasına imkan vermiştirler. Bu nedenle, başta Sayın Hasan Gürbüz’e çok teşekkür ederim. Özellikle de kitabımı inceleyen ve önerileri ile bana ışık tutan Sayın Cihan Piyadeoğlu’na ve Sayın Ozan İşleten’e sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Diğer taraftan, Halkla ve Olaylara Tercüman gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ufuk Büyükçelebi’ye Kıbrıs konusunda yazdığım her yazıyı korkusuzca neşrettirdiği için teşekkürü borç bilirim. İnternet dünyasında Türk davası için mücadele veren kıymetli büyüklerim ve arkadaşlarıma da yazılarımı yayımladıkları için ayrıca teşekkür ederim.

Özellikle de üniversitede okuyan ve Kıbrıs aşığı olan tüm genç arkadaşlarıma, kitabım ile ilgili benle sancılı günler yaşayan can kardeşim Sayın Serdar Yüksel’e, kitap konusunda öneriler getiren Sayın İkbal Vurucu’ya ve Abdülkadir Koç’a, manevi destek veren başta Sayın Canan-Oktay Aksoy, Prof.Dr. Remzi Çetin, Çağatay Civan, Mustafa Kemal Öztürk, Özhan Ayaş’a müteşekkirim. Benim mücadelemde her zaman yanımda olarak destek veren, Saygıdeğer Mustafa Yıldırım, Reha Taşkesen, Prof. Dr. Mithat Kerim Arslan, Prof.Dr. Fethi Murat Doğan, Mustafa Nevruz Sınacı, Yüksel Özgür, Bahadır Bumin Özarslan, Abdullah Buksur, Servet Kabaklı, Ahmet Demirci, Arslan Küçükyıldız, Semih-Güner Balbaşoğlu, Av. Ali Çetin Tarcan, Ahmet Dolapçı, Necla Şener, Emel Ümit Pusat, Ogün Ozansoy, Mustafa Kemal Mahdum, Şenol Ateş, İrfan Yücel Bıçakçı, Arif Hacımurtazaoğlu, Kürşad Zorlu, Çağatay Han Torun, Mustafa Özer, Baykut Akyılmaz, Başak Baykul, Ayşe Gökşin Say kardeşlerime de teşekkür ederim.

Manevi olarak her zaman yanımızda olan davamıza elinden geldiğinde yardımcı olmaya çalışan, yaptığı çalışmalarla üst düzey yetkililerin sevgi ve saygısını kazanan Samandıra Belediyesi Özel Kalem Protokol Müdürü Hasan Çelik’e teşekkür ederim.

Kıbrıs davasına sonsuz hassasiyet gösteren tüm maddi manevi varlığıyla kendini Türk milletine adayan saygıdeğer Ceyhan Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü beyefendiye sonsuz saygılarımla..
Karadeniz gazetesi, Günboyu gazetesi, Söz Gazetesi, Çorum Gazetesi ve diğer yazılarımın neşredildiği gazetelere, elbirligidernegi.org.tr, Yurt-seven.net, asaha-ber.net, tkhaber.net, efrasyap.com, hakimiyetimilliye.org, kuvayimilliye.gen.tr, alanyagazete.com, acikistihbarat.com, yaylahaber.com, turkiyehaber.com, temizeller.net, cesurha-ber.com, 21yyte.org, ytm.org, huryildiz.com, merhabageb-ze.com, odaksevgi.biz, turkcelil.com, yenicag.az, aktueldergi.org, sicakgundem.com, odaksevgi.biz, yurtpartiliyiz.biz, turan.tc, avrupagazete.com, haberizmit.com, politikadergisi.blogspost.com, turkayyildiz.org, fikiryolu.com, kktcgun-cel.com, turkcini.com, volkangazetesi.net, haber24.net.tr, bizimavrupa.com, greekmurderers.net, unibozkurt.com, durali-dogan.com, mehmetcik.gen.tr, vatanbir.org, haberanadolu.com, toplumsalhaber.org, turkatak.gen.tr, hayrabolu-tarim.com, ahmetdursun374.blogspost.com, akumil.gen.tr, avrasyagundemi.com, 1000zet.de, tekbayrak.com, turkcuturancilar.com, onurluhamle.com, millethaber.com, tarihistan.net ve adını daha yazamadığım diğer site sahipleri olan tüm büyüklerim, kardeşlerime da yazılarımı yayımladıklarından ötürü teşekkürü borç bilirim. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde binbir zorluklarla kurmuş olduğu Yakındoğu Üniversitesi Eğitim kampusüyle Kıbrıs davasının her zaman yanında olan Kurucu Rektörü Sayın Suat Günsel’e de teşekkür ederim.

KKTC’den özellikle de manevi anlamda her zaman yanımda olan kardeşim Tolga Atakan, Dr. Fazıl Küçük’ün oğlu, Halkın Sesi Gazetesi sahibi ağabeyim Mehmet Küçük, Hocalarım Kamil Özkaloğlu ve Prof.Dr. Ata Atun, mücahitlerin direkleri olan başta Yılmaz Bora, Vural Türkmen ve diğer dernek başkanlarıma, Volkan gazetesi Genel Yayın müdürleri Sabahattin İsmail ve Aydın Akkurt’a da teşekkür ederken, ayni zamanda geçmişten günümüze korkusuzca mücadele veren tüm kahraman Volkan ile TMT Mücahitleri’ne ve Kıbrıs Barış Gazilerine, ayrıca Eren Hüseyinoğulları’na, Hasan Hasanbulli’ya, Elita Yapı Endüstri ve Malz. Tic. Ltd. Şti.’ne, Ali Öncü ağabeyimize, Ahmet Yabuloğlu’na, kitabın düzenlemesinde büyük emeği geçen Burhan Maden ve Ece Özbaş’a sonsuz teşekkür ederim.

Son olarak, Kıbrıs milli davasında büyük bir duyarlılık gösteren Sayın Devlet Bahçeli, Zeki Sezer, Deniz Baykal, Muhsin Yazıcığolu, Tuğrul Türkeş, Muhsin Yazıcıoğlu, Yaşar Okuyan, Nevzat Ercan, Oktay Vural, Cihan Paçacı, Şenol Bal, Mehmet Ekici, Kamil Erdal Sipahi, Süleyman Yağız, Ali Arslan, Tayyibe Gülekve tüm vekillerimize teşekkür ederim.

Emete Gözügüzelli www.aysekocaturk.com
email: emete.gozuguzelli@gmail.com

Kitap talebi için iletişim no: KKTC cep: 0533 865 0457, TC cep: 0505 829 3409

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog