Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

19 Nisan 2008 Cumartesi

Putlaştırılan İslam


Batı kültürüne ve demokrasisine hayranca bakıp, öykünüyorlar biliyorum. Ah çekiyorlar, hep kendinden olanlara batırıyorlar iğneyi. Bunu da biliyorum. Narsis duruşlarıyla hiç kendilerine sormuyorlar: “Neden bu durumdayız?”

Hani, rahmetli Erdal İnönü’nün fıkra gibi bir anısında sarf ettiği bir söz vardır: “Meselenin köküne inelim.” Ülkemizde eksik olan da budur. İşin köküne, sorunların güç aldığı kaynaklara inmek yerine gündelik çözümler getirilmesidir. Gündelik çözüm olsa iyi, düpedüz her gün geriye doğru gidilmektedir.

Her toplumun ahlaki temelleri vardır. Bunu yadsımak hiç kimsenin haddine düşmemiştir, ancak ortada yanlış giden bir şeylerin olduğu aşikâr. Türk milletinin dini ve kültürel geçmişini, modernizasyonunu, Cumhuriyet’i göz önüne aldığımızda bilhassa son yıllarda kültürel ve etik temelde bazı yanlışlıklar gözümüze çarpıyor.

Etik(töresel) yapıyı ele alanlar içinde Aristoteles’in etik anlayışı toplumsallığı da içinde barındıran bir etiktir. Buna ister toplumsal etik deyin, ister kültürel, ister başka bir şey deyin. Ancak realist bir bakışla toplumsal davranışların büyük bir kısmının etik temellere dayandırılarak şekillendiğini söyleyebiliriz.

Gözlemlediğimiz kadarıyla, genelde uygulamalı etik değişse de etik temellerin yerinde durduğu bir gerçektir. Farklı kültürel altyapılara sahip toplumlar bazen değişik dönemleri sosyolojik, politik ve iktisadi anlamda farklı bir biçimde yaşayabiliyorlar. Kapitalist toplumların üretim araçları, iktisadi yapılanmaları toplumun üst yapısını kaçınılmaz olarak değiştirmiştir. Ancak, bu sürecin ve bu yapılanmanın etik temelleri yok mu? Bence var. Batı kapitalizmi ya da vahşi kapitalizmi diye adlandırılan, bireyciliğin (bencilliğin) had safhada olduğu günümüz uluslar arası ekonomik sisteminin Katolik Hıristiyan dünyası ile hiç mi ilgisi yok? Max Weber’e göre kapitalizmin oluşması için birincil şart Protestan ahlakıdır. Ve ben Protestanlığı Katolik Protestanlığı olarak tanımlamakta fayda görüyorum. Çünkü revize edilen dinsel yapı, Katolizmdir. Biz bunun adını ne koyarsak koyalım, Viyana’dan batıya doğru bu etik temelin izlerine rastlıyoruz. Tarihsel gelişim de hep bunun üzerinedir. Osmanlı'nın gidebildiği toprakların sosyolojik izahatı bile bunlarla ilişkilendirilebilmektedir.

Türkiye’deki izlere geldiğimizde Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmaya çalıştığı, Müslümanlık anlayışını (Müslümanlığı demiyorum) revize etmektir. Türkçe ezan uygulaması, Kuran’ın Türkçeleştirilmesi, Türkçe ibadet isteği bunlara örnek olarak gösterilebilir. Mustafa Kemal Atatürk’ün bazen deneme yoluyla, bazen de kendi çıkarımlarıyla gelmeye yanaştığı nokta Müslüman Protestanlığıdır. Dinin, din adamlarının tekelinden alınıp; halka yaydırılması ve Türk’ün İslami anlayışının bu çizgiye paralel olarak oluşturulmasıdır. Etik temel yıkılmadan bunlar gerçekleştirilebilirdi ve gerçekleşecekti. Mustafa Kemal’in atılımı öze bağlı olarak dönüştürücü ve aydınlatıcı bir hareket olarak özetlenebilir.

24 Ocak 1980 kararlarıyla tamamen Batıcı bir yöne doğru kaydırılmak istenen Türkiye’de bu eylem yeterli olmamış olacak ki; 12 Eylül darbesi ile toplumun tamamını değiştirme yoluna girilmiştir. Meclis’te 6 aydır seçilemeyen cumhurbaşkanı mıydı, yoksa girilecek yol muydu? Yani, Batıcı bir sisteme sahip bir Türkiye ve özgün bir Türkiye seçenekleri arasında sıkışılmış mıydı? 12 Eylül darbesi ile toplumun tüm renkleri silinmiş ve tüm çıkıntılar törpülenmişti. Din kitleleri uyuşturmak için bir araç oluvermişti.

12 Eylül’den sonra egemen güç olmaya başlayan Nurcu hareket, toplumu kökten değiştirici bir vazife üstlenmişti. Son yıllarda sık kullanılmaya başlayan İslami Kalvinist hareketi de bu şekilde özetleyebiliriz. Mustafa Kemal’in yapmaya çalıştığı Müslümanlığın Protestanlığı iken(*) Nurcu hareketin yapmaya çalıştığı Protestanlığın İslamıdır.(**)

Bu hareketlerin ve yazımın özünü şu şekilde ortaya koyabiliriz:
  1. Müslümanlığın zaten Hıristiyanlık kadar kökten bir değişime ihtiyacı yoktur.
  2. Müslümanlık Tanrı’yı put olarak (bundan sadece heykel vs. anlamayınız) görmeyi kesinlikle reddeder. Tanrı’yı belli bir noktaya; iktidar gücüne, taçlara, asalara özgülemez. Müslümanlığın tanrısal anlayışı bütünsel bir anlayıştır. Batı Avrupa’da egemen olan Hıristiyanlık anlayışı ise; Tanrı’nın belli makamlara sıkıştırılmış bir varlık olduğu yönündedir.

Konudan fazla kopmadan ekleyeceğim bir şey var. Toplum mühendisliği olarak tanımladıkları kemalizm aslında toplum mühendisliği değil, toplum önderliğidir. Toplumun ellerini, ayaklarını bağlamış olan Emevici İslam zorbalığının tasfiyesidir. Ancak 1980’den sonra gelen hareket; ahlakından tutun da, siyasal bilincine kadar toplumun tüm anlayışını değiştirmiştir. Esas toplum mühendisliğini kim yapmış, yeniden ele almakta fayda var. Bu çıkarımlara karşı çıkanlar olabilir. Ancak ben, yola çıktığım nokta ile geldiğim nokta arasında tutarsızlık göremiyorum.


Son olarak söylemek istediğim; Türk’ün İslam anlayışı çok büyük tehlike altındadır. Bunu laik olduğunu iddia eden birisinin söylemesini garip karşılasanız da bu böyle… Türk’ün İslam anlayışı nasıldı? Allah’ın varlığını duyduğu sevgide, ağırladığı konukta, söylediği türküde hissederdi. Ancak bugün Türk -maalesef- Allah’ını başına taktığı bezde, yardım duygusuyla değil; kesin rakamlarla ve kimi zaman da gösterişle verdiği zekâtta bulmaktadır. Türk, Tanrısını toplum mühendislerinin (kim olduklarını daha önce belirtmiştim) etkisiyle Batıcı bir anlayışla yorumlamaktadır. Türban gibi sorunların neden 1980’den sonra patlak verdiğini bir de böyle irdelemekte fayda var. Putlaştırılan İslam bir nevi Hıristiyanlaştırılan İslam’dır. Türk, yıllardır kendisini yoran Arap-Emevi faşizminden sonra Putçu-Hıristiyan faşizmin tehlikesi altındadır. İslam anlayışımız da yıktığı putları şimdi kendisine bayrak olarak kullanma tehlikesi altındadır.

Yazımı Mustafa Kemal’in ünlü bir sözüyle bitiriyorum:


“Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki büyük ölçüde din perdesine bürünmüşler saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırdılar. Hâlbuki elhamdülillah, hepimiz müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icabını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur.”(1923)

Emrah ÖZDEMİR

(*) Yanlış anlaşılmalara karşı tekrar açıklamakta fayda var: Müslümanlığın Protestanlığı diye tanımladığım anlayış, Müslümanlığın özü korunarak çağın şartlarına ayak uydurmasıdır.

(**) Protestanlığın Müslümanlığı diye tanımladığım anlayış ise, Protestan dünyasının istediklerini yapan, onların biçtiği Müslümanlığı kabul eden anlayıştır.

1 yorum:

Kurgan Kaska dedi ki...

selam ile
Yazınızın geneline katılmakla birlikte bir noktayı biraz daha açmakta fayda görüyorum evet müslümanlığın(müslümanların)çağa ayak uydurması gerekmektedir fakat ısrarla belirtmeliyim ki İslam temel yapısı olan Kur'an'daki haliyle çağlarüstü bir dindir.İslamı gerileten Kur'an dışı kişi ve kaynaklardır.(hadisler, sünnetler,mezhepler,ve art niyetli din adamlar ve siyasi kişilikler)dinimizi yalnızca Allah'a özgüleyerek tek dini kaynak olarak Kur'an'ı alarak hakkettiği yere getirebiliriz.
SELAM...

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog