Yeni Sitemizde Yayındayız

Politika Dergisi Sayı 15

href="http://www.politikadergisi.com/sites/default/files/PD15.zip">Politika Dergisi Sayı 15'i İndirmek İçin Tıklayın.

 

23 Şubat 2008 Cumartesi

Tekelde Özelleştirme

Tekelin sigara bölümünün 2003'teki özelleştirmesinden sonra dün Özelleştirme İdaresi Başkan Yardımcısı Ahmet Aksu'nun komisyon başkanlığında yapılan ikinci tur özelleştirme ihalesi Ankara Hilton Oteli'nde gerçekleştirildi. İhaleyi 1.72 milyar $ teklif veren British Tobacco International (BAT) kazandı. Böylelikle piyasada %7'lik paya sahip şirket, Tekel'in hali hazırdaki %29'luk payı ile birlikte %36 oranla Philip Morris 'in ardından ikinci büyük grup olacaklar.

Özelleştirme hakkında görüşler kişiden kişiye farklılık gösterse de Tekel'in Türkiye Tarihi'ndeki yeri bence özeldir. Bugün bu konuyu temel alarak özelleştirme konusunda bir iki söz söylemek istiyorum. Tekel, isminden de anlaşılacağı gibi tütün mamülatı ve alkollü içki sektöründe iş yürütme gücüne "birinci elden sahip olan, piyasa hakimiyeti konusunda rakipsiz, devlet kontrol ve denetiminde" bir kurumdu. Halk arasında o derece kanıksanmıştı ki, "Ben tekele gidiyorum", "Patron tekele sigara almaya kadar gitti, şimdi gelir" tarzı Türk Sineması replikleri hafızamıza kazınmıştı. Tekel'in varlığı daha da önemlisi tekel olarak varlığı kabul edilmiş bir gerçekti. 2003'te yapılan ihale ile Limak Grubu Tekel'in alkollü içkiler kısmını almıştı. Yaklaşık %70'lik pazar payı ile bir kamu devi olan tekel özelletirilerek piyasadaki devlet teşebbüsü oranı ve devletin hakimiyeti sınırlandı.

Şimdi Tekel'in tütün ve tütün mamülatı bölümünün satışı ile de 1,72 milyar $ gelir elde edilecek. Dışarıdan piyasa şartlarnı bilmeyen kesimlere göre muhtemel gelir gayet iyi. Çünkü Türkiye'nin 1980'lerin ortalarından 1990'ların sonlarına kadar yaptığı özelleştirmelerden elde edilen gelir miktarı yıllık 400 milyon $ civarındayken, AKP hükümeti ile başlayan süreçte 2005,2006 yıllarında ciddi bir özelleştirme atağı görüyoruz. Fakat bu bile en yüksek noktasında 8-8,2 milyar $ geçememişti. 1,72 milyar $ iki yıl önceki özelleştirmelerin tek başına %20'sine yani beşte birine karşılık geliyor. Şimdi Rekabet ve Özelleştirme Yüksek Kurumu'nun onayı beklenecek. Fakat böyle bir satış, gerek ulaşılan değer gerekse satışın mantığı açısından tartışmaya açık görünüyor.

Atatürk döneminde yürütülen "Devletçilik" prensibinin daha sonraki yıllarda ilk dönemki manasından saptığı devletin özel sektörü kösteklediği bir gerçek. Halbuki Atatürk'ün devletçiliği özel sektöre fırsat sağlamayı, kalkınmayı özel sektörün öncülüğünde yürütmeyi ancak özel sektör yetersiz kaldığı durumlarda devletin müdahil olmasını destekliyordu. İlk dönemde savaş yorgunu, gelişememiş, çoğunluğu cahil ve fakir bir toplumda sermaye birikimi yok denecek kadar az olduğu için devlete çok iş düşmüştü. Fakat devlet ilerleyen zamanda ekonomideki varlığını sürdürmüş; piyasadan çekilmemiş, çekilememişti. 1970'lerde hatta 1980'lerin başında bile devlet korumacılığı doğru bulunuyor, bir çok kesimden destekleniyordu. Öyleki Özal özelleştirme siyasası ile ortaya çıktığında birçok kişi bu kavramdan hoşlanmamıştı; özelleştirme ile birlikte işçi miktar ve profilinde değişiklik öngören özelleştirilecek kurumlardaki işçiler, sistemden en iyi şekilde nemalanan bürokratlar, hatta kabinedeki bakanlar bile devlet teşebbüsleri üzerinde çok büyük siyasi kontrollerinin şirketlerin özel sektör eline geçmesi ile kaybedecekleri güçten korkuyorlardı.

Devlet İktisadi Teşebbüsleri siyasilerin yakınları tarafından gereğinden fazla işçi ile doldurulmuşlar; çalışanlar "memur hastalığı" denilen atalet hastalıktan muzdarip, bürokrasi sistemi yavaşlatmaktan hatta rüşvet vakalarında görüldüğü gibi bozmaktan başka bir şey yapmamakta. Ayrıca devletin kendinden beklenen batık kurumları kurtarma gibi bir uygulamayı takip etmesi, hem kendi kurumlarının zararını hem de batık özel sektör bankaların devletleştirilmesi durumlarında olduğu gibi özel sektörün zararını da üstlenmesi ile devlet kurumlarındaki verimliliğin düştükçe düşmesine sebep olmuştu. Bu yüzden Özal artık kronikleşen bütçe açıklarıyla devlete kamburdan başka bir şey oluşturmayan bu kurumları satıp başından atmayı hedef edinmişti.

Gerekçe gayet haklı. Çünkü bu kurumlar artık düzelme ihtimali çok düşük ve reforma son derece kapalı kurumlar. Keşke bu girişimler reformla düzelenebilseydi ve hem değerleri hem verimlilikleri arttırılabilinseydi. Ama başarılamadı. Bunu Özal'ın onca çabasına karşılık özelleştirmeyi başardığı miktarla anlayabiliriz. Türkiye, şu ana kadar, kapitalist bir ülke olmasına rağmen bir çok konuda devletin üretimi elinde tuttuğu bir ülkeydi. Bu kadar büyük doğrudan kontrol bence gereksiz. Özelleştirmenin mantığı "satalım kurtulalım" da olsa "devlet tüccarlık yapar mı" da olsa ya da "Babalar gibi satarız" da olsa özelleştirilecek kurumların ve sektörlerin iyi belirlenmesi lazım. Yerli askeri techizat üretiminin olmamasından ve enerji sıkıntısından kaynaklanan 1963'teki trajedi ve tarihin bizi sınadığı bir sürü zorluktan ders alınmalı.

Özelleştirilmemesi gereken kurumların ve sektörlerin de (sivil savunma, eğitim, sağlık, vb.) iyi ayırt edilmesi lazım. Tabi bir de özelleştirilen kurumlar üzerindeki devlet kontrolünün tamamen kaldırılmaması, devletin sektörlerde tüketici/vatandaş aleyhine gelişecek tekel oluşumuna izin vermemesi gerekli. Unutmayalım ki kapitalizm ve serbest pazarın merkezi olarak anılan ve piyasaya müdahale karşıtlığıyla tanınan ABD hükümeti aşırı gelişen ve tekelleşen Microsoft'tan ya bölünmesini ya da işleyiş sistemini değiştirmesini talep etmiştir.

Saygılarımla,

Mücahit Önder

1 yorum:

Sinan Yüce dedi ki...

Mücahit,
Genel olarak geçmişten günümüze olayları anlatırken tarafsız bir bakış açısı sunmaya çalışman için teşekkür ederim. Bu blogu da yeni keşfettim fakat diğer yazılar belirli bir siyasi eğilimi yansıttığıından bu yazı farklı olmuş.
Yalnız ben 3. paragraftaki devletçilik konusuna takıldım. Cumhuriyetin ilk yıllarında devletçiliğin bu ülkenin kalkınmasındaki yerini ilkokuldan beri biliriz. Ama görünen o ki bizlerden gizlenen bazı gerçekler de varmış. Şuradaki yazıda bu konuda ilginç bir iddia ortaya atıyor.
Mevlam, altın, petrol vermiyor ama dünyanın en bereketli topraklarını da esirgemiyor bizlerden.

Yazı Hakkındaki Yorumunuzu Bırakın

© Blogger Templates | Tech Blog